ölmeyen ve kalbimizde yaşayan insanlık

biz bir gün bir parka gittik. ismi hyde. orada iki çinli ellerine konan kuşlar şeklinde fotolar çekiyorlardı. ben dedim, yahu bu kuşlar nasıl oluyor da size konuyor. bayağa aptalca bir soru, evet. basitçe ellerine aldıkları ekmeklere geliyorlardı kuşlar. zira elini iki tarafa açınca her taraflarına kuşların konması, amma aynı kuşların beni hiç siklememesi hoşa gidecek gibi değildi. kızceğizler bu durum karşısında acıyıp, bize ekmek bile verdiler. açtım kollarımı iki yana, kuşlar gagalarını ve tırnaklarını batıra batıra üstüme saldırdılar, etrafımı sardılar. bizim çekik gözlü arkadaşlar, eh kameranız yok mu sizin diyiverince... pardon, ingilizce direkt çeviri oldu, saçmaladım, fotoğraf makinası kastettiğim. ulan ben dilimi toptan kaybettim. hepsini unutup zazaca öğrenmek istiyorum, dermişim. yok öyle birşey, şaka şaka. işte bu hatunlar fotomakinalarıyla bizi çekmek istediler, eyvallah dedik. sonra email adresimize gönderecekleri vaadinde bulundular. yanımdaki arkadaşa, olum bunlar foto moto göndermez, ne gerek vardı lan çekildik filan dedim. arkadaşım, nasıl süper, hak bilir, kıymet bilir bir arkadaş olduğunu sağiolsun, "olum herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, gönderirler bence" diyerek gösterdi. dürüst olmak gerekirse -ki gerekir tabii neden gerekmesin- ben çeksem göndermezdim. ne gerek var. tanımadığım birinin niye fotosunu çekeyim bu 1, sonracığıma bir de üşenmeyip alıp o fotoları neden ona göndereyim 2. kötü bir insanım özümde. ve hatta öze bile inanmayan bir insanım alimallah. herşeyden evvel varoluş geliyor abiler, ablalar, canlar, kardeşler, erenler, koyunu kurda verenler...

neyse, derken aradan 2 koca ay geçti, emaile foto moto gelmedi tabii. (burada geçen "tabii" nin ne kadar sübjektif olduğu gerçeği az sonra zahir olacaktır) arkadaşa hemen hatırlattım, yaaa gördün mü, göndermeyecekler dememiş miydim sana filan gibisinden sitemler ettim. helyum gazı gibi üste çıktım... sonra ne oldu biliyor musunuz? bu hüda var ya, bu mabut, bu. o yok desem, var olur. var desem yok. elmalar armutlar, hatlar ve saatlar birbirine karışır. diyeceğim, işte günleri sayaraktan beklediğim iki ayla birlikte arkadaşıma lafı soktuğumun günün hemen ertesinde çinli hatunlardan "mandy" lakaplı olanı email adreslerimize gerçekten fotoğrafları gönderiverdi! sonra ben mors oldum. arkadaşım da bu olanın anlam ve önemine binaen "demek ki insanlık ölmemiş" dedi. insanlığın çin'de olduğunu duyunca 1 yaşıma daha girdim. hem hafızanızı biraz olsun kontrol etseniz siz de hatırlayacaksınız: susan gelecek, çin'den getirdiği özel çaylar ve portakallarla sizi besleyecek. hazreti l. cohen bunu demişse, bir bildiği var tabii. (burdaki tabii ise tamamen objektif.)

yok arkadaş, mesiyaniklik, ona buna peygamberlik atfedişler bitti bende. kimse gelip sizi kurtarmayacak, portakalla filan da beslemeyecek. sadece ülkenizi işgal edip fotoğraf çekecekler. siz de pişmiş kelle gibi sırıtıp "xie xie yani şii şii" diyip duracaksınız. böylesine muhteşem bir gelecek bekliyor büyük insanlığı.

ilk yazı

konusu ne olursa olsun ilk kompozisyonumuza hepimiz aynı cümleyle başladık. "insanlar doğar, büyür ve ölür" sonra hepimiz aynı ucuz klişenin kurbanları olduğumuzu öğrendiğimizde, burnumuzu büyütüp, bu cümleyi kullanan herkesle alay ettik, onlara acıdık... halbuki bu cümleyi ilk duyduğumuzda aptallaştırıcı bir hayranlık duymuştuk ona. doğmuştuk, ve daha yeni büyüyorduk, ivmesi pek pozitif bir hızla, farkında olmadan, aceleyle büyüyorduk. bu cümleyi önce sevdik, sonra ölümüne nefret ettik.

klişeydi, bize sorulan atasözleriyle, toplumun sorunlarıyla, anadilimizin önemiyle, öğretmen sevgimizle, doğayı korumakla... ne alakası vardı allaşkına bu cümlenin? doğmuştuk, büyüyorduk ve ölecektik. ağacın da aslında aynı babaannemiz gibi bir canlı olduğunu öğrenmek türünden bir hayat bilgisiydi bu. üç paragraflık kompozisyonlarımızın en başında, üç kuruşluk yazılarımızın... bir kuruşun altın değerinde olmadığını bilmediğimiz günlerdi.

halbuki fransa diye bir yer vardı. birinci dünya savaşında çarpışanlar, alsas-lorenler, sonra sarışın, soğuk ama yine de bir o kadar çekici alman ajanları, ve görevine ölümüne bağlı ruslar. koca avrupa'nın umudunu bağladığı görevine bağlı milyonlarca ölü. ne haberimiz vardı bunlardan. olsun. radyoların cazibesinin bittiği zamanlardı. cilt cilt ansiklopedi biriktirdiğimiz, edison'un sağır oluşuna, aynştayn'ın ilkokuldaki üstün gerizekalılığına şaşırdığımız günlerdi. takdir ediyorduk ki doğmuştuk ve şükür ki büyüyorduk durmazcasına.

evet fransa vardı. en çok da tütünüyle... ve inanılmaz dudaklarıyla, trenleriyle hızlı akıp gidiyordu. kavuşmayı imkansız kılacak kadar hızlı...

yorgunduk ama büyümek güzeldi. bu yolda düşüp de ölenler oldu elbet. olsun.

büyülenmenin bittiği zaman insanlar ölecekti bizle birlikte. böyle bir sonuç cümlesini üç paragraflık kompozisyonumuza da iliştirdik mi...artık ne bir gazete küpürü, ne radyo haberleri, ne fransa, ne evrenin en zencilerinin hiç bitmeyen haklı savaşı, ne en berbat sefillik, ne de anne frank'ın günlükleri... artık hiçbir şey.

insanlar ölür, ölür ve ölür. büyüleyici olan bu değilse eğer, başka da bir şey yoktur zaten.

istifa

burada ne işim var? neyi bulmaya çalışıyorum. yuvarlak laflar ediyorum kendime, ağır geliyor. atmak istiyorum, atmak istiyorum üzerime diktikleri kıyafetleri. çıldırasıya bir ıslık yükseliyor kentin üzerine.

bomboş sokakları, kedisiz sokakları, ve her bir köpeğinin süslendiği sokaklarıyla inşaa olmuş kente...

övünüyoruz. herşeyin böyle takır takır gidişinden. göze batmayan herşeyden bahsedebiliyoruz. bulvar gazetelerindeki haberlere öykünüp, bilmem hangi coğrafyada zina yüzünden idam edilenleri çerez yapıp, biramızı bir güzel yudumluyoruz. kafamıza kafamıza kaya çarpıyor. meteor, yıldız savaşları... onyedimizden beri söylediğimiz her türkünün her hecesini birer birer unutuyoruz. dilimiz dönmüyor söz konusu aşk olduğunda. salya sümük insan iyeliklerine övgüler diziyoruz.

yeri geliyor ah ediyoruz, yeri geliyor oh diyoruz. en sonundaysa, bırak gitsin'de karar kılıyoruz. oflasak da puflasak da, saat gibi yerine getiriyoruz ödevimizi nihayetinde. ve bir rahatlamayla şişiniyoruz distorte balonlar gibi. buna isim takıp, övünmekten en ufak bir mahcubiyet duymayarak. tüm borçlarımızı kabuslara havale ederek...

kredisi tükenmeyecek bi tabii, kendisi bitip tükenmişlerin...

en cilalı tarafımızla uyanıp, en soğuk yanımızla yatıyoruz. buz gibi yanaşıp, en sahte öpücükleri konduruyoruz. yalandan ibaret hayatlarımızda nasılsa zevk alıyoruz, buna bile inandırıyoruz kendimizi.

ülke mutfaklarından, peynir çeşitlerinden, araba markalarından, spor salonlarında binilen türlü gereksiz alet edavattan, sizin süslü, oyuncaklı, cafcaflı ve güleryüzlü muhabbetlerinizden ve herşeyden ve bilhassa sizden biri olmak yoluna girdiğim için "sıkılıyorum" ve utanıyorum kendimden.

en yakın vakitte, güneşi tenimde en çok hissettiğim bir anda, sessiz sedasız istifa etmek istiyorum hepinizden. deli gibi istiyorum bunu.

parçalı ve bulutlu

kelimeler vardır, süslerini bir gülümsemede tüketirler: öyle anlarda hesaplar ve kitaplar çöpe atılır. determinizm iflas eder. tüm günahlar affolur.

ve kelimeler yerle yeksan olur. süzgeçte kalansa bir bulanık imgeler, bir belirsiz özneler...

öküzlük

şarkı kesildi. yetmişbeşlik bir teyze irlandalı olduğumu iddia etti. istanbul'danım dedim. babaannemin, irlandalı bir turistle kırıştırmış olabileceğini iddia edecek kadar ileri gitti. etmişse, helal olsun dedim. dans etmeyi seviyorsun dedi. doğrudur dedim. kırmızı saçlı kızları nasıl bulursun sorusuna karşın, pek ilgimi çekmiyorlar diyiverdim... sesi ve herşeyi neşe dolu teyzem o an yüzünü eğdi, kendisi de kırmızı saçlıymış halbuki. çok utandım çok. kafası kazıtılmıştı, nasıl bilebilirdim.

çöl

kumlara uzanmışsın. ağzın kuru. suyun anlamı heryere yazılı. nereye gitsen onu görüyorsun. ne yana baksan, sana dikilmiş bir çift göz. paranoyak bir aklın fısıldayışları korkutuyor seni. hakikatın delta ovası... hiçbir şey şaşırtmıyor artık. eline bir kumanda alsan ve durdursan. sonra çevrene yeniden baksan. gözlerdeki detaya, alkışlayan ellere. ille bir tek dostün gülü yaralar derdi, benim pirim. hediyeler de yaralamak üzere gönderilir. güllerin ise çok ağır geldiği bir gezegendeyiz. kırmızının ancak sahte bedenlere yakıştırıldığı bir...

ne çıkıyor ağzımdan. salya sümük kanlar ortasındasın. kabul et. çölün en tatlı sıcağındasın, nefis bir uykuya tam başladın. telefon acımasızca çalıyor. ne ki uydurduğun türlü hikayeler artık siren sesinin gerçekliğine yeniliyor. ısrarlı bir ses seni çağırıyor. hadi uyan. uyan artık uyan... tam küfürü basacaksın ki, yapamıyorsun... başladığın yere dönmek imkansız. küfretsen ne çare.

bahçeye çık. en sevdiğin balkonun en üst katından en aşağı atla. sakın ola bırakma kendini. atla... ölmek için hiçbir sebebin yok diyelim. ama atlamak için, kuş olup uçmak için... en önemlisi kuş türlerini daha iyi tanımak için. hadi son fırsat bu sana.

bir ölü en fazla kaç kez ölür?

salgılanana iade-i itibar

sokrates, "sorgulanmayan yaşam, yaşanmaya değer değildir" demiş. yok öyle nane.

biz çok şeylere karar verdik. yeri geldi yaptık. sonunda oldu. olduktan sonra burnumuzdan geldi.

bir kadına britanya, amerika'nın eyaletlerinden biri, ne diye ekstra vize alırlar benden dedim. anlamadım dedi. ikinci kez tekrarladım, açıkladım, yine anlamadım, herhalde akşam vakti ondan olacak, dedi. hiç dert etmedim. anlamak zorunda değildi. bir zamandır, öyle zeka filan hiç ama hiç aramıyordum. kendini zeki sanmasındansa, oturup, bunu anlamadım diyebilmek yetisi çok ama çok daha karakterli biri olduğuna delaletti. zira bu işlerde kendini zorlayan bünyelerin birçoğunun kasıntıları sonucunda bir görüntüye dönüştüklerine de tanık olundu.

o kadar çok kendi içine kapanıyorsun ki, kendi ile ilgili gurur yapmak gibi bir derdi olmayan birini görünce şaşırıyorsun. soğuk diyorsun. ruhsuz diyorsun. halbuki, o vatandaşın böyle bir derdi bile yok ki. senin kendine biçtiğin dertlerle ilgili bir muhasebe yapmak gereği bile duymamış ki hiç... ne diyorum yine? ne muhasebesi? biz t cetvelleri miyiz?

halbuki hayata böyle olduğu gibi bakıp, ona dokunup, gülen insanlar da var. onlar bu dünyadan. ne venüsten ne marstan.

bazıları ise sadece soracak ve soracak. cevap vermeye bile tenezzül etmeden. duymaktan ölesiye korktuğu cevapları ertelemek için bol bol parıldayıp, döşendikleri altın kafeslerde paslanacak.. gün bitecek, mevsim dönecek ve keçiler de kaçmış olacak o vakit.

silgi

mon ami'dir. öyle bir arkadaştır ki, varlığında çok az yanlış yaptığınızdan yanınızda olduğunu hissetmezsiniz bile. paradoksal olarak yokluğunda ise hata üstüne hata yaparsınız. ihtiyacınızın silmek olduğu zannındasınız biliyorum, ama çok fena yanılıyorsunuz bayım. siz aslolarak sadece istediğiniz an silebilmek düşüncesine muhtaçsınız. işte tam bu kadar zavallısınız.

çer çöp

öyle çok şey yazdım ki. ama şimdi okuyunca, hepsi manasız, gereksiz, aptalca, narsist, alakasız, gerçeklikten çok uzak, yaltakçı, aşağılık, bayağı, adi, saçmasapan ve dangalakça geldi. öyleyse mutluluğun formülü çok açık: bir ctrl bir A bir de del.

her mevsimde

en az bir kere yokolma isteği duyuyorum.

en az bir kere tenha mahalime dalıyor gözlerim... her ad koyuşumuzun rafta kalma ömrünün ne az olduğu geliyor aklıma.

bakıyorum doğru düzgün bir kabım yok benim. cilaları dökülmüş sabahlara uyanıyorum. bir yazı bile gelip kanıma dokunacak mı artık, bir resimden karanfil kokusu çıkaracak mıyım, yoksa azaldığımızla mı kalacağız gecekondumuzda? karşı konulamayacak ne var ortalıkta?

bu harfler eksik en az ben kadar. ondan, ara ara alfabelere abanıyorum. ondan, iyi görünüyorum aynalara...duvarlardan iyi olduğuma dair yankılar çarpıyor suratıma suratıma.

midemde duyduğum o ekşi geçmiş, ne olduğunu bilmediğim eskimiş bir yemek zehirlenmesi, o kadar. herkes de o akşam aynısından yemişti halbuki.

kırılgan muğlak

podyumun ortasında bir kadın elleriyle yüzünü korurken sağlı sollu boyaların robotlarca fırlatıldığı bir mekânı düşünün. seyircilerin alkışlamaktan elleri acımış, yine de patır patır çırpıyorlar, ıslık çalıyorlar. bir ahtapot kalabalığı. arada bir avrupa boyu uzaklık var. ağızlardan akan boyalara bulanık sevgi sözcükleri koro halinde çıkıyor.

yıllardan kaç olduğunu bilmiyorum. bunu huxley'e sormak lazım. ama bir numara var işte. herkesin üzerinde anlaştığı liberal bir yemin var. bazıları kolayından buna dua diyor. bazıları kültür ve sponsordan sorumlu bir tavırla elini çenesine dayamış salya sümük düşünme havasında. alabildiğine mobil, alabildiğine hıza bulanık ve mutlu. heeheyt kim yakalayacak seksendokuz gigahöstlük ruhunu.

kadın olduğu yerde dönüyor. robotlar artık görevlerini tamamlamışlar. tüm vücudu rengarenk. alnından ta ayak parmacıklarına kadar heryeri alacabulaca. ve alkışlar geometrik olarak artıyor. bir biblo kedi düşünün. okşanan ve zamanı geldiğinde istemsiz bir tekme vurulan. zamanı geldiğinde kırılacak olan. hızını alamayan bir ahtapot kalabalığı. medeni para kokusunun sindiği bedenlerine tonlarca deodorant sıkıyorlar. elleri dine bulanmış, barlar, kahkahalar eşliğinde şeytan taşlamaları. aralıksız. nefessiz.

antep fıstığı

elini poşete daldırırsın. bir bakmışsın kabuğu tamamen kapalı (shell wide shut) olan gelmiş. diş kırmak riskine girmeyeceksen, açmaya imkan yok. balkanlarda buna soğuk hava dalgası dendiğini duymuştum.

elini poşete daldırırsın. bir bakmışsın kabuksuzu. buna halkımız 'çıtlak' diyormuş. çıtlaklığa ek olarak, üzerindeki morumsu yumuşak tuzlu kabuk dahi soyulmuş olarak gelebilir. bu ikincisinin seveni var, sevmeyeni var. öyle ya da böyle, tuzlu kabuğuyla ya da değil, çıtlaklığa rastgelmişsen hiç uğraşmadan ağzına atarsın. bu vaziyetin ortadoğuda 'hallahoop' olarak adlandırıldığına dair türlü söylenceler var.

her iki durum da nadirdir. bir arjantin deyiminde dendiği gibi, allah'ın cilvesidir. zira normal şartlar altında kabuğumuzun kapısı -az ya da çok- aralıktır. o aralık senin kaderindir. saygı duymayı bilmelisin. enseye bak, dedim sana.

dama

sırrı abi sen okey ustasısın. ne anlarsın allasen? ama ben yine de anlatayım. zira halka inip, hakikatları anlatmak öncünün namus borcudur. şöyle ki, ben yenilmek üzerine kurdum tüm stratejimi. dur, gülme n'olur, alay etme benimlen. kalan son üç taşım dama olacak ya ondan diyorum. ne anlarsın hâlimden? sen en iyisi okeye dönünce, keyifli bi oralet söyle bana. portakallı olsun.

yoz

bir - koşuyoruz. neyin peşinde. tutturmuş gidiyoruz. başımızda sinek vızıltıları. ellerimizi sallıyoruz, yeniden geliyorlar. dadanmışlar.

dir - günü kurtarmak üzerine önerilen beden hareketleri. dersimiz. merhabalar ve gülegüleler. andımız. kendine güzel bakmana gerek yok ki. zaten güzelsin.

bir - kriz döküntülerinden kalanlar döşeniyor altıma. betonarme bir kravat bağlamak niyetindeler. belli. neyin peşinde koştuğumu bilmiyorum. ne aradığımı. sadece ekmekçik yediğimi, traş köpüklü ekmek kadayıfı özlediğimi, üç beş kağıt parçasına moloz moloz baktığımı, bir de binbir türlü tane hayali.

dir - seni çağırmıştım hayalettin abi? hani rakıları tokuşturacak, yanımızda yavuklumuz ellerimizi çırpıp, danslar edecektik. avrupa'da binseküzyüzlerde dolaşıp dururmuşsun. yıllardan ikibinikiyüzlünoksandokuz oldu. göremedik yüzünü hâlâ. bir selam da mı çakmayacaksın. illahi sakal mı bırakmamız gerek? çok ayıp. hem çin'e torpil geçtin, bize de geç artık.

bir - sen, sende kalan, sende kalan beynim, sende kalan beynimin gamma dalgaları, sende kalan beynimin gamma dalgalarıyla beta olanları arasındaki hiç bitmeyecek çarpışma. yaşasın karşıtların lezzetli birlikteliği. savunma mekanizmamın en tatlı, en biricik yerisin.

dir - hazine değildi aradığım. gözlerine takıldım. böyle bayağı pop şarkı sözleri yazıp, ünlü olacağım. rüküş gömlekler giyeceğim, seni anacağım. seni anacığım. seni anam, seni.

bir - mezarıma pityalin akıtmak en tabiî hakkındır. sinsice değil sincerely. togliatti'n.

ilüzyon

kar da yağar. yağmur da. kim bilir sel bile olur bu kentte. savaş çıkar. bulutlar nükleer olur. sen bile ölürsün. ben yeniden doğarım. işte anlam diye aradığın bu kadar, ıstırabı sonsuz,,, tek bir bakış kalır akılda, şifreler yere serpilir de, geriye dönüp bakarsın turuncu albümlere. zaman geçsin diye çözmeye çalıştığın yerde çözünür tüm öyküler. toz olur gider uzayın en boşluğuna.

herkesin katedrali

katedrali görmeye biz de gittik, ondan etkilenmediğimi ben de söyleyemeyeceğim, mimari de kesinlikle olağanüstü bir ayrıntıda cisimleşmiş bir güzeli içinde barındırıyordu. hava serindi ama yağmurun yağacağı yoktu.

ne zamandır hristiyan tanrıyı kabul etmek geliyordu içimden. hele bu katedralin görkemine şahit olduğumda bu kabullenme isteği daha da bir perçinleşti. bir aşkınlığın intihar ilanıydı benim için hristiyanlık. yakın zamanlarda bir tiren yolculuğunda ergenliğinde dehşetle rahip olmak isteyen gür sakallı isveçli bir psikologla tanışmıştım. birçok yolculukta olduğu gibi ilahi tadlar vardı diyaloglarda ve yine birçoklarında olduğu gibi birbirimizin adını bile sormamıştık. adamın yüzünde kutsal bir eziklik okunuyordu, isveç'in soğukluğuna meydan okuyan garip bir acziyet. dünyadaki herkesin acı çektiğini görüyordu. görüyordu diyorum, çünkü ona göre acı çekenler bile bunun farkında değillerdi. ondan, herkesin acısını konu edinmeyen bir mesleği taşımakta zorlanıyordu, ve sırf bundan olsun rahip olmak istiyordu ama kaderin cilvesi mi dersiniz nedir artık, ancak psikologluğa talim edebiliyordu. psikoloji dediğin eni konu ruhsuz rakamlarla maneviyat ölçümü ise, bu meslek, aynen tüm evrenin günahlarını toplayıp bir baskülde tartmak kadar saçmasapandı, hele bunu temel alıp, ağız oynatıp ibadet etmek,,, bundan daha tiksinti verici bir insanlık durumu daha yoktu belki. serserilerin göğüslerinde ve sırtlarında, striptizcilerin çatallarındaki haç dövmeleri gibi dövülmüş, hırpalanmış, parçalanmıştı adamın yüzü, ve çaresizce anlamsızlığı anlama dönüştürecek birşeyler arayıp durmuştu. dermansızdı, rahip olamamıştı ve artık bundan sonra da çok zordu, çok geçti. tiren kaçmıştı...

tiren yolculuğu bitiminde, ben de kendimdeki hristiyan tanrı itikadını sorguluyordum. çoktan beri inanmıştım ona aslında ve hemen ertesinde vazgeçmiştim. allahsızlık ve hristiyanlık arasındaki çizgi öyle inceydi ki... aradaki geçiş fırtına hızıyla tamamlanıvermişti. zaten onu çekici ve olağanüstü ilahi kılan da bu farkın anlamsızlığı değil miydi sanki? aradaki farkı tayin edebilmek bile zordu aslında. tanrının kendi varlığını reddetiği yerde insanın varolma koşulları gerçekleniyordu çünkü. bir adım attığımda artık suçu atabileceğim hiçbir 'şey' yoktu, mızmızlanmak artık riyakârlığın daniskasıydı,,, varlığın yokluktan süzülüp de üstümüze saldığı tek birşeyle başaçıkabilmekten başka da hiçbir ödevimiz yoktu evrende, özgürlükten başka hiçbirşeyle işimiz yoktu. isveçli herife elveda dediğimde bunları düşündüm. bu görkemli katedralde ise bunları düşündüğümü düşündüm,,, nice turist cirit atıyordu. hâlâ bakımı yapılıyor, yılların üstüne sardığı kir harıl harıl çalışan işçiler tarafından ayıklanıyordu. yanımdaki aceleci tipler yüzünden üst katlara çıkmaya bile fırsat olmadı. hemen sonrasında sırasıyla bir kafeye, ingilizce kitaplar satan ufak bir kitapçıya, ne idüğü belirsiz birşeyler yediğim balıkçıya ve bir irlanda pabına girdik.

en sonundaysa herkes gibi biz de siktir olup gittik köln'den.

not: hiç utanmadan hiç arlanmadan şu yazıya gönderme yapıp durduk işte.

atonalite

dünya otistikti. karakterler birbirine karışıyordu. bilhassa taşlı topraklı yollarda önüme sen çıkıyordun, bana bakıldığını farkettiğimde, gözgöze geliyorduk, ve bitiyordun o an. kayboluyordun. ben imgeni canlandırmak için aritmetik çabalar peşinde günlerce kıvranıyordum böylece. önüme çıkıyordun ve kayboluyordun. neticede ol nonlineer oedipal öykülerde harcanıyordum. kuruşu kuruşuna, eksiksiz olarak, veresiyesiz. otistik bir dünyada belki anlaşılırım diye ıslık çalıyordum. dil bilmiyordum. yamuluyordum, eğilip bükülüp, şekilden şekile giriyordum. beni tanımayan alim sanırdı, beni tanımayan usta, beni tanımayan eli her türlü işe gidecek yetenekli bir teknisyen bile sanabilirdi. bense seni her bulduğumda kaybederek her defasında yetisizliğini kanıtlayan kazmanın biri olup çıkıyordum işte. senin dinleme ihtimalindeki notalara takılıyordum... ve öylece kalıyordum kancanda.

yağmur gibiydin ama bir saksıya bile sığmıyordun. gülüşün öyle azdı ve öyle azdırıcı bir efekt yaratıyordu ki, bende ne marksizm ne narsisizm kalıyordu. kendinde komünar bir gülüşün sahibiydin sen. ben yaklaşıyordum sonra sana. bir feyk daha atıyordun, her dokunduğum sen oluyordu. tek gittiğim sinemada mesela elimi yan tarafa attığımda bomboş koltuk oluyordun. yağmur gibiydin, ıslatabiliyordun. bunu belli etmemek için korteksaltımın en saf, en çocuksu merkezlerinden yararlanıyordum. sen yanımdaysan o minicik talihli anda, yokmuşsun emrini iletiveriyordum beynime. yokmuşsun izlenimi veriyordum. varlığın dayanılmazdı çünkü. dayanılmayacak kadar sağnaktın.

ben arsızca hâlâ takip ediyorum yürüdüğün yolları. ama işyerlerinde basılıyorum genelde, büyük işler peşinde koşulsun istiyorum. şurda ne kadar kaldı ömrümüz sanki. daralıyorum papatyam. daralıyorum, ve hemen gevezeliğe vuruyorum kendimi o an. dünyanın tüm saçmalıkları, tüm utandığım anlar, yerin dibine girdiğim, yakalandığım anlar, anlar, anlar birikintisi. tüm bunlar sensiz geçiyor. çevremde ne çok insana sarkıyorum sonra. ama hiçbirinde senin mayhoş melodini bulamıyorum. oedipal karmaşalar yaşıyorum, bilsen ne papatya falları, ne kahve fincanları, ne iskambil kartları... bunun kutsiyetle alakası yok. bunun maneviyatla, bunun ruhla muhla, ıvırla zıvırla. işte ben sadece ve sırf şu bedenimle, parçalanmış ve gereksiz olanla. bu otistik dünyanın ayrık otları arasında kıvranıp duranla.

küçük çevreler kuralım n'olur. küçücük evlerimiz olsun. banyomuza iki kişi zor sığsın. durmadan şarkılar söyleyelim. en tepeye çıktığımızda, bırakalım yokuş aşağı kendimizi. en dibe vuralım. öyle güzel şarkılar çıksın ağzımızdan ki. adını sayıklayalım birlikte.

karabasan

hafıza denen yerde yeller esiyor. marx hangi kadına aşıktı, bilmiyorum. lenin avukattı avukat olmasına da, kaç davayı birden kaybetmişti de bırakmıştı mesleği, bilmiyorum. kant diyince aklıma sadece şekerli kaynar su ve radyasyon geliyor. radyasyon diyince kâzım koyuncu. o gelince hiç çıkmadığım yaylalar. yaylalar da daha yeni fırından çıkan sıcacık simitleri... biri gelsin ve durdursun bu silsileyi artık. hiçbir şey hiçbir şeyi ifade etmemeli.

ha bir de, her yatağa gidişimde düşünmeden edemiyorum: elimi kaldırmak istediğimde neden elim gerçekten kalkar? minibüsle dolmuşun farkını anlatmak zorunda kalacağım daha kaç insanevladı olacak bu dünyada? işte bir de buna takılıyor aklım. onun haricinde bomboşum ben, bombokum.

ötanazi

"eksik birşey mi var?" tabii. kafada üç beş tahta parçası misal. hem fazlası da var, o olmayan tahtalardan arda kalan kıymıklar... beyin damarlarımdan akıp akıp ta boğazıma yol almışlar. ne büyük teknoloji, ne büyük şu insanlık. ah. ne vizyonlar ne misyonlar biçmişler kendilerine. di mi. sorup duruyorum işte yarım aklımla. bu mora denen yarım adaya kanal açıp da ada yapmış büyük insanlık misal. ne ki yarım adamı adam yapmak. adam olmak gebermek demekse hele şimdi.

sokak ortasında vursana beni. n'olur geç kalma bu kez olsun randevuya, biribirimizi ayarlayamadık ya saatlerimizi tuttursak bu kez, voltranı yapsak... diyeceğim o ki, bu kentteki biricik katedrale bir morluk pışık yaparken hiç düşünme, gebert beni. nerde kırk yıl öncesi, yahut bir asır öncesi. ha tam orada dur işte. çek tetiği. yeniden doğalım.

tarihte zorun rolü

şimdi tüm heceler yabancı bana. kaç kez düşünüyorum aklımdan geçenleri savurmak için. çok kez pişman oluyorum... sanıyorum bu benim diyerek atladığım atlıkarıncadan indiğimde çıkmaz sokaklara bırakılıyorum. nayır balalar nayır, yanlış anlamayın meni*. bu bir piyango değil otobüs bileti. yoksa talihin kaypak kuşunun kuyruğuna takılmak gibi oportünist bir niyetimiz de lüksümüz de yoktur. senin transparan camekânından çaktırmadan aşırdığım şu hipotez var ya hani, tekrarlayayım: eğer olacağı varsa olacaktır, olmak istemese de olacaktır. saçlarından çekilecek dağlara çıkarılacaktır bir atın üstünde ve yol üzerinde bir ırmakta buz gibi suda kafasına bastırılıp çıkarılıp, sırılsıklam edilecektir, ta ki kabul edene kadar. sonra alplerden gelen o nefis lezzet hep birlikte tadılacak, gönüller alınacak, kalpler de bu sayede mis gibi yumuşacık kalacaktır.

* yeniden yanlış anlayanlar için kısa not: lütfen beni değil meni yanlış anlamayın. beni yanlış anlamakta özgürsünüz.

koromuz

hiçbir şey filmlerdeki gibi değil asuman. hiçbir şey hesaplardaki gibi çıkmıyor kâmuran. seninle de kumar oynamaya gelinmiyor mücellâ. bu hiç ama hiç olmadı be nebile...

hadi hep beraber söyleyelim mi? son bir ki üç: hiç bir şey bir hiç'tir.

vertigo

bir kadına dokundum, dokunmak üzereyim. sana benzeyecek diye ödüm kopuyor. her çektiğim fotoğrafını yakıp yıkacağım. hadi mevsimi işte, umutların arasıyla kirpiklerin karasını fotosentezleyip güneş topla benim için. hazır mevsim de tamamken, ışın kılıçlarımızı birleştirip tüm negatifleri tutuşturup yakalım. diye geliyor ya içimden. bir hayli dijital çağlar bunlar. yaksam da, dünyanın tüm belleklerini sarmış örümcek yuvaları, kir pas içinde seni saklıyorlar. bir âyet-i kerimeye göre bir türlü tamamen tükenemiyorum demek oluyor imiş bu. koskoca medeniyet işte, belli mi olur işi, bir sabah ansızın asansörden indiğimde önüme kedi çıkmaz da ağzında purosuyla hitchcock çıkar diye inan çok tırsıyorum.

takıntıya övgü

şu yüzlere baktığımda hiç olmadık yerlerden hiç olmadık çıkarımlar yapmayı deniyorum. çukurcuklara ve tepeciklere dolasım ve çıkasım geliyor. gözüm gözüne değende durumları, becklere guinesslere pilsenerlere sığınmak durumunda kalıyor. ve çoğu kez ev ödevimiz, efendimizin lanetli alfabesini tahtaya dizmekle bir oluyor.

oysa sabahları birlikte çalışsak, öğleden sonraları birlikte oyna(ş)sak... akşamları hep sürpriz kalırdı... boş dilekler bunlar boş. dualar karşılıksız. altbeyni hisse senetleri ve loterilere batmış kreatif dümbükler, ağzından doktora derslerinde öğrendiği sözleri bir salya gibi akıtan yalan tellalları, çocukluğu ebeveynlerinin çatısında sığınmakta bulanlar, yetişkinliği imajiner düzlemlerde asılı bıraktıkları hayallerle ananlar. ne çok var ama ne çok. paranoyak bir aklın yarattığı süper saçma kahramanlar olamayacak kadar çoklar işte. çoksunuz.

sonsuzluğu kelebek ağlarımızda yakalamak gibi mesnetsiz, trajikomik ama tirajı düşük bir işe giriştik ve kaldık. narsistik, yalnız ve mağrur çehrelerimizin donuk imajları belleklerimizde çınlayıp durdu ve kaldık. sigaralarımız, ölümüne koyu çaylarımız, düzensizliğiyle gurur duyduğumuz mekanlarımızla altı çizilmiş bozuk bir dvd'de kaldık. birlikte hiç susmadan yaşamak hastalığında diretişimizde, o ağır ağır sessizliğe yelken açan onurlu ve yüzde yüz kusurlu diretişimizde.

oysa kör olmayı denesen, kimseyi görmemeyi, an'dan başka hiç kimseyi... öyle ıraksayacağız ki, bu kuvvete kimseler karşı gelemeyecek. cümle cemaat bile ki, böyledir envai çeşit dillerde ama aynı aynalara karşı bakıp bakıp söylendiğimiz bu dilekler, bu dualar. ne yani, sanki başka çaremiz mi var.

özgürlük

şu evrende var olduğundan emin olduğum ender hedelerden biri ve belki de teki. başka birşey "var" mı gerçekten?

ben’im ya da sen'in yokluğundan bahsedilebilir, tartışılabilir kolayca ama o’nun asla. şöyle ki misal kazayla livaneli nostaljisi yapıp 'hey özgürlük' diye mırıldanıverdiniz diyelim. "hey canımın içi, hey iki gözüm, nasıl gidiyor bakalım, miden bulanıyor mu hâlâ" gibi karşılıklar almanız kuvvetle ihtimaldir. valla şakam yok, tüm ciddiyetimle ve samimiyetimle söylüyorum bunu.

dua

olmayacaktı ya. amin dedik. mevlâ da duydu bunu elbet. ondan bu kulaklarımı aniden sağır eden uğultu, ondan bu delik deşik olmam her gece onikiyi kaç geçe, kalın barsağım yelkovan ve incesinden akrep sokuşları, ondan kuru nehirlerde paçalarım ıslak pir pir titreyip semaha durmam, ondan bunca not ettiğim esmer telefon numarası, ondan kâh parlayıp, kâh sönmem ve domuzuna kalleş hissiyatsızlığım. bir sen duymadın demeyeceğim. mevlâ duydu, sen duydu.

dilek

hemen şimdi gömleği pantolunu ve tüm etiketleri çıkarsak da sokakları zapteylesek. o şehirler ve şehirlerdeki o nehirler isimsiz kalsa, sadece ıslaklık akan köprüler altında. çaresiz bakarken tek çare olsa çehrelerimizin sardığı bedenler. herşeyden vazgeçildiğinde dişimizle tırnağımızla yazdığımız ve kanımızla ilüstre ettiğimiz manifestonun altına kaç milyon kellepaça imza atacak diye beklemeden tüm gücümüzle vazgeçebilsek herşeyden. nehirler isimsiz, bulanık ve ılık ılık.

östaki sensin, üçüncü köprü de ta orana

ne söylesem bir yalana isabet edecek. zira yalan bir gezegenin evlatlarıyız. bazen sırf zaman geçsin diye zulüm ediyoruz birbirimize diyorum kendi kendime. ne söylesem bir saçmalığa tekabül ediyor. ben dostoyevski karakteri değilim kardeşim; delikanlı diye bir kitabın varlığından bile haberdar değildim ta ki üç gün evveline kadar. elime verilen g-üç'ten bile öyle nefret ettim, tak çıkar sök yağla dediler bana. elim titredi. östaki borumda sorun var komutanım dedim. mazeretim var işte, atış matış yapamam. ne bu hep aynı şikayetler sonra. hep aynı sarışın müsvetteler, hep aynı kırmızı kafalı nakaratlar. hayatın tadını da çıkarmıyorum, evet. hangi çöle gitsem bir acımtırak tad kalıyor dilimin ucunda. by the way, bir türk lirasının iki gavur eurosuna olan bu harika benzerliğinden dolayı sayın a.q. partisi maliye yetkililerine müteşekkirim. zira sayelerinde bir koyuyorum, dört (nestle kitkat) alıyorum (anlamayan molozlar için: bkz. döviz, parite, kur, vs.). bu sebepten öyle ki benim nur yüzlü burjuvam hatrına taraf bile okumaya başlayacağım, böle köşe yazarlarının linkini de dağıtacağım etrafa. çok 'delicious' olmuş diyerekten. darbeci karşıtı muhalif görünsem de fena olmaz hani.

birinden koptuğunda

seni en fazla acıtan karşındakine acımaya başladığın andır.

yaranâme

batık gemiler, seyyar satıcıların yüksek sesle ve tane tane biyografimi okuması, yerin dibine girmeler ve daha neler neler. bu an var ya bu an. tam tuttum diyorum, hacı şakir misali kayıyor elimden. mesela saat altıya geliyor ya, bir bakmışsın daha geleni gideni olmadan ortalıkta altı filan kalmamış. sonrasında saat umutsuzca altıdan bir sonrasına gelmeyi deniyor.

biliyor musun, kahve falımda çıktın. saçın topuzmuş, ben psikopata bağlamışım gene, bağırıp çağırıyor duvarları yumrukluyormuşum, senin gözlerin dolmuş, ben suspus olmuşum birden, göz varmış üzerimizde, başımıza üç iri taş parçası düşecekmiş. o an dilimle tüm lekeleri fincanın dibinden ve tabaktan süpürmemek için zor tutuyorum kendimi.

saatleri unutsam hele. günleri ve ayları ve yılları ve fotoğrafları ve sesleri unutmak bir çocuk oyuncağı olacak. örneğin kumdan yapılmış bir kale. saatleri unutsam bir. toz olup dağılacak. ama içimde sinir bozucu bir ses: tik tak ta tik tak, peşimi bırakmıyor meret. üstüne üstlük sürekli kulağıma bir parola üfleniyor. ve bana sakla diyor, hiç kimseye söyleme bunu. ancak böyle özgür olabilirmişim. kendi beynimin labirentinde tutsakken özgür oluyormuşum güya, ne saçma, ne saçma, ne saçma.

antifaşo eylem kılavuzu (temmuz'09 update)

değil mi onların akıpak ciğerleri, değil mi arabalarının takip ettikleri kilometre taşları, değil mi hep akılları fatura satırları. öyleyse al eline sigaranı, tütün keyfiyle avurdlarını doldurup, suratlarının tam ortasına onikiden üfle.

'do bats eat cats?'

he. hı hı. yaa. kör noktalarında yarattıkları melaike kılığında mahlukatların egolarına nivea sürmeleriyle okşandıklarında radarlarında bir tetiklenme olduğu söylenmekte. kıldan tüyden yazdıkları ol narsistik hikayelerde yedikleri tırmıkla birden tekleyip tuttuklarıyla tutuklanırlar kendi döşedikleri kafeslerde. kan kaybından azar azar böyle böyle tükeniverir işte yarasalar.

‘do cats eat bats?’

bazı türler var beceriyor bu işi. yüzüne baksanız süt dökmüş, maya tutacak. ekşi ter kokuları saracak etrafı, yüzler buruşacak. arada tadı arabeske çalan türk müslüman tınılarda vızıldayacak. ve bu pseudo nevi şahsına münhasır mahlukat tuttu mu koparacak. ki kollej yıllarında bol hippi takılır iken, şimdilerde ağzında sigarası elinde moda magazin dergisi banka sıralarında rüküş ve zaman zaman geçmişi anıp da leonard cohen’den söz edebilmekte. peşi sıra etrafında pır pır dönen de alkışlayacak onu, bu da mümkün. yarasalar bitip de tükenince…

di la vie di

bir adama bu yaşta bu kadar ara yeter. koy şu ikinciyi de filme kaldığımız yerden devam edelim.

nida

haylaza da bak. beşinde gıcık olduğu doktorunun parmağını kıtladı, ilk bisikleti yüzünden onikisinde bacakları hep yara bere. yirmialtısında kuşlar aldı götürdü apansız. o küçük kız binlerce şimdi, ve meydanda binlerce terkedilmiş bisiklet.

fatigue

küçük pantolum aşağılarda öylece yakalanınca kıyametleri kopardım tabii. ne diye odama giriyorsun, ne diye dikizliyorsun. bir de sorgulara tutmuşsun utanmadan. şansıma dilimi bilmeyen insanlar düştü. bunu mu anlatayım. her soruya kafamı sallayıp sallayıp durduğumu mu. bu yorgunluk türkülerinden bıkmadın mı. yok tuana yok, matem müjdeleyen kanlı baykuşların ocağına incir dikmeler filan yok bu kentte. salgın başladı başlayacak duymadın mı. cüzzamlıyı iyileştirecek peygamber filan bekleme. hem sen ne anasının gözüsün bilirim, zaten beklemezsin. hadi yakaladın beni böyle, gavurun polisine mi şikayet edeceksin. dememiş miydim sana. dememiştim. çıkıp gidersin diye ödüm kopuyordu herhalde, ondan olacak. artık korkacak birşey de kalmadığına göre. evet feodal tüfeğimle alıp tek atışta kanatırım seni. kafanın üstüne elma filan da gerekmez öyle. çık tuana çık bu odadan. seni bekleyen birileri var. camdan görüyorum işte, hacın motoruyla çaresiz duruyor. el sallama, gerekmez. motor kullanamıyorum zaten. adamın asabını bozma.

şeyler ve laleler

reklamlarda muz kokulu çoraplar, şeytan taşlamaları hac ziyaretlerinde ya da amsterdamda keklenmiş orjilerde kafaları bulmak, sırr-i hakikat aşkına her biri ne büyük aptallık. bunun farkında bile olmadan yaşamaksa akla zarar bir postmodern hadise. bir kere gülümsemekle sırıtmak arasında aşılamayacak koskoca bir fark var. birinde renk açmış çiçek bahçende beklersin yolcunu sabırsızca, diğerinde cesedin kendine tezat beyhude bir reaksiyon gerçekler çürümeye yüz tutmuş korteksaltı hücrelerinde.

gerekirse

herşeysizliğin derdini çekerim ben. hiçbirşeylerin şikayetlerini katiyen etmeden. hem öyle hiçkimseciklere de kızmadan, köpürmeden. en efendi, en sessiz çocuk da olurum nihayetinde. başımı sol omzuma doğru eğip yılmaz güney bakışı atarım. ağzımda ortası delik naneli bir halka şeker erirken, okul koridorlarında kıvırta kıvırta yürüyen kızların kurdelalı saçlarını çekip de fıyarım. tacizci de olurum, hımbılın teki de. seç, beğen de al birini işte.

isterik

ağlamaklı sesiyle şikayetleri sulusepken gibi üstünüze yağdırmaya başladığında kendisinin yıllar önce ümraniyeden değil de bakırköyden çıkmış olduğunu sanırdınız. halbuki o karabahtınıza düşen kronik bir piyangoydu sadece, her aldığınızda kaybettiğiniz.

cemâl

şimdiki. yüzler. ölü. kıvrımsız. aç gözlü. soluk makyajlı. simetrik, satılık ve sessiz.

yüzünü hatırladığımdaysa oniki numaralı imam nihayet gezegenimizde ete kemiğe bürünecek, üstüne üstlük isa babasıyla barışıp kucaklaşacak gibi bir his var içimde. nefesimi tuttum, bekliyorum bakalım.

pamuk şeker

çarçamur üstüm başım, bırak böyle kalayım. tüm iyelik ekleri ve şahıs zamirleri kalkmışsa tedavülden, sen diye bir şey zaten hiç olmamıştır, ben diye bir şeyin hiç olmadığı gibi. böyle vakitler yaşanmayan geçmişe ve yaşanamayacak geleceğe bol analı avratlı küfür düzülür. öyle ki diyalektik dediğin sapkın bir akıl yürütme, diyalog sağır duvarlara yönlenmiş zavallı bir haykırış, diyabetikse üç kilo baklavaya aldanmak karşılığında verilmiş adil bir sürgün cezasıdır. sevgilinin kestiği parmak acımaz hem.

jägermeister

eğer akmayan gözyaşlarımla yanıyorsam. eğer sana iletecek sözcüğüm kalmadıysa. bilesin, senin gölgenin düştüğü bir alman liköründe yüzüyorumdur. boğulana dek.

nasılsın

çok iyi sayılırım. özellikle de onluk sistemde. bir, iki, üç, dört, ...

karın tokluğu

ben sana külahımı vereyim, onunla konuş en iyisi, olur mu iki gözüm.
Bu blogun yeniden sonu geliyor. Geriye dönüp baktım şimdi, en eski blog postum 2007 Mart başları görünüyor. Muhasebecilik yapalım: Aradan iki yıldan fazla zaman geçmiş, dört beş kez silip yeniden yaratmışım, isimleri ve adresleri değiştirmişim, burdan gelen geçenle, birçok insanla öyle böyle tanışmışım, sevmişim, kızmışım, didişmişim, tartışmışım. Demek ki dünyamda öyle böyle yer edinmiş bir iş haline gelmiş blogculuk. Ama memnuniyetsizlik peşimi bırakmamış galiba ki, kullanıcı ismimi bile dört kez değiştirmişim!

Bol çelişkili yaşamda olanları ister istemez buralara yansıtmanın sonucu olmuş bu, sanırım...

Şimdi en başa dönünce şu zaman yazdıklarımla karşılaştırınca çok daha iyi şeyler yazdığımı görüyorum geçmişte; daha akıcı, daha cesur, daha yürekten mi dersiniz artık, bilmem ama daha iyi gibi en azından. İşte bir yerden sonra aksamaya başlamışım, dil'im dönmemeye başlamış, ve yazdıklarım kişisel çalkantılarımla, huysuzluklarımla da çarpışmaya başlamış. Halbuki kişisellik ancak zamana yayıldıktan sonra bir ayar tutturarak yazıya dökülmeli gibi uyuz bir ahlakım var sanırım benim. Bu kuralımı bozunca uzun vadede hoşlaşmıyorum kendimden.

Yanlış anlaşılmasın, elbet acaip bir şeyler döktürmek gibi bir niyetim olmadı, belli olduğu üzere yazdıklarım da aman aman olsun diye çırpınmıyorum zaten. Uzun bir süredir spontane, o an ne dökülmüşse aklımdan, bunları olduğu gibi aktarıyordum, sayıklıyordum. (Tabii aktarır aktarmaz hızlı bir düzenlemeden geçirmeye çalışarak...) Velhasıl kendi halimce karalamak amacından başka çok şey de gütmedi bu blogların her biri ama sonunda karaladıklarımı en başta benim sevmem, gerçekten sevmem gerekiyor. Bu sevgiye değer kılmak için de bir tür enerji gerekiyor.

Kibir diyeceksiniz belki içinizden ama o değil... Garip bir anksiyeteyle dolduruyor beni hemen aklıma gelenleri açmak. Bazılarınız anlıyordur mutlaka. Bazılarınız siliyor şimdi, duramaz bir aya kalmaz yeni bir tane açar diyecektir. Bazılarınız canın cehenneme, ne saçmalıyorsun. İşte bu bazılarınızın toplamı aslında bir bakıma da benim zaten.

Bir nefes almaklıktır bu gidiş.

Hoşçakalın şimdilik.

Ciao!

yazıya dair

Yazmak en baştan yasaklanmış öznenin ($) kendi üstüne çizik atmaya cüret etmesi demektir. Eğer çokça denildiği üzere yazmak (writing) aslında yeniden yazmaksa (rewriting), bu durumda çizikler üstüne çiziklerle dolu bir öznel varoluşu göze alıyoruzdur. Bu yazıdan ‘ben’ kadar ‘sen’ de sorumludur. Bundan yazar ve yazdıkları ayrıklaşır: Yazarın kendi yazdığına dair söylediklerini yazının ne’liğine dair bir kıstas olarak alamayız. İyi yazı, yazarını kapı dışarı edebilendir. Yazar artık sadece kovulduğu dış dünyadan ona aracılık yapabilmeye muktedirdir.

Yazmak, yeniden yazmaksa eğer, sürekli bir fark ortaya koyabilme huzursuzluğunu kendine dert eder durur. Bu dert onun motorudur aynı zamanda. Fark, yazarın bulunduğu koordinattan kaçmak ya da uçmak için sürekli bir memnuniyetsizliği araç ederek oluşturduğu, farkedilmeyecek sonsuz küçük izlerdir. Bu minik darbeler her yazıda raslantısalsa da, biriken yazılar toplamı yoluyla bir karakteri ayırdetmek gibi bir umudu da içlerinde taşırlar sonuçta. Böylece memnuniyetsizlik kendini ortaya koyma şansı bulacak, ötekini yadsırken kendini de yadsıyacak ve hiç bilmediği bir evrene gireceği umuduyla yaşam enerjisini sağlayacaktır. Bir şarkı ya da ezberlenmiş bir dua ağzımızdan çıktığında “akılsız”ca kendini tekrar eder ve böylelikle dinleyene de söyleyene de haz verir. (Ya da daha doğrusu ‘gaz’ verir.) Çünkü hazzın zerrece aklı olmaz; o, akla en yakın mesafedeki akılsızlıktır. Haz, aklın son kertede akılsızlığa aktığı noktada fışkırır.

Yazı, mikro ölçekte akılsızca evrilerek kendini idame ettiren sürecin bir parçasıdır işte. Her akılsız kelime çıkarımından sonra, yazar kendinin günün sonunda değişeceğine iman eder. O yüzden usta bir nişancıyı taklit edercesine tek gözünü kapatır da yazar. Her yere dikkat kesildiğinde aslında gidecek hiçbir yeri yoktur çünkü, bundan tek yapabileceği dışavurduğu akılsız bir söz’le yaşamın aptal kutsiyetine yaraşır olmaktan ibrarettir.

kimseli ya da kimsesiz

“… Bir zamanlar kendime: ‘Hayatı anlamak mı, hayatı yaşamak mı?’ diye sormuş ve anlamayı, dahası anlamaya çalışmayı ve anladıklarımı da yazmayı seçtiğimde, orada kimsesizliğimin, kimselerimden hakiki olduğunu bütün çıplaklığıyla görmüştüm; ben aslında o gün bugündür kimsesizim… Bu yüzden birileri, olsa olsa kimsem değil, kimsesizliğim oluyor benim…
Hayat ve ilişkiler, kimsesizliğinizi kavramanız için çok fırsat sunar size; gerisi size kalmıştır…Ya inanır ya da avunmayı sürdürürsünüz.Bu konuda gerçekten özgürsünüzdür. ”

“…Deliler, şizofrenler, filozoflar ve şairler dışında herkesin bir ‘kimsesi’ vardır; tabii bir de genellikle yok sayılan kimsesizliği… Çünkü insan, hep kimsesine bakan, kimsesizliğini ise inadına yadsıyandır… Bu yüzden ‘derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını’ anlayıncaya dek, hep ağlaya sızlaya koşar dururlar kimselerine; çünkü insan, sürekli avunması ve avutulması gereken bir varlıktır.”

[Yılmaz Odabaşı, Herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği]

Gerçi bu kadarı yeter ama tamamı şurada alıntılanmış.

Alis'e

“And I will think of this
When I am dead in my grave”
(T. Waits)


Kimsesiz bir ceset. Türkü söyler. “Bir gün bu dünyadan göçüp gidersem”. Gariptir, ceset göçtüğü yerden ses çıkarmakta, olup bitmişin arkasından acılı bir ıslık çalmaktadır. Sesi duyulmaz ama kendini över durur ara ara. Ceset, seksensekiz dili birden (içinden) konuşur ama (dışından) duyulmaz. Ceset, Deleuze’un o yabancı aksanla yazmak olarak betimlediği stilin sahibidir. Stilli’dir maşallah.

Olmadık yere heyecanlanır, koca kalbi çarpar durur. Yerinden kalkıp, dans edecek platform arar mezarında. Olmaz. Stil sahibi değil boşuna: Kefenindeki gibi beyazdır saçları büyük ihtimal, içine girdiği tabutun kahverenginde de bıyıkları olsun ister bir de hüdadan. Üstüne ekilen çiçekleri göremez, düşler onları. Kafasındaki papatyayı katrilyonlarca kez yolmuştur halbuki her sene: O geldi ve ağladı, o geldi ve ağlamadı, o gelmedi ve ağladı, o gelmedi ve ağlamadı. Mezarı nasıldır acaba. Düzenli mi, kaç kez çocuklar su dökmüştür, kaç ayyaş işemiştir, kaç it kakalamıştır, üzerinde sevişen olmuş mudur. Saçmasapan sorular gibi görünebilir bunlar. Ama cesedin zamanı sonsuzdur, mekanı da daracık ve bir o kadar sonsuzdur yine, hayaletmek, yaşayamadığı gerçekliğin ne olduğu üstüne zihninde durmaksızın imgeler oluşturmak zorundadır. Velhasıl kendi mezarında kürek mahkumudur o.

“Düşler birleşsin, gerçekliğe yerleşsin” isimli harikulade bir eylemin organizatörü olmak istemiştir vakti zamanında, ama çok geçtir. Ertelenmiş düşler artık ancak bakterilerin, tür tür böcüklerin (böcek deme bana), selocanların (solucan ne iğrenç bikelime), mikimauslarla (sıçan çok kaba bikere) katıldığı orjilerde imkansızlığın en dibinde varolabilir. Bundan sapkın bir haz mı alır eskisi gibi, alsa n’olur almasa n’olur.

Acımasız birileri ‘o hakettiğini almıştır’ demişti sadece.

Placebo effect

God damn it!

The price of not knowing enough German: Drinking decaffeinated coffee every goddamn morning.

It was Aldi, it was cheap and tell me why I am supposed to know the meaning of Entkoffeiniert !?

This explains my shitty, sleepy days despite my coffee filled stomach.

[I don't have Turkish keyboard right now and this is the first and the last English post in this blog.]



"ben beni, kendimi, canımı, özümü"

"Yes, for years, I still can't find out who the fuck am I, man. Excuse my language doctor. I don't know who the fuck I am."
Handbook for the Assessment of Dissociation: A Clinical Guide

Bilindiği üzere psikiyatristlerin psikoz teşhisi için sordukları ilk sorudur: “Biri tarafından izleniyor musun?”

Biri tarafından izlenmek: Bu, tabii benlikteki ben-öteki kopuşunun aslında rahatsız edici derecede ortaya çıktığı durumdan başkasını işaret etmiyor. Ben’in öteki ile kopuşu hem (simgeselde) ben-ideali (Ichideal) hem de (imgeselde) ideal-ben (Idealich) şeklinde ortaya çıkıyor.

İdeal-ben’e dair Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ındaki köşe yazarı Celal’in ağzından şunlar dökülüyor:
“Düşüncemin ya da hayalin, yanılsama aleminin –ne derseniz deyin- ortasında gördüğüm şeyin benim bir benzerim değil, kendim olduğunu da hemen anladım. O zaman bakışımın, az önce gördüğüm o ‘göz’ün bakışı olduğunu hissettim. Demek ki şimdi ben, az önceki ‘göz’ olmuştum ve kendimi dışarıdan seyrediyordum. Ama tuhaf ve yabancı bir duygu değildi bu, korkunç bir şey hiç değildi. Kendimi dışarıdan görür görmez hatırlamış ve anlamıştım zaten kendimi dışarıdan görmeyi alışkanlık edindiğimi. ”
Dışarıdan izlenmek dediğimden kasıt az çok bu. Artık parçalanmanızın kendinize görünür hale gelmesiyle, hep kendi ideal ben’iniz (Idealich) tarafından izlendiğinizin farkındalığı... Aslında yukarıda denilenin aksine hayli “korkunç” (zaten aşağıdaki alıntıda karakter bunu bir bakıma itiraf etmiş oluyor), artık imgeseldeki ötekinizin transaparanlığının baş göstermesiyle baş ağrıları yaratacak kadar hayatı zorlaştıran birşey olabilir bu. Özellikle Badiou’nun “atonal” dediği sessiz, sembolik verimliliğinin azaldığı dünyamızda... Örneğin karşımdaki sen’e bakarken aslında sadece sen’e değil “sen’e bakan ben”e dikkat kesilebilirim. Psikotik bir dünyanın sonu gelmez kayıp otobanında ordan oraya savrulabilirim. Alıntı şöyle devam ediyor:
“Yıllardır kendimi dışarıdan görürken kendime çekidüzen veriyordum. Kendimi dışarıdan görürken, ‘Evet, herşey yerli yerinde ,’ diyordum; kendimi dışarıdan görürken, ‘Yeterince benzemiyorum’ diyordum, ‘benzemek istediğim şeye yeterince benzemiyorum. ’ Ya da ‘Benziyorum ama daha gayret etmeliyim,’ diyordum yıllardır ve sonradan kendimi dışarıdan görerek, ‘Evet, benzemek istediğim şeye benzedim sonunda!’ diyordum mutlulukla, ‘evet benzedim ve ben O oldum!’ ”
Kendine sürekli çekidüzen vermek zorunda kalan ben ve O yani ideal-ben, ve aslında özne o benzeyişi sağladığı noktada çöküşe daha yakın olacaktır. Çünkü O aslında hiç olmayacak bir O olarak tanımlanmışken, olabilecek en kötü şey ben ve O arasındaki mesafenin kapanması. Yani parçalanmamın kaçınılmaz olarak ben’e benzediği noktada artık “kendim”den nefret etmeliyimdir. Ben asla O’na benzeyerek eski görece harmonik duruma yani parçalılığın opak olduğu düzleme geri dönemem. Kriz tam da aslında ben’in sadece O’ndan medet ummasıyla başlıyor. Ben-ideali’ni Öteki işaret ediyorken, bunun aksine ideal-ben’i ta kendim hayal ediyorum, Öteki’ni devre dışı bırakıyorum, ve buna uygun olarak bir başka ‘sen’ de tanımıyorum. Tüm herşey ben’in o asla ulaşamayacağı ben’e kilitlenip kalıyor. Zamanla ben ve O birbirine karışmaya başladığından “benlik” duygusu (ilüzyonu) da kaybolmaya, kelamsız, dilsiz, garip bir betona dönüşmeye başlıyor. Ulaşılacak olan en mükemmel O: Soğuk, sessiz, dilsiz, pürüzsüz bir beton yığını. Tüm ‘sen’ burada askıya alınıyor, bir ötekine adım atıp ondan kaybolmak riskine giremeyen özne işte o betonarme dünyasında yaşamaya, kendine fazla gelen özgürlük’e tahammül edemeyenin kaderi olan maphusluğa mahkum oluyor.

İşte bundan Celal karakteri bir öncekinde bahsettiğinin aksine her nedense bu sefer O’nun korkunçluğunu itiraf etmek durumunda kalıyor:
“ O tabii ki, ‘göz’dü. Olmak istediğim kişiydi göz. Ben önce ‘göz’ü değil, O’nu yaratmıştım, olmak istediğim kişiyi. Olmak istediğim ‘O’ da kendinden bana uzanan o korkunç, boğucu bakışı salıvermişti üzerime. Özgürlüğümü kısıtlayan ‘göz’, her şeyimi görüp yargılayan o insafsız bakış, üzerimden hiç ayrılmayan lanet olası bir güneş gibi tepemde asılıp kalmıştı... ” (vurgular bana ait)
“Annemin hayranlıkla sözünü ettiği çalışkan ve zengin bir komşu, Batılılaşarak kendini memleketini kurtarmaya adamış bir paşanın gölgesi, baştan sona okunmuş bir kitaptaki kahramanın hayali, bizleri sessizce cezalandıran bir öğretmen, annesine babasına ‘siz’ diyen ve her gün başka bir temiz çorap giyecek kadar zengin bir sınıf arkadaşı, Şehzadebaşı ve Beyoğlu sinemalarında gösterilmiş yabancı filmlerin akıllı, başarılı ve hazırcevap kahramanları, onların içki bardaklarını tutuşları, kadınların, güzel kadınların karşısında öyle rahat, öyle şakacı, gerektiğinde kararlı olabilmeleri, ünlü yazarlar, filozoflar, alimler, kaşiflerin ve mucitlerin ansiklopediler ve kitap önsözlerinde okuduğum hayat hikayeleri, bazı askerler, gece uyuyamadığı için bütün şehiri sel felaketinden koruyan hikaye kahramanları...”
Burada Pamuk, Celal’in ağzından ideal-ben imajının güçlü ve zengin bir tasvirini veriyor. Dikkat edilmesi gereken burdaki ben’in O’nu oluşturma girişiminde mesela bir Anne’den (M-other) aldığı komutu değil ama onun hayranlıkla bahsettiği birini kaynak edinmesi... İdealizasyon için örnek alınan imge, mesela Baba’nın kendisi değil Baba’nın politik olarak gıcık olduğu, ters düştüğü güçlü bir karakter olabilir. O karaktere ben’in idealizasyonunda güç veren şey ne peki? Sapkın bir farklılık.

Ben öyle bir imaj yaratmalıyım ki, bu Öteki tarafından ‘farklı’ karşılansın ki ‘varolabileyim’. Ben’in yarattığı O, bu anlamda sığınılmak zorunda kalınan, opaklığını kaybetmeye başlamasıyla birlikte her an çatırdayabilecek aynasal duvar. Bu yüzden O’na duyulan hayranlık her an nefrete dönüşebilir. İmparatorluğun kuvvetlerinin gözümüze soktuğu ‘I shop therefore I am’ [Alışveriş ediyorum, öyleyse varım] lafızlarıyla bize sürekli işaret ettikleri imge süperstarlar da olabilir, başörtülü, muhafazakar ama egzantrik seksi kadınlar da, ağzında purosuyla Che kılığında muhalif görünümlü kahramanlar da... Form dediğimiz zaten son tahlilde içerik’i içerir. Bu nedenle idealizasyon sürecinde safça “içerik form’a dönüşüyor ve böylece formda anlamını kaybediyor” diye düşünmek doğru değil: Tam aksine form’un kendi kalın sınırları bozulup ‘eşdeğer’ ve her an alınıp, satılabilecek, he an raftan indirilip, gözden düşebilecek, her an kendini yokedecek ve bu yüzden varolmak için sürekli yeni bir imaj arayan bir çıkışsızlığın canavarca izinde anti-form’a dönüşüyor, ve böylelikle kancasına bir türlü takılamayan öznenin deformasyonu gerçekleşmiş oluyor .

Schweinegrippe

Hiçbir şey okumuyorsun.. Hiçbir şey izlemiyorsun.. Hiçbir şey dinlemiyorsun.. İçindeki su çoktan içilmiş. Döndür bardağı. Belki bir damla. Bir damla ki, kanayan gözbebeğin.

Silinmiş bir hafıza seninki. Bir tek ötekine basıyor kalayı: Ö t e k i c e h e n n e m. Peki ötesi? Var mı bunun ötesi?

Tüm zamanlar birbirine karışmış: Rüyalar, gerçekler, diller, aksanlar, övgüler, yalanlar, küfürler, kafirler, hainler, inançlar, yumruklar, devrimler, zenginler, fakirler, yamuklar, eğriler, büğrüler, kucaklamalar, sarılıp sarmalanmalar, tepinmeler, salyalar, sümükler, alkışlar, yuhlamalar.. Diplomanda ne çok kırığın var.

Geçmişinden gelen sesler artık yoklar! Unuttum. Unutmayın, ben her sabah size seslenen umuttum. Tum: Present perfect diye bir kip yok kitabımda.

Şimdi topunuz bir çatlak pencerenin buhusu-sunuz. Silik bir aklın sökük kahramanları-sınız.

- Bana birşey söyle baboli. İyi misin baboli. Herşey yolunda mı baboli.
- Hastayım. Bir salgının kurbanıyım. Hepsi bu.

Sapına kadar gitmek

"Eğer deneyeceksen, sapına kadar gitmelisin. Yok gitmeyeceksen, baştan bu işe girişme bile. Eğer deneyeceksen, sapına kadar git. Bu kızarkadaşını, karını, akrabalarını, işini ve belki aklını kaybedeceğin anlamına gelebilir. üç dört günlüğüne yemek yiyememen anlamına gelebilir. Bir parkta bank üzerinde donman anlamına gelebilir. İçeri tıkılman anlamına gelebilir. Aşağılanmak, alay edilmek, izole edilmek anlamına gelebilir. İzolasyon dediğin sana verilmiş hediyedir. Diğerleriyse sadece tahammül sınırlarını, gerçekten ne kadar istediğini test etmek içindir. Ve sen en kötü ihtimalle reddedilsen bile, yapacaksın. Ve yaptığın hayaledebileceğin herşeyden daha iyi olacak. Eğer deneyeceksen, sapına kadar git. Böylesi bir hissiyat yok. Tanrılarla yalnız olacaksın ve geceler ateşinle alevlenecek. Yaşamı dimdirekt en mükemmel neşeyle sürükleyeceksin, asıl kavganın olduğu yere." [Orijinali burada.]

Böyle buyurmuş Bukowski bir kitabında. Haz alarak bir solukta çevirdim. Evet, izolasyon bir hediyedir, kullanmasını bilene.

Maksat hayatı düzülenler hayat düzsün

Hep bulantı, hep bulantı nereye kadar, değil mi sayın cemaat...

Daniel Dennett'ın sayfasındaki bir linkten "Game of Life" adlı mükemmel bir oyunun varlığını öğrenmiş oldum. Oyun mükemmel, çünkü oyuncu yok, kazanan yok, kaybeden yok, kurallarsa çok basit.

Yaratıyorsunuz ademinizi, lezzetli kaburga kemiğinizi filan sonra hayat şekilleniyor. Hem de hiç tahmin edemeyeceğiniz şekilde. Macera, aksiyon, ihtiras hepsi var. Ve tabii zaman içinde sistem kararlı hale geliyor, kullarınız imana geliyor ve hayat son buluyor. Dikey ya da yatay yanyana üç düz grid salınıma giriyor kural gereği. Bunlara “oynak yaratıklar” diyoruz.

Hayat son bulunca sakın ola üzülmeyin, hemen yeni bir iki kare daha ekleyip, kaldığı yerden devam ettirebiliyorsunuz. Böyle izleyip izleyip, gülüyorsunuz. Hah yanında bir de şu "La Animateur" adlı şirin mi şirin animasyonu da izleyince, amman işim var benim diyip, son kalan muzlu puronuzu tüttürmeye doğru yol alıyorsunuz.

Enjoy life!

Ain't talkin, just walkin

“You moaned louder than on the phone

Yes...You won't look at me?”

Three Colors, White, Krzysztof Kieślowski




Ne hayalim ne gücüm kaldı. Tükendim ve madeni para kokuyorum.



Ya da bugün kötümser tarafımdan kalktım. Diyorum, göründüklerinin aksine bir iki numara büyük olanlar varmış ayağıma. Tabanıma tabanıma vuranlar. Bob Dylan diyordu bildiğim son albümünde “tabanımda diş ağrısı” diye. Şimdi ağrısız, sızısız, hissiz olmak daha bir acaip. Ağrılarını özlüyor insan işte bazen.



Bir türlü tam batıl
ılaşamadık gitti, anasını satayım.

Sırf ekmekle yaşamak


Otel odasındaki çekmeceden çıkan incilden:

Lukas 4
The devil said to him. 'If you are the Son of God, command this stone to become a loaf of bread.'" Jesus answered him, 'it is written, "One does not live by bread alone."'

Der Teufel aber sprach zu ihm: 'Bist du Gottes Sohn, so sprich zu diesem Stein, dass er Brot werde.'
Und Jesus antworte ihm: Es steht geschrieben: "Der Mensch lebt nicht allein vom Brot"


Bu sözler yüzyıllardır nasıl bu kadar geçerli ve güçlü olabilir?...

Bir insan sadece ekmekle yaşayamaz. Sadece ekmek kavgasıyla bu sistem aşılamaz. Herkese emeğine göre değil, herkese arzusuna göre.

Puro ve espresso eşliğinde sessiz bir filmden kareler

“Bugün güzel şeyler söyle bana, Togliatti”

Böyle buyurdu bir dost. Hayata dair yenilgisine "kötü" sözlerimle katkıda bulunamazdım, onun içini daha da karartamazdım elbet. Karanlıktan bahsetmem en baştan yasaklandı.

Bu beni korkutuyor. Yaşamımızı saçma sapan hırslara kurban etmişken bunu görmezden gelip, o hırslara ağlamanın değersizliği her yerime batarken, kulakların tıkanması garip birşey. Melankoli değil dediğim asla. Melankoli birçok kez sahte hayaller yaratmanın aracı haline gelir görüntüdeki karanlığının aksine. Melankoli aslında içinde hiç olmadığımız sessiz garip gemiye sığınma hissimizi pekiştirir. Yaşanıl(may)an yaşamdan şikayetleri bir bir sıralarken, bir yandan da günahlarımızı maskeleyip, kendimizi hafifletmenin kurnazca yollarından biri olma potansiyeline haizdir.

Bundan günümüz sinik insanını çepeçevreleyen ideolojinin hegemonyası altında, karartı her daim sahte bir ışıkla kontrast edilmeli, hiç yaşanmamış olan geçmişin güzellemesi sonunda aslında hiç varamayacağımız o pürüzsüz fantastik gelecek mekanıyla süslenmelidir. Bundan melankoli aslında “tek başına” karanlığı kabul etmeye bir türlü yanaşmaz. Şimdi protesto edilirken unutulan şey tam da “şimdi”nin kendisidir. Hemen şimdi’nin olanaklarından kaçıştır.

Elimdekileri teker teker bırakmanın yolunu tutmalıyım. Üstümdeki tüm yüklerin hafiflemesi için tek yol, elimdekilerden vazgeçmeyi becerebilmem. Reelde elimde olan bir gözlüğüm, bir de laptopum var sadece belki. Geriye kalan herşeyse sanal. Ve ağzımdan çıkan, bırakayım dostumu, kendimdeki bir zavallı ben’in bile duymaktan pek hoşnut kalmayacağı bu işte: Saçma sapan sanal sapalak şeyler uğruna vücudumuzu ve onunla beraber aklımızı çürütüyoruz. Ve otoritenin buyruklarından sapacak bir yola girmeden de bundan kurtulmanın bir imkanı görünmüyor.

Herşeyi bırakmak demek herşeye yeniden başlamak demek aynı zamanda. Sıfır noktası dediğim, İsa’nın çarmıha gerilip yukarılara çıktığı an. Bu anın tüm zorlukları, yaşamın tüm zorunluluklarını bir çöpe fırlatıp atmak eyleminden kaynaklı olarak üstel olarak azalıyor.

En başından beri kendini podyumda sergileyen cüceler olmak zorunda kalmanın kendisi zor değil mi sanki? Bunun içinde bize bahşedilen güvenli yol kadar utanılacak başka ne olabilir? Bahşedilen güvenli yol için Güven’in kendisini kurban etmek yapılabilecek en büyük hata değil midir? Bize akıllıca yöntemler öneren tüm vaazların kaçırdığı nokta bu.

Lazım olan, elimizi kaldırıp, “Hayır” demek. Sonunda güvenli yolumuzun hasarlarını onaracaksa, protesto bile etmekten dahi kaçınmalıyız belki de. Acil, düşünmeden yapılan bir protesto tam da bulunduğumuz koordinatları garanti etmenin bir aracı haline gelebilir. Bu durumda atalet, harekete yeğdir. Ya da Ulrike Meinhof’un dediği gibi “protesto birşeyden hoşlanmadığınızı anlatmaktır, direnişse hoşlanmadığınız şeyi başka birşeye dönüştürmek için çabalamaktır”. Meinhof’un beynini çıkaran Alman doktora göre, “beynindeki tümör alındıktan sonra terörist eğilimleri artmış”mış. Yani psikiyatrımız Meinhof’un kısa sürede uslu bir gazeteciden bir RAF militanına dönüşümünü işte böyle beynindeki patolojik eğilimlerle açıklama yolunda gidiyor. Böylece teröristimizin neden terörist olduğuna dair bir bilimsel açıklama da getirmiş oluyor. Nöronlarımızı şöyle bir modelleyip, biz’i sınıflandırıyor.

Peki, Alman hapishanelerinde şüpheli bir intiharla hayatı son bulmuş olan Meinhof’un beynini gizlice, kimseye haber vermeden çıkarıp, bundan “bilimsel” sonuçlar çıkarmak yoluyla düzen karşıtlığını bir temele oturtma ihtiyacındaki ideolojik patolojiyi sayın doktorun beyninin neresinde aramak gerekir?

Kör olmuşuz. Dostumuzu görmeyi bırakın, önümüzü görmüyoruz. Saçmalık peşinde koşturmayı hayatta kalmak olarak görüyoruz. Üstünde ölçüm yapıldığında arıza çıkarmayan beyin, bitkisel bir hayata ait olmalıysa eğer, sağlıklı bir beynimiz var ve ölüyüz. Ne güzel.

Bana güvenme bu sefer, hatta birlikte güvenmeyelim

If I say I love you, you don't understand. And if I say I hate you, you still don't understand. You don't understand that I want you, that I need you. Do you understand? No.


Sembolik kastrasyon diye birşey var: Size atfedilen şeylerin “siz”in kendi imgesel özdeşleşmenizle çakışmaması sonucu gerçekleşen durum diye tarif edilebilir kısaca. Size sembolikte atfedilen güç’ün işaret ettiği herhangi birşey olabilir, mesela mesleki ünvanınız olabilir bu dediğim...

Ama genelde sembolikte verilen şey asla bir özü karşılayamayacağindan, size atfedilen herşey bir yükü beraberinde getirir. Belki fallusun aslında eksik’in göstereni olmasının sebebi de budur.

Bugünlerde bu sembolik kastre ediminin dik alasını yaşamaktayım. Bu da bir gücün kölesi olduğumun sürekli kafamda dolaşması demek, özgür olmadığımın bana sürekli hatırlatılması demek.... Sürekli Öteki ve öteki ikilemini yaşıyorum bu babda: öteki’yle girişilen bir etkileşim olmadıkça hiçbir yolun alınması mümkün değil ama öte yandan etkileşimin Öteki’ne bağlı olmadan yapılması koşuluyla. Bu da çok zor. Kayıtsızlık bir işe yaramıyor, ya da daha doğrusu kayıtsızlığın kime / kimlere karşı gerçekleştirildiği bu konuda hangi yönde adım attığınızı gösteriyor: Bu anlamda sembolik kastrasyon, kişinin kendi kabulüyle başlıyor. Ya da Lacan’ın verdiği örnekteki gibi kişi kendisine silahını doğrultan hırsızın şu sorusuna cevap vermek durumunda kalıyor: “Ya paran ya canın!”

Biz canımız bizde kalsın diye cebimizdeki paranın tümünü çıkarıp soyguncuya veriyoruz, hayatta kalmamızın ve “paran mı canın mı” ikilemini yaşamamızın yegane yolu parayı vermeyi kabul etmekten geçiyor. Parayı verince yaşamımızı da devam ettirebiliyoruz çünkü. Kojeve’in Hegel derslerinde bunlar köle-efendi diyalektiği babında detaylıca veriliyor zaten. Amacım ne Lacan ne de Kojeve’i yeniden tekrarlamak... Sadece sembolik kastrasyonun kendisinin koyduğu engelin nasıl aşılabilir sorusunu yeniden sormak...

“Süpersin Togliatti, sana güveniyorum, sen yaparsın biliyorum, sen her türlü engeli aştın, bunu da aşarsın” gibisinden arkadaşça görünen lafızlar bile sembolik kastre etme işlevi görebilir. Bu güvenin kendisindeki eksik, aslında birlikte yapmaklığı maskelemekten kaynaklı... Bundan “Öteki’ne bağlı olmadan bunu birlikte yapabiliriz”i dıştalayan herhangi bir desteğin kastre ediciliği gözardı edilemiyor.

Bu durumda ortaya şu an’ın problemini birlikte koyabilecek ve sadece problemi geçmişle bağdaştırmakla kalmayıp bir gelecek kurgusu üzerine iz düşüremeyen her adım, yenilgiye uğrayacaktır. Demek ki geçmişten yaratılan melankoli ya da şimdi’den kaynaklı sembolik özelik köle olmayı destekliyor, onu eleştirir görünümü altında bile yeniden ve yeniden üretiyor: Kölelik, kendini irdelerken bunu yıkabilecek “çoklu” ve zengin bir gelecek ütopyasını önüne koymak ve kendisine atfedilen sembolleri teker teker kırmak ve kalan boşlukları kendi yarattıklarıyla doldurmak zorunda. Buradaki “kendi” bir ben ya da ona eşdeğer bir ötekinin birlikteliği yani bir “ben ve sen” değil elbet. Ben’in ve sen’in aslında radikal farklılığından kaynaklı ortaya çıkan başka şey, ya da ben'in ve sen'in biraradalığının “imkansızlığından” kaynaklı yaratılabilen imkan...

daha sonra tekrar arayınız

Ne çok gereksiz şeye bağlanıyormuşum? Ne çok saçma hayali karakterlerin ve olayların peşinde koşuyorum? Biri bana dur desin artık. Tek gerekli olan, olandan bitenden kaçacak uğraş edinmek. Gerisi boş.

Dün sevgili bir arkadaşımın gevezeliğini çektim içime, önce İran’a gittik, sonra Hollanda’ya, gitmedik tabii gideceğiz dedik ama gitmiş gibi olduk. Hayalleri bitmeyenlerin hala orda burda varolması ferahlatıcı. Sürekli yaşamın ciddi zorunluluklarına takılmanın sıkıcılığı böyle uzaklardan bir ses gelince bir an olsun unutulabiliyor. İşte ondan gerekli olan tek şey bu unutmayı bize verebilecek, içinde eriyebileceğimiz şeyler toplamı. Onun dışında yetişkinlerin para, iş, ev, araba, evlilik, işsizlik, zorluk, kriz dertleri boğazımı sıkıyor. Kendimin de bir yetişkin olduğunu hatırlatıyor. Elime birşey almaktan korkuyorum ondan, elimde kalır diye olacak herhalde.

Basit ve rastgele cümleler kurmaktan, bazen sessiz kalıp kafa sallamaktan çekinmiyorum. Bu takmamazlık ve bilinçli hafızasızlık durumları beni sevimsiz bir adam yapıyor, sonra bir an geliyor havalara çıkıp etrafa sataşıyorum. Çekilmiyor yoksa. Tüm durgunluklar en sonunda havalara çıkabilmek adına.

shandurai, afrika ve two thumbs up

geri gidiyorsun üç iki bir – harfler birbirine karışıyor bu bahar da olması gerektiği gibi olmadı diyorsun – bir alman gemisindesin vakitlerden birinci dünya savaşı öncesi olsun istiyorsun – donanmana saldırı var üşüyorsun – her yer yanıyor güneş kızgın kum – bedenini üşüten bu yangının sebebini bilmiyorsun – bildirsinler istiyorsun – çok tembelsin

ayak uçlarına kadar üşüyorsun – bileklerin yorgun – ağlamaktan bıkmışsın – üzülmekten üzmekten bu dünyadan kahrolasıca dünyadan – ve umudunu sen sözcüklere ekiyorsun – ağzından çıkması imkansız harfler birikintisine

şimdi sen bir papatya ve leylak bahçesinde yürüyorsun – ayağın çıplak – üstün başın cam kırıkları yanıyorsun ve susuzluğunu gidermekten ölesiye ölesiye ölesiye korkuyorsun – ölmeden önceki son ana dua etmekten bıkmıyorsun

daha dün gibiydi oysa yıllar önceyken – buharlaşıyor teninden nem – ve bana kalkmış bir de mesaj çekiyorsun – bu filmi izle bu filmi mutlaka izle bu filmi izlemek zorundasın bu filmi izlemezsen olmaz bu filmi izlemezsen ayıp edersin

ben o filmden senin ayak izlerini çıkarmak uğraşındayım – senin kaderini – senin varlık sebebini – senin o incecik ipliğe bağlı soluğunu ve sessizliğini ve sesini ve yokluğunu bir filme iliştiriyorum ben de

şeritler geçiyor şimdi – bernardo bertolucci shandurai afrikalı bir kadının bir piyanistten etkilenişini ama renk vermeyişini kadının kocasının afrikada askeri cezaevinde kalışını ama nihayetinde piyaniste renk vermek zorunda kalışını ve sesleri ve piyano seslerini ve inişleri çıkışları

sonra senin iniş ve çıkışlarını bu filmde arayışımı – italyanca konuşamıyorum ama italyanca olmak istiyorum – çalışma kampındayım ve herşeyi hesaplamamı istiyorlar – bu dünyanın tüm rezaletlerini etimizi derimizi kemiğimizi gözlerimizi beynimizi herşeyi ve ben hiçbirşeyi hesaplayamıyorum – “adımdan gayrısını bilmiyorum”- tüm hesaplar eksik kalıyor – tüm hayaller eksik ve ne diyormuş truman adlı amerikalı manyak yazar biliyor musun – diyormuş ki gerçekleşen hayallerimiz için gerçekleşmeyenlerden çok daha fazla gözyaşı dökeriz

ben kurak bir çölüm artık – çinli bir kadın daha dün benden açık açık ağlamamı istedi – ağlamak zorundaymışım ve gülmek gerektiğinde de doya doya gülmeli kahkahalar atmalıymışım – bu kadın bunları nerden çıkarmış biliyor musun – ben demişim ona – ben demişim ona bu lafları vakti zamanında ve bana hatırlatıyor ve ne garip benim aylar önce ona ettiğim bu laflar bu sefer onun ağzından çıkıp beni bir güzel rahatlatıyor

işte varlığı anlatmaya sözler yetmiyor ama çırpınıyoruz – lalız çoğu zaman susturulmuşuz bundan tutarsızlıklarımız ve garip gelmemiz etrafımızdaki yabancılara – etrafımızda bizi tanıdığını sanan ve bize dost diyen ve nice zamanlar birlikte içtiğimiz birlikte olduğumuzu sandığımız dostlarımız tanımıyor beni

bertolucci filmindeki karakterlerle daha bir tanışık çıkıyorum halbuki – en çok sevdiklerim tanımadı beni – yakarıyorum – önümde bir tapınak olsa ve elimdeki şarabı kabul eyleyen bir tanrı ve kendisine küfredilmesini önemsemeyen tanrılığına ağlayan bir tanrı – yakaracağım ona
ve bir mum yakacağım senin adına – senin adına kuruntular edinmiştim ya hiç çekinmeden bu sefer batıl inançlar katacağım kolleksiyonuma ve bilim adamı kisvesi altında haytanın biri olacağım

ıslandık işte ağzımız yüzümüz çamur oldu tanınmaz hale geldik kendimize bile – o zaman ne diye beni sen tanıyacaksın

zifiri karanlıkta farları açık bir araba giderken yokuş aşağı son bir kez bakacaksın camdan ve derken yağmur ormanlarında ve sadece kuş sesleriyle örülü bir beyazda iki bank kurulacak bizim için – koskoca bir ormanda iki bank – öyle öyle tanrı tanrılığından utanacak

sıfır

iyi kitap kendi kendini yazar

Eleştirel günlük mimlemiş, bu son zamanlar bloglar aleminde dolaşıp duran hangi kitabı yazmak istersin mevzuunda.

Aslında kitap değil de daha çok basit sözcükleri bir araya getirip sihirli birşey yaratmak isterdim. Kelime dağarcığın sınırlı, ondan böylesin de denebilir. Doğrudur, bir kelimenin beynimin derinlerinden yüzeye kadar gelmesi bayağı zaman alır, zaman zaman ağır aksak çalışan zaman zaman fırtına hızına ulaşan dengesiz bir kafanın ihtişamlı sözcükler bulması zor iştir.

Ondan basit sözcüklerin ritmine takmışımdır kafayı herhalde. Mesela “gün olur alır başımı giderim” sözcükler topluluğu nazarımda muhteşem bir sentez oluşturabilmiştir. Yoksa “gün” de “almak” da “gitmek” de sokaktaki adamın kullandığı gayet basit sözcükler ama bunlar biraraya getirildiğinde yaratılan şey inanılmaz cezbedicidir. Bu ritmi tutturabilmek hep isterdim, isterim ve isteyeceğim. Ya da L. Cohen’in yazdığı şu dizeler mesela,

“Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes
I thought it was there for good so I never tried“

Yine İngilizce başlangıç seviyesindeki bir Çinlinin bile bildiği ve kullandığı sözcüklerdir yukarıdaki dizeleri oluşturanlar ama onları biraraya getirebilmek ve bu basitlikten o zenginliği yaratabilmek böyle özel adamların ve kadınların işidir. Ve ben bu özel adamları, basit ve pür ama bir o kadar tılsımlı şeyler yazabilenleri severim, sayarım. Geri kalanlar “ciğercinin kedileridir” ve ciğerleri bitince tükeniverirler. Biterler. Ve evet elbette yazıda sapına kadar ve utanmadan “sınıf” ayrımı yaparım.

Gerçi mim tam olarak ne yazmak isteyeceğimi değil daha çok hangi kitabı yazmak istediğimi soruyor... Bu durumda gecenin şu yarısı ilk elden aklıma 1 yazar ve 4 kitap geliyor:

Nausea
The Age of Reason
The Reprieve
Troubled Sleep

Kitapları orijinal adıyla da Türkçe adlarıyla da yazmıyorum, sadece okuduğum dilde yazabiliyorum. Sartre denen muhteşem adamın geri kalan öykü, oyun, felsefi, politik eserleri bir tarafa kalsın, bu dört kitabı yazabilmek yeterli olurdu. The Roads to Freedom adını koyduğu üçlemenin ilkinde (The Age of Reason) kendinden esinlenip Mathieu adlı bir karakter yaratan yazar, gidip aynı karakteri üçlemenin son kitabında (Troubled Sleep) İkinci Dünya Savaşı’ında öldürebiliyor. Kendini sürekli yaratmak ve acımasızca öldürebilecek cesareti gösterebilmek... yazmak, üretmek ve hatta solumanın amacı bu olmalı kanaatindeyim ve Sartre’ın bu cesaretini içine alabilecek bir kitap yazmayı filan da geçtim, o enerjiyle yaşayabilmek dahi bana kafi gelirdi. İçindeki iniş ve çıkışlarla sürekli harcanmayı da göze alıp, karşındaki her neyse ona meydan okuyabilmek ve rezil olmaktan korkmadan, “başkasını” suçlamadan, bir büyük Öteki’ne asla dayanmadan, itaat etmeden yazılan, yapılan, üretilen her bir kırıntı değerlidir çünkü.

Ben de pası Proleter Palas’a ve Zeynep’e atmış olayım.

Lal

Yazıyorum, siliyorum, yazıyorum, siliyorum. Şu Yaşar Nuri beyin sekreteri Şahane hanımın muhteşem cep telefonu mesajı kadar olsun sevgi pıtırcığı cümleler kuramıyorum:

“Tıraştayken dudaklarımı köpük yapmanı özledim.”

"and you want to travel blind..."

Özgürlük dediğin bir yol, sahipsiz kaldığın, temelsiz, köksüz. Aklına takılan bir mesele hakkında düşünürken, yorgun düşüp uykuya daldığın bir düş. Tam uykudan uyandığında sap gibi kaldığın ara basamak.

Birinin sorduğu soruya, kafanı sallayıp cevap verirken yüzünde beliren anlık sırıtış. Sensiz bir gülüş. Sensiz bir boyun. Sensiz bir dünya. Alis'in o gıcık kedisi işte özgürlük.

Ancak elimizdeki herşeyi kaybettiğimizde kendimizi bulabileceğimiz, kendimizi yoklukta aradığımız bir düş. Bunu ancak düşçüler anlar. Rüya sonrası uyanamayanlar. Her bir adımda bir bilinmeyene çarparak zenginleşecegi umudu ve dürtüsüyle soluk alabilenler. Bu susuzlukta boyuna kürek sallayanlar. Bir sözcüğe aklını takıp çıldıranlar. Acıya, ayrılığa, kahrolmaya gülenler.

Paranoya aslında herşey. Kendinden asla emin olamama. Kendinle asla çakışamama. Asla dediğine inanmama. Ama günü gelince kendinden çok ötekine inanabilme. Yağmur yağınca etrafına çamur sıçratabilme, arkadaşın sosisli yerken kurşun kalemin sıfırnoktayedimilimetrelik ucunu sosisin ortasına batırıp gıcıklığın üst mertebelerine erişebilme, o an arkadaşın yüzünü buruştururken, birden üstünüzden bir ütü geçmişçesine dakkalarca histerik histerik gülebilme birlikte. Birlikte, aslında bir parodi herşey.

ground zero

"Geleceğim bazen, uykudayken sen
Beklenmedik uzak bir konuk gibi
Sokakta bir başıma koyma beni
Kapıyı sürgüleme üstümden"

diyormuş Bulgar şair, kurşuna dizilmeden önce karısına yazdığı şiirde. Yıllar yıllar önce Grup Ekin'den duymuştum... O zaman severek dinlerdim bu sözleri... İster duygusuz diyin, ister başka şey, keyfiniz bilir ama işte şimdi o etkiyi hiç alamıyorum.

Artık sadece her'şey'in değil ama aynı zamanda her'kimse'nin markalaştığı, ticarileştiği, satıldığı, kiralandığı, pazarlandığı bu zamanlarda şairin bunları yazmaya hakkı var mıdır?

Sokakta bir başına bırakılmışız işte, bunu kabul ederek başlasak herşeye, sıfır noktasından?

Bahar yeni geldi buralara

“Dans etmek zorunda değilsin” diyen sayın matematikçinin dingilliği hemencecik, daha aradan bir hafta geçmeden açığa çıkıyor. Zira, kendisi “hiç dans edecek modda değilim” ayaklarıyla başlayıp, kalabalık bir platformda ruhunu şeytanın eline hemen oracıkta teslim ediyor.


Sırf o mu, güneş tepeye çıktığında Milkasever sarışın kızların çimenin ortasında bir bankta oturup açık havada ders çalışmalarının muhtemel zararları gibi mühim bir hususta notlar alıyorum. Gerçi ben güneşten etkilenmem, pek. De neden etkilenirim? Geçelim.


Bu aralar bir masala kaptırmışız kendimizi de etrafa aval aval bakıyoruz. Öğrendiğim dersleri ağzıma sakız yapıyorum, sonra o sakızı yanımdakilere dağıtıyorum. Onlar bunu çok seviyorlar. ‘Sakız yapıl, ağzıma çakıl’ gibi bir söylemi rehber edinip, çıkmaz bir yolun peşinde sürükleniyorlar. Zira bu sakızın patlayıp, ağızların en etli yerlerine yapışması gibi bir ihtimal var. Bunun korkusundan olacak, çiğnerken temkinli bir peristaltik hareket eşliğinde ritm tuttturmayı da ihmal etmiyorlar.


Arada hayat bitiyor. Güneş geçiyor. Sorular takılıyor kafamıza. Hangisi daha peygamberce: olay’ı beklemek ve onun için hazırlanmak mı, yoksa an'ın koşullarını hiçe sayıp sonsuzu yaşamak için sürekli çabalamak mı? İsa mı, Neal Cassady mi? Marx mı, Bob Dylan mı? Kafka mı, Ginsberg mü?


Bilene benden çilek aromalı damla sakız hediye.