Showing posts with label somewhere out of nowhere. Show all posts
Showing posts with label somewhere out of nowhere. Show all posts

Alis'e

“And I will think of this
When I am dead in my grave”
(T. Waits)


Kimsesiz bir ceset. Türkü söyler. “Bir gün bu dünyadan göçüp gidersem”. Gariptir, ceset göçtüğü yerden ses çıkarmakta, olup bitmişin arkasından acılı bir ıslık çalmaktadır. Sesi duyulmaz ama kendini över durur ara ara. Ceset, seksensekiz dili birden (içinden) konuşur ama (dışından) duyulmaz. Ceset, Deleuze’un o yabancı aksanla yazmak olarak betimlediği stilin sahibidir. Stilli’dir maşallah.

Olmadık yere heyecanlanır, koca kalbi çarpar durur. Yerinden kalkıp, dans edecek platform arar mezarında. Olmaz. Stil sahibi değil boşuna: Kefenindeki gibi beyazdır saçları büyük ihtimal, içine girdiği tabutun kahverenginde de bıyıkları olsun ister bir de hüdadan. Üstüne ekilen çiçekleri göremez, düşler onları. Kafasındaki papatyayı katrilyonlarca kez yolmuştur halbuki her sene: O geldi ve ağladı, o geldi ve ağlamadı, o gelmedi ve ağladı, o gelmedi ve ağlamadı. Mezarı nasıldır acaba. Düzenli mi, kaç kez çocuklar su dökmüştür, kaç ayyaş işemiştir, kaç it kakalamıştır, üzerinde sevişen olmuş mudur. Saçmasapan sorular gibi görünebilir bunlar. Ama cesedin zamanı sonsuzdur, mekanı da daracık ve bir o kadar sonsuzdur yine, hayaletmek, yaşayamadığı gerçekliğin ne olduğu üstüne zihninde durmaksızın imgeler oluşturmak zorundadır. Velhasıl kendi mezarında kürek mahkumudur o.

“Düşler birleşsin, gerçekliğe yerleşsin” isimli harikulade bir eylemin organizatörü olmak istemiştir vakti zamanında, ama çok geçtir. Ertelenmiş düşler artık ancak bakterilerin, tür tür böcüklerin (böcek deme bana), selocanların (solucan ne iğrenç bikelime), mikimauslarla (sıçan çok kaba bikere) katıldığı orjilerde imkansızlığın en dibinde varolabilir. Bundan sapkın bir haz mı alır eskisi gibi, alsa n’olur almasa n’olur.

Acımasız birileri ‘o hakettiğini almıştır’ demişti sadece.

Sapına kadar gitmek

"Eğer deneyeceksen, sapına kadar gitmelisin. Yok gitmeyeceksen, baştan bu işe girişme bile. Eğer deneyeceksen, sapına kadar git. Bu kızarkadaşını, karını, akrabalarını, işini ve belki aklını kaybedeceğin anlamına gelebilir. üç dört günlüğüne yemek yiyememen anlamına gelebilir. Bir parkta bank üzerinde donman anlamına gelebilir. İçeri tıkılman anlamına gelebilir. Aşağılanmak, alay edilmek, izole edilmek anlamına gelebilir. İzolasyon dediğin sana verilmiş hediyedir. Diğerleriyse sadece tahammül sınırlarını, gerçekten ne kadar istediğini test etmek içindir. Ve sen en kötü ihtimalle reddedilsen bile, yapacaksın. Ve yaptığın hayaledebileceğin herşeyden daha iyi olacak. Eğer deneyeceksen, sapına kadar git. Böylesi bir hissiyat yok. Tanrılarla yalnız olacaksın ve geceler ateşinle alevlenecek. Yaşamı dimdirekt en mükemmel neşeyle sürükleyeceksin, asıl kavganın olduğu yere." [Orijinali burada.]

Böyle buyurmuş Bukowski bir kitabında. Haz alarak bir solukta çevirdim. Evet, izolasyon bir hediyedir, kullanmasını bilene.

shandurai, afrika ve two thumbs up

geri gidiyorsun üç iki bir – harfler birbirine karışıyor bu bahar da olması gerektiği gibi olmadı diyorsun – bir alman gemisindesin vakitlerden birinci dünya savaşı öncesi olsun istiyorsun – donanmana saldırı var üşüyorsun – her yer yanıyor güneş kızgın kum – bedenini üşüten bu yangının sebebini bilmiyorsun – bildirsinler istiyorsun – çok tembelsin

ayak uçlarına kadar üşüyorsun – bileklerin yorgun – ağlamaktan bıkmışsın – üzülmekten üzmekten bu dünyadan kahrolasıca dünyadan – ve umudunu sen sözcüklere ekiyorsun – ağzından çıkması imkansız harfler birikintisine

şimdi sen bir papatya ve leylak bahçesinde yürüyorsun – ayağın çıplak – üstün başın cam kırıkları yanıyorsun ve susuzluğunu gidermekten ölesiye ölesiye ölesiye korkuyorsun – ölmeden önceki son ana dua etmekten bıkmıyorsun

daha dün gibiydi oysa yıllar önceyken – buharlaşıyor teninden nem – ve bana kalkmış bir de mesaj çekiyorsun – bu filmi izle bu filmi mutlaka izle bu filmi izlemek zorundasın bu filmi izlemezsen olmaz bu filmi izlemezsen ayıp edersin

ben o filmden senin ayak izlerini çıkarmak uğraşındayım – senin kaderini – senin varlık sebebini – senin o incecik ipliğe bağlı soluğunu ve sessizliğini ve sesini ve yokluğunu bir filme iliştiriyorum ben de

şeritler geçiyor şimdi – bernardo bertolucci shandurai afrikalı bir kadının bir piyanistten etkilenişini ama renk vermeyişini kadının kocasının afrikada askeri cezaevinde kalışını ama nihayetinde piyaniste renk vermek zorunda kalışını ve sesleri ve piyano seslerini ve inişleri çıkışları

sonra senin iniş ve çıkışlarını bu filmde arayışımı – italyanca konuşamıyorum ama italyanca olmak istiyorum – çalışma kampındayım ve herşeyi hesaplamamı istiyorlar – bu dünyanın tüm rezaletlerini etimizi derimizi kemiğimizi gözlerimizi beynimizi herşeyi ve ben hiçbirşeyi hesaplayamıyorum – “adımdan gayrısını bilmiyorum”- tüm hesaplar eksik kalıyor – tüm hayaller eksik ve ne diyormuş truman adlı amerikalı manyak yazar biliyor musun – diyormuş ki gerçekleşen hayallerimiz için gerçekleşmeyenlerden çok daha fazla gözyaşı dökeriz

ben kurak bir çölüm artık – çinli bir kadın daha dün benden açık açık ağlamamı istedi – ağlamak zorundaymışım ve gülmek gerektiğinde de doya doya gülmeli kahkahalar atmalıymışım – bu kadın bunları nerden çıkarmış biliyor musun – ben demişim ona – ben demişim ona bu lafları vakti zamanında ve bana hatırlatıyor ve ne garip benim aylar önce ona ettiğim bu laflar bu sefer onun ağzından çıkıp beni bir güzel rahatlatıyor

işte varlığı anlatmaya sözler yetmiyor ama çırpınıyoruz – lalız çoğu zaman susturulmuşuz bundan tutarsızlıklarımız ve garip gelmemiz etrafımızdaki yabancılara – etrafımızda bizi tanıdığını sanan ve bize dost diyen ve nice zamanlar birlikte içtiğimiz birlikte olduğumuzu sandığımız dostlarımız tanımıyor beni

bertolucci filmindeki karakterlerle daha bir tanışık çıkıyorum halbuki – en çok sevdiklerim tanımadı beni – yakarıyorum – önümde bir tapınak olsa ve elimdeki şarabı kabul eyleyen bir tanrı ve kendisine küfredilmesini önemsemeyen tanrılığına ağlayan bir tanrı – yakaracağım ona
ve bir mum yakacağım senin adına – senin adına kuruntular edinmiştim ya hiç çekinmeden bu sefer batıl inançlar katacağım kolleksiyonuma ve bilim adamı kisvesi altında haytanın biri olacağım

ıslandık işte ağzımız yüzümüz çamur oldu tanınmaz hale geldik kendimize bile – o zaman ne diye beni sen tanıyacaksın

zifiri karanlıkta farları açık bir araba giderken yokuş aşağı son bir kez bakacaksın camdan ve derken yağmur ormanlarında ve sadece kuş sesleriyle örülü bir beyazda iki bank kurulacak bizim için – koskoca bir ormanda iki bank – öyle öyle tanrı tanrılığından utanacak

sıfır