And... The end...

Kapattığım her blogda öyle böyle bir kapanış yazısı oldu genelde. Bunda da olsun madem. Bir iki güne kalmaz, bu sayfaları silmiş ya da dışarından izlenmesini engellemiş olacağım.

Karanlık, eğer bir direnişin izdüşümü olamıyorsa bir anlam ifade etmez. Dücane Cündioğlu diyordu, "karamsarım ama kötümser asla" diye. Bendeki karanlığın yansıyabildikleri oldu genelde yazdıklarım; çoğu zaman ruh halimin spontane dışavurumu oldu, hesapsız ve kitapsız... Ama en karanlık cümlede bile, kötümserlikten uzak bir neşe'yi kendime kılavuz edinegeldim. Yaşamda da böyle, umutsuz olmaya hakkım yok diye düşündüm, düşünüyorum. Herşeyi sıfır'a götürebilme güdüsünü omuzlarında taşımak bile aslında şu "sistemli" dünyaya karşı bir umuttur.

Nihayetinde öyle çıkmaz bir sokak da yok ölümden başka ve ölüm de 6 yıl evvelki gibi korkunç gelmiyor bana. Yokluğu eskiyle karşılaştırınca gayetle kanıksayabilmiş durumdayım.

Karanlık yeterince zifiri hala, bunda bir değişiklik yok. Ama artık elim de gitmiyor "estetiğe" öyle çalakalem- etrafa dediğim gibi artık trajedinin de bir anlamı kalmadı. Memleket sağından soluna trajedi dolu, kaybetmişlik dolu... "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi" cümleleriyle başlayan kitaplar yazabiliyoruz ancak - ve ben hala ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl bir devrim? Düşünce de tek başına zaten tutunabildiğim en kuvvetli dal olageldi, düş-ün-ceye tutunabilirken yalnız bile kalsam, aslanlara kaplanlara öyle kolay da yem olmam gibi geliyor. 

Trajediden bir çözüme çıkamayacaksam yazı da yazmayacağım, susmak yeğdir diyorum şimdi. Aslında bundan 6-7 sene evvel, blog tutma macerasında bize garkedilen trajedi zehrinden çıkmanın bir yolu olarak, "birliktelik" amaçlı çıkmıştım: İlk bloga "Çarpım Tablosu" demem de hep bundandı, birlikte çarpılmak ve çırpılmak için. Çünkü en bağımsız "ben" bile hep bir ötekiyle birlikte varolduğunda anlamlı olabiliyor bence. O zamandan bu zamana blog sayesinde tanıştığım insanlardan çok şeyler öğrendim, iyi şeyler oldu, kötü şeyler oldu. Hep de olacak zaten...

Hem eski blogcuların çoğu da ortamlarını terk ettiler; sonuçta herbirimizde bir tıkanlık oldu. Ya da bir kısmımızda meşguliyet ağır bastı. Velhasıl, tek başıma buralarda düdük öttürmenin pek manası da kalmadı. Yazdıklarım da "çözüm"e, çözülmeye yol açmayacaksa, susmak yeğdir. En azından buralarda susmak, evimde susmak bana bir yol açmak için anahtar olabilir.  

Kendi kişisel izdüşümlerimi dışarı vurmanın çağın bireycilik vebasından payıma düşenle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Belki haksızlık da ediyorum kendime ama "ben, ben, ben" diyenleri içten içe kıyasıya eleştirirken, farkında olmadan da olsa onların izinden yazıma sadece "kendimi" dökmek istemem. Kendimi önemsemediğimden değil bu; sadece yazı sadece ben'e ait estet birşey olamayacağından. Belki de eskinin 19. yüzyıl Rus entelijiyansının da inandığı gibi bu dünya böyle referanssız ve kimsesiz kalmış bir karmaşada boğulurken, "böylesi bir tarz yazı lüksüm / lüksümüz" de yok!

Ne var. Onu bilmiyorum ama bilebilmeye çabalamak için de elimden geleni yapacağım. Bu sözde durabilirim diliyorum. Bakalım bakalım.

Ladies and Gentlemen... Ciao!

Bir ameliyat sonrası

Evet yoldaş, henüz narkozun etkisinden çıkmışken şu sözleri tekrarlayıp duruyorsun kulağıma: "Sahile gideceğim". Hangi sahil diye soruyorum sana, yaz bitiyor zaten tatil iyi gelir diye ekleyerek. Sen ise "daimi olan" diyorsun, bir sahil bulacağım ve kalacağım orada hep. Binlerce kez bunları söylediğini duyumsuyorum. Ben olsam ben de giderim, zorunda olmasam bu bozkırda niye yaşayayım diyince, bana cevabın net oluyor: "zorunluluk diye birşey yok, seçtiğimizi yaşıyoruz".

Seçtiğimizi yaşıyorsak, sürekli seni tanıdığımdan beri, yani onlarca yıl ne diye hayatından, tutsaklığından, seçtiklerinden,  ötekilerden şikayet ediyorsun demek istiyorum o anda. Ama demiyorum, sen uykuya dalıyorsun bu sözlerle. Tabii tüm bu olan bitenler hastane odasında zaplarken bulduğun hayvanlı belgesel eşliğinde gerçekleşiyor.

Sahilde yaşamak hakkımız mı yoldaş diye düşünüyorum ben ne zamandır. Bunca cehennemin ortasında, bireysel, çiftsel, ailesel, ve hatta arkadaşsal cennetler mi yaratmalıyız. Bilmiyorum. İyi şeyler hakettiğimizi biliyorum aslında, onlarca rezil mahlukatın olduğu bu dünyada bizler rahatı basbayağı hakediyoruz ama, allah kahretsin ki, bir türlü rahatı da istemiyoruz. Yine de ben mesela Can'la bir ada'da hızlı zamanlar akıtmak isterdim. O yaşama neler damıtabilirdim ama bilemiyorum bunu. Her ada bir yalnızlık parçası, değil mi aynı zamanda?

Böyle işte, kasaba-şehir ikileminde boğuluyorum yoldaş. Aslında uzun zamandır şehirlere dayanamadığımı da anlıyorum. Son Paris gezisi bunu iyice anlatıyor bana. Hiç de çekici gelmiyor bulvarlar, saat kuleleri, tapınaklar, bir sürü etniden bir sürü ses, çıldırmış kalabalık... hiç de etkilemiyor, ırgalamıyor bu çılgınlık. Bu çılgınlığa nasıl bir don biçebileceğimi, ondan nasıl ütopik kültür-sanat-moda etkinlikleri çıkarabileceğimi de bilemiyorum. Yaşlanıyor muyum, ne?

Yok umudum varsa hala, düşemiyorsam bir türlü, düşleyebiliyorsam, henüz yaşlanmadım demektir. Bu güzel, bu çok güzel ama etrafta bu denli yaşlı insan görmek de bunaltıcı. Onlara benzerim diye korkuyorum mesela.

Bir de bana başka neler dedin yoldaş ameliyat gecesi: İnsanoğlu ne de arsız, ölüm korkusu sarınca "artık böyle olmayacağım, herşeyi değiştireceğim" diyor ama riskler geçer geçmez, gündelik yaşama ve eski rutinine kolayca dönüp, kendine verdiği sözleri unutabiliyor. Biz unutmamalıyız diyebildim sana. Biz o insanoğulları gibi olmamalıyız. Umut tam da burada yoldaş. İnsanoğlu ne halt ederse etsin, biz ondan sıyrılabiliriz. Bu uğurda karşımıza çıkabilecek yalnızlık, göğsümüze takacağımız şanlı bir nişandır. Yeter ki aklımızı da ameliyat edelim, onun hükümranlığından alabildiğince uzaklaşalım. Ada'mıza gideceğiz bir vakit, hem de mutlu, mesut, kaygısız - şehri ve bulvarlarını ve meydanlarını ve alışveriş merkezlerini ve cafcaflı ne varsa artık geride bırakıp. Seçtiğimizi yaşıyoruz derken çok haklıydın. İyi uykular yoldaş... 

Şişmanlayıp duran kurbağalar

Yaş kaç olmuş, kemale eremedik hala, cümle kromozomlarla süslenmiş etraf. Birşeyleri aramak telaşı hep var, her akşam hala budalaca "ne yapmalı" sorularıyla yatıp, kalkıyoruz. Dünyanın nimetlerinden faydalandıkça zehir oluyor çok şey. Statik kalan bunca şeyden, en başta kendimizden, aynı kalmaktan bıktık usandık. Birşeyler hep eksik kalacak, ve bunu kabullenmesi zor. Olgunlaşmak bu mudur? Eksikliği kabullenmek ne kadar da zor...

Yazdıklarımı bile kabul edemiyorum. Yazdıklarımı okudukça kaderime ve kederime şaşamıyorum. Başkalarının yazdıkları da çok kez öyle... Sanki havada asılı bir yerde, yalnızlığımızı, kibrimizi meşrulaştırmak için, narsizmlerimizi iyice şişirmek için, bir bok olduğumuza kendimizi inandırmak için yazıyoruz. Şu sözcükleri klavyeden ekrana işlemek nasıl da ağır geliyor şimdi.

Korkularımız, evet yoldaş, en büyük düşmanımız. Daha kendi korkularımızı yenemeden, başkalarından reddediş beklemek ne ayıp. Said-i Nursi diyormuş, "reddedişi de reddedin", asıl mesele bu diye. Kibrimi söküp atsam, benden hiçbir şey kalmayacak. Bir çözüm yok bu denkleme ama yine de koşmalıyım - kendini varedecek değil sadece, etrafı kuşatacak, olmakta olanın bilincine varacak, birlikteliği ekecek, tüm taşları kendimle birlikte söküp, aynaya atacağım. Çok alacalı bulacalı hasta laflar bunlar, değil mi? Herşey halbuki ne kadar da basit gibi, genetik, çiftleşme, hırs, yaşamda kalabilme hırsı... Liberal zurnaların kulağımıza zırladıkları "bilimsel" gerçekler...

Basit olmayan birşey var bende ısrar edegelen, o yaşattı beni ama, her gün azar azar öldürerek aynı zamanda... Hani kucaklaştığımız, on senedir görmediğimiz dostları görebilmek gibi mutlu mesut edecek ayrıntılar da var ya, ısrarla reddediyoruz, reddedişi de reddedeceğiz bir gün elbet. Buna imanım tam.


Gotham City


Bu şarkıyı dinlediğimde çarpılmıştım. Ben Harper'ın ilk albümünün ilk şarkısı. Gayetle arabesk bir tadı var sözlerinin. Ben Harper'ın en basit en sade olduğu zamanlar - "zalim dünyaya hoşgeldin" diyor burada, bu dünyadan kurtulsan da gideceğin yer daha iyi olamayabilir diye devam ediyor. "When I am gone, I'll gladly say goodbye"

Ölümle ilgili ne çok felsefe yapabilirim. Ama ne anlamsız diye düşünüyorum şimdilerde. Sözcükler boğazımda birikmiş gereksiz gırtlak ürünleri. Bir pub'da muhabbet etmek varken, ya da herkes konuşurken dalıp gitmek bir yerlere, yazmak çabası niye - neresi oralar? Bir anlamı yok sanki o felsefenin, "zalim" dünyaya zalim yumruklar atmak derdinde olayım. Ankara'nın devlet binaları sevimsizse de, devrim başlarsa buradan başlayacak, başka çare mi var? Buna sevinebilirim. 

Bugün Pittsburgh'lu bir Amerikalıyla tanıştım, Amerikanca konuşup şehrin sokaklarını andık - "cool" yer dedik herşeye rağmen. Kabul ettim ben bunu. O yapay sıcak ve sahte batıyakası mekanları ile karşılaştırınca Pittsburgh'un kirli bir özgünlüğü ve gri de olsa parıldayan bir kişiliği olduğunu kabul etmeli. O yüzden her sene bir katedralin duvarlarını temizlemek için milyonlarca dolar harcanırdı. Ama çok uzaklarda bir yerde kaldı - beynimim kimyasallarında bir yerde şimdi Pittsburgh, bir de Facebook'da üç beş insanın arada bir hatırlattığı... Ben Harper hücremde söylerdi bu şarkıyı Pittsburgh'da; ben de yeniden yeniden dinlerdim. Albümde zafer işareti bile yapıyordu, sonra giderek dindar bir renk aldı...

Sızdım, uyandım, yüzüme su çarptım, kahve koydum, şimdi üç beş satır. Üç beş satır okuyup, sittir çekmeli karanlığa. Yarını kurtarabilsek iyi.

Lacancı Venn Şeması

Yıllar önce (2007 olacak sanırım) yapıp, eski mekanlardan birine eklemiştim. Şimdi burda da bir yerde dursun istedim.

 

Sevimli bir Pollock üstüne



- Sevimli bir Jackson Pollock, değil mi?

- Evet, öyle.

- Sana ne ifade ediyor peki?

- Evrenin olumsuzluğunu ifade ediyor. Varoluşun iğrenç, yalnız boşluğunu. Hiçliği. Çıplak, tanrısız bir boşlukta, kara, saçma bir evrende bir deligömleği oluşturan korku ve aşağılanmanın olduğu engin bir boşlukta küçük bir alev gibi yaşamak zorunda kalan insanın çıkmazını.

- Cumartesi ne yapacaksın?

- İntihar edeceğim.

- Ya Cuma gecesi ?

bir an için

aniden karar verip uyguladığımız o anlar, evde beklettiğimiz ve birdenbire gidip açmaya yeltendiğimiz şaraplara benzer. elimizde bir adet tirbuşon var olmalıdır böyle zamanlarda. yine de hazırlıksız yakalandığımız zamanlarda farklı yollara başvurabiliriz. örneğin ilk akla gelen yakında bir komşunun evine tıklamaktır. bunun için de bir) komşunuzun sofu olmaması gerekir. iki) vaktin çok geç olmaması da pek iyi olur. türk aileleri pek modern görüntüler altında bile gece geç kapı çalan insandan pek hoşlanmayabilirler. somurtuk suratlarla baştan şarabınızın keyfini kaçırmayın canım! başka bir yolunuz daha var: alın elinize ne geldiyse artık tornavida mı, bıçak mı, çatal mı - dalın mantara. zaten anlık istekler genelde karşıkonulamaz tutkulara denk gelir - ondan elinizden o mantar kurtulamaz.

yine de tutkunuzu "biraz olsun" dizginlemeyi bilmelisiniz. bir) sabırsızlıkla beklediğiniz güzelim şarabın kazağınızda harcanmasını pek istemezsiniz. iki) halınızda şarap lekeleri olmasın lütfen. üç) şişeye kaçırdığınız her mantar pıtırcığı alacağınız lezzeti zehir edebilir, her yudumunuzda ikide bir etrafa onlardan pıtır pıtır tükürmek durumunda kalabilirsiniz.

diyelim ki tüm bu aşamalardan başarıyla geçmeyi başardınız. artık yalnızlığınıza şarabınızı katıklayabilirsiniz. geçmişten garip anılar gelmesini istediniz. bırakın bu nostaljik cakaları. ama yine de size bir leonard cohen şarkısı öneririz, diyelim "famous blue raincoat". klasiktir, hüzünlüdür, sakindir ama güzeldir - aynı elinizdeki kadeh gibi. yaşanılan anlar bir bir teypten geri sarılır.

devamını çok da bilemezsiniz. dedim ya aniden karar verip de uygulamaya koyulduğumuz o heyecanlı anların bir sonrasını kimse bilemez. ama akışın parçasıyızdır. ırmakla hısım oluruz, taşarız - döküldüğümüz yer neresidir, bizi nerelere götürür tüm bunlar, hiç kimse bilemez. ama unutmayın, sizin eyleme geçtiğiniz o anları "bilgi" zehirler, öldürür. orada bilgi hariç herşey vardır, neşe, heyecan, hüzün, geçmişin boşluğu, geleceğin arzusu, korku ve bilumum herşey. ama hayat felsefesi yoktur. bilgiden epistemolojiden ya da ne bileyim iktidardan ve muhalefetten eser bulunmaz. en zevkli kısım da burdadır. an'ın açtığı geçmişten bağımsız bir sürü kapıdan birini seçmiş, eşiğe gelmiş ve kapıyı tıklatmışsınızdır. üzülmeyin orada kafka'dan bir zerre olsun, yoktur. okuduğunuz onca zırvadan bir zerre bile bulamazsınız. kelimeler bile anlamsız tirbuşonlardır, batırır, yuvarlar ve çekersinizdir. kurbanınızdan kırmızı kanlar fışkırabilir, ya da içtiğiniz sigarayı karşınızdaki kadına bir nefeslik uzattığınızda ve geri aldığınızda sigara izmaritinde kırmızı dudak parçacıkları bulabilirsiniz.

şaşırmayın. doğanın kuralları diye birşey yok diye kendinize psikanalitik sapkınlık teşhisleri koymayın. inanmayın hiç kimseye. siz bu şarabı açacağım derken kimseden feyz almadınız. unutmayın her devrim sizin kendi elceğizlerinin eseridir, hayatınızın en fazla okunacak sayfalarında dolanıyorsunuz. ama siz iyisi mi bunun da farkında olmayın. şuursuzluğunuzun keyfini çıkarın. saçmalayın, sabaha kadar, aksırana tıksırana kadar saçmalayın. o sırada yazdığınız şiiri, varsın kimse okumasın. torunlarınıza miras bırakma derdiniz olmasın, ne çıkar. başkaları alkışlamış yuhalamış kınamış övmüş, ne çıkar bundan. söyleyeyim: örneğin aşk çıkmaz, balık çıkmaz, ağaç çıkmaz, dağ çıkmaz, hızır çıkmaz. madem bir işe girişmişsiniz, ırmağın akışına yaraşır bir asaletle yapın bunu. kulağınızı tıkayın, gözlerinizi kapayın, tüm duyularınızı bastırın ama sadece olmakta olana eklemleyin kendinizi. orada yıldız yok, sevgili yok, ve hatta sait faik bile yoktur.

birileri yazmıştır elbet benzerini. sizin gibi nice şarkılar sığdırmıştır doğa kendi tarihine. birileri arkanızdan budalalığınızın dedikodusunu yapacaktır. kaybeden olacaksınızdır belki onun literatüründe. belli mi olur tarih kitaplarında isminizden şanla şöhretle zaferle de söz edebilirler.

boşverin, boşverin, boşverin: seçtiğiniz anın sonsuzluğu hepsini yok edecek. sizse dilinizde kalan bir damla esriklikte esir olacaksınız. gönüllü bir teslimiyet ya bu, tadını çıkarın.

El falı

Ellerimi sokağa abanıyorum - karşıma üç beş insan çıkıyor. Bir hüzün var içlerinde, bunu görüyorum. Dillerindeki şarkıcı isimlerinden anlıyorum bunları, ya da Sartre'ın Bulantı'sından şiirler çıkarma girişimlerinden. Herşey hoş oysa ve hafif. Ama ellerimiz tüm gülümsemelerimizi kapatıyor.

Harika bir toplantıdan bahsediyorum. Harika konulardan konuşuyoruz, bir kez sustuk mu, birbirimize bakıyoruz, ne diye burdayız, ne diye günlük hayatın formal saçmalıklarını anlatıp duruyoruz. Biz konuşmadan birbirimizi sevemiyor muyuz? Diyelim partiler olmadan, zor bulunan bira markaları olmadan kutlayamaz mıyız baharı. Bu sessizlikten ürpermekten çekinmeden, sağır ve kör koşuşturmadan, ayinler düzenleyemez miyiz. Kim alıyor elimizden en sevdiğimizle konuşmayı. Telefon dalgaları, hiç anlamadığım laboratuvar artıkları, son model arabalar mı?

Bu arabalar beni nereye koşturabilir. Dünyada tek bir noktada, tek bir çığlığı paylaşmak için beklerken. Hangi yollar sen'i bana getirebilir. Ya da hangi otobüs molasında şerefine çay içebiliriz. Otobüsünüz birazdan kalkıyor, lütfen yerlerinize sayın yolcular. Kalkıyor ama siz hala ordasınız. Çok uzakta. Çok uzakta ve avuç içlerimiz kadar yakın.

Grekoromen akış

Kahkaha: buharlaşmayan en hafif lezzetli şey.

Hüzün: o yoksa aşk yok.

Varlık: sarılabileceğimiz biçemsiz, değişmekten yorulmayan anne kucağı.

Ana: Maksim Gorki

Baba: lar ve oğullar

Halimiz: rezalet ama çelişkilerimizden çelikleşen bir yer olmalı.

Delilik: aklı başında olanı da mümkün, ve o eşsizliğe sahip çıkmak gerek.

Skor: doğar doğmaz bir sıfır yenik başladık - ve ana rahminden ayrıldığımız andan itibaren yediğimiz her gol iki sayılıyor.

Gökkuşağı: ona dokunmak derdim hala var ve hep olsun.

Lokavt: beni boykot etmek hepinizin hakkıdır.

Düş: bir ırmağa bakıyordum, kendi yüzümü göremiyordum.

Düşeş: bu tepelerden yansıyan ses neden benim değil?

His: sevinçlere katık edilmiş acıları yeniden algılamak için bu kadar çabalamak ne garip.

İz: bana attığın her tokat yanağımda kalıyor.

Arzu: bir şişeyi denizde bilinmeyen bir yere attığımda, birinin şişedeki kağıdı okumaya yeltenmesi ihtimalini düşlemek güzel. böyle birşeyin olması süper az ihtimal olsa da, bu böyle. bu ihtimal için savaşmak, bir hiç'in sıfırdan hep bir epsilon kadar uzak olması demek. object petit a demek.

Maddi Belirlenim: Ankara'da dolmuş İstanbul'da minibüs demeyi öğrenebildim nihayet.

Maddi Belirlenim Reloaded: bu rezil materyal koşulların hayal-i aşk'ı mahvetmesi ihtimali sinir bozucu.

Nüfus: bu yolda ölenler olsun. mum gibi sönenler olsun. çok fazlasınız.

Siyasi görüş: demokratik bir taklitçilikten yana değilim. canavarca bir özgünlükten yanayım.

Yazı ve tura: Sinikliğim ve ciddiyetim.

Unutulmayan sahne: Le feu follet @ Cafe de Flore


Bir beyoğlu notları

1. Beyoğlu çikolatasını en son ne zaman ve nerede dişlediğimi hatırlamıyorum.

2. Bu adam bu dişil sesleri neresinden çıkarıyor. Allah aşkına.

3. Bir aşağı bir yukarı yürüyen İstiklal insanları gezegen dışı yaratıkları şaşırtıyorsunuz.

4. Metro ne zaman kapanıyordu? Yanlışlıkla geç kalsam da sende kalsam. Ya evde yoksan?

5. Müzik ve ses iyi, ama yolun karşı tarafındayım ve sana para veremiyorum Avrupai bacım.

6. Körler neden hep türkü söyler? Ah yalan dünya.

7. Sen öyle güzel bakıyorsun ama Beyoğlu dikkatimi dağıtıyor.

8. Mefisto bir ibadet yeri olsaydı, cennete gidebilirdim.

9. Zencilerin yanında hep sarışın ve uzun boylu bir hatun olmasını, kendi aralarında bir denge yaratarak bizim rengimize yakınsama arzularında teşhis edebildim.

10. Beni şaşırtan şeyler söyleme. Dostum da düşmanım da narsist, kıskanç, mülkiyetçi bir köpekle çok yakından akraba.

11. Sözde entel sakallı erkeklerin bir anda saçma sapan sohbete dalmaları mide bulandırıcı. Bu bir seçenek. İkincisi benim bu tür heriflere karşı semptomatik asosyalliğim ve apaçık nefretim.

12. Düşünsene: Felsefe diplomasıyla felsefeci olunsaydı, Hasan efendiden ne iyi bir kapıcı olurdu.

13. Ne istiyorum? Ne istiyorsun?

14. Dışarıda bir masa bul. Sensedim ve içesim var.

unuttum adlarını neydi

Nasıl bu süre boyunca böyle köle kalabildim diye soruyorum bir süredir. Arada hesap yapabilen, bir gün'e tonlarca tenefüs sıkıştıran, ve öyle görünmese bile herkesten çok uzak'ta olmayı seçen, mesleğinden memnun bir Kunta Kinte'ye dönüşebildim.

Gönüllü bir kölelik kendince bir 'huzur' bahşediyor - kabul etmek lazım. Ama bundan çok daha fazlasını alıyor senden: Önündeki tüm dinamizmi, değiştirebilme umudunu, etrafına bakabilmek, dinleyebilmek kapasiteni mesela. Gözeneklerinin tıkanışını öyle ya da böyle farkediyorsun ama yine de... Bir tür ölüm işte böylesi bir huzur. İnşaa ettiğin sığınakla dış dünyanın rahatsızlığından kaçabileceğini sanıyorsun. Bunu Alman idealistleri 'mutsuz bilincin' bir türü olarak nitelendirirlerdi herhalde... Beyhude bir kaçış...

Sonra bir anda kafana taş düşüyor. Belki kafan yarılıyor. Başın acıyor. Bir filmde duyduğun 'yalnızlığımıza bir yara bandı arıyoruz sadece' cümlesi çınlıyor kulağında ara ara.  Ama gözeneklerin de tedricen açılmaya başlıyor. Mesela Güney Amerika o kadar da uzak gelmiyor. Geçenlerde biri söylüyordu, Güney Amerikalılar'la el sıkışınca, elini 'normalden' (Türk ve Avrupalı standardını baz alırsak) daha uzun tutuyorlarmış. Erkenden çekince elini, seni uzak ve soğuk biri olarak belleyebilirlermiş. El sıkmaya ve uzun tutmaya eskisinden daha yakınım galiba. 

Evet Sartre'ın ünlü cümlesindeki gibi Öteki hala bir cehennem - ama cehennemimizi sahiplenmekten ve ateşimizi kendi elimizle harlamaktan başka çaremiz de yok. Hem bahar duymasını bilene başka neyi fısıldayabilir.


Fantazmenü

Şu gördüğünüz sahne yüzünden geçen hafta 3 gün üstüste ton balıklı sandviç yapıp yedim! Bu hafta da yemeyi düşünüyorum. Zira yapmazdan önce, parmaklarımın arasında bi güzel eziyorum.



Johnny - Dışarı yürüyüşe çıkalım mı? Bence çıkalım.

Frankie - Yemek yemem lazım.

J - Hepimizin yemek yemesi lazım. Ufak birşeyler hazırlarım hem.

F - Menüde ne var?

J - Ne istersen... Ton balığı sever misin? Tino senin ton sevdiğini söyledi. Ton balıklı güveç yaparım.

F - Iııh! Güveç olmaz. Ton balıklı sandviç.

J - Eheh, ton balıklı sandviç demek, ben demek! Kutudan ton balığını alıp iyice yumuşayana kadar parmaklarımın arasında eziyorum.

Ölüler için hayatta kalma rehberi

Bana midemi dindirecek birşeyler ver doktor. Gazetelerde bir kadının kocasına bağışladığı böbreğini geri istediği yazıyor. Sanki istediği böbrek değil ıspanaklı kol böreği. Nasıl rahat! O kadını boşver, sürekli kopyalamaktan başka da birşey bilmeyen moleküllerden ne gereksiz yaratıklar çıkıyor. Boşver şimdilik. Dediğim, karanlığı görmezden gelmemi istiyorlar. O maskelerden bana da bulaştıracaklar, şikayetim var - doktor, ben ne zaman şikayetimi sakladım ki senden ve herkeslerden. Sızlanmak nerde ve ne zaman ayıp ilan edildi? Bana kimse haber bile vermedi, ben yokken çalmışlar alarmları. Bunca sızının bir hesabı olmalı doktor: Mide bulantısı, beyin zonklayışı, ellerin titreyişi, daha kaç azap sığar bu sayfalara. Ama benim takatım kalmadı tüm bu olanları detaylıca listelemeye. Biliyorum keyifli zaferler çıkarıyorlar bu karanlıktan - zaferleri çenelerine kondurdukları alaycı bir gülümseme ile sinsi bir özenle imzalanıp, onaylanmış. Cesetlerin üstünden geçmeye ne de alışıklar - o karmaşıklıkları ne de sahte. Hep bu kopyalanan protein çorbasının başının altından çıkıyor bunlar.

Sahte mi? O da ne, diyeceksin? Bana hakiki birşeyler söyle, mesela bir uçurumda uzun otların arasında ayaklarımıza diken batarken güneş yakarken tenimizi su arayışına çıksak. Tüm modern sözcükleri bir kereliğine çıkarsak aklımızdan. Film, kitap, yönetmen, peygamber, şehir, ülke, göl - tüm isimler buharlaşıverse bir anlığına. Bir kereliğine öylesine olsan, bile bile kaybetsek bu damayı. Kazanılacak ne mi var şimdi? Seni köftehor, illa kazanılacak birşey derdindesin. Kendimiz diyorum, yetmiyor mu? Ah, ne olur sen de bu kadar tatminsiz olma, bu çıldırtıcı yarışta koşturulmaktan yorulmadın mı: En kötüsü tabutlara gireriz, altımıza sarı bir örtü sererim, kamusal bir yastıkta dinlenir başlarımız, ağzımızda kocaman bir puro yakarız, tütün yasaklarını birlikte deldiğimiz güzel kadınlar, oh, gel keyfim gel... Bana takıl ve hayatını yaşa doktor. Ne diyorum ben doktor? Yine romantik düşler peşindeyim, seni de sürüklüyorum ardımdan. Utanmalıyım bundan. Haklısın, bu düşler öldürüverdi beni yavaş yavaş, haklarını yemeyelim, bugünlere onlarla geldim. Olmayanı talep etmenin sonu böyle olmalı. Doğa yasaları delinemez. Onda da haklısın. Ama reçeten ne? Yalnızlığı öğrenmeliymişim. Tamam bunu anladım, bunu anlattı zaten bana başıma gelen ne varsa. Ama bir ek yasa çıkarın bana özel: Lütfen bir prensesi öptüğümde kurbağaya dönüşmesin mesela. Minibüslere dolmuş demekten vazgeçilsin. Fırından aldığım henüz yeni çıkmış ekmeğin hatrı kalsın. Hatırlasın dostlarım, Avrupa'da trenlerde şehir şehir, perişan, ağzı açık ve geveze dolaşırken o ekmeklere Nutella sürmekten daha fazla ne neşelendirebilirdi bizleri.

Anlaşıldı doktor: benim merhemimden bana fayda yok. Bir kitap yaz sen iyisi bana özel, kahramanı savaşlarla ve vebalarla kol kola gezsin, sılaya döndüğünde şarkılarla karşılasınlar onu, kucaklasınlar. Şen bir final olsun.

aklıma çukurda düşen

Oh, could I, could I really write a book? You gotta be kidding.

Neden başka dilde sordum bu soruyu ? N'olduysa, reel hayattan şimdi bana aktarıldı ve Türkçe bir çırpıda söyleyemedim. İlla bir açıklama isteme benden sevgili okurum, illa bir açıklama bekleme benden sevgili kendim ve ötekim, bana kızma, beni kritize etme, benle oynama, benden çok şey bekleme, acizliğimden öyle şatafatlı meyvalar çıkmadı, çıkmaz, çıkmasın.

Sadede gelelim. Kitaplar ne idi ki benim için? Zor zamanlarımda sarıldığım kelamdan kurduğum hayallerdi - bundan çok uzun süre nerdeyse hiç kitap okumadım. Halkın dostları kimlerdir ve sosyal demokratlara karşı nasıl savaşırları hariç tutarsak, böyle. Belki 25'ime kadar okumadım doğru dürüst, yirmi beş kritik bir yaş olmalı. Bu eşikten geçtiğimde dokunduğum şeylerin bana eskisi gibi dokunamadığını farkettim. Ve sonrasında kitapları sayfa sayfa ve usulca çevirmek durumunda kaldım. Bu kağıt yığınlarına hiç aşık olmadım, ama onların kafamda yankıladığı sözlere ihtiyacım vardı, zaruri bir ihtiyaçtan okumak durumunda kaldım.

Söz gelip kurtarabilir miydi? En azından Alis'in tavşanı gibi elimden tutup evvelsiz sonrasız bir tur attırırken leziz manzaralar sunabilirdi bana. Sorduğum onca soruya cevap ararken bir yardım eli uzatabilirlerdi. Beni verili düzenden bir zamanlığına başka yerlere götürebilirlerdi - herkesten kaçabilmek için bir bahane olabilirlerdi. O zamanlar sahip olduğum top sakalıma belki iyi bir eş bile olabilirlerdi. Tüm devrelerimi bilinçli olarak kapattığımda kendi hakikatimi yansıtan gazlar olup korteksimden sızabilirlerdi.

Sonra güneşten korktum. Güneşin sıcaklığı belki tüm bu hayaller birikintisini gölgede bırakırdı. Hayaller gerçeğe yalnızca yalnız başımayken üstün gelebildiler - bunun ismine 'kendi dünyam' dedim. Elinizi içine atsanız ne rezillikler, ne suskunluklar, ne budalalıklar bulursunuz o dünya'da- sanırsın acemi bir Dostoyevski romanı. Yahut sürreel bir kandırmaca.

Hayır dostlarım içinizden şimdi geçirdiğiniz o küçümser fesat düşüncelerinizdeki gibi derdim pek bir kültür junkie'ciliği filan olmadı. Olamazdım da. Halis muhlis bir amele sınfı çocuğuydum, kökenlerim Abdalan aşıretine dek uzanıyordu, ilkelliğin beklentisinde açtığım ellerime güvendim. Beyhude bir mucizeyi dert edinmiştim. Elimi açıp, kafamı sonsuzluğa verdiğimde hayallerim ardı ardına gelecek, tüm o dünyamı işgal edecek ve başka dünyalar bir bir iskambil kağıtları gibi devrilecekti. Bu saçmalığı öyle açığa vuramazdım tabii, ayık kafayla düşündüğümde bir sarhoş maskeyi giydiğimin ben de farkındaydım.

Ama sözcükler rakamlar imgeler bir olup kafamı kapladıklarında, onların esrikliğinden alamadım kendimi. Bir noktadan sonra "gerçek" dünyayı da kendi dünyama kattım. Okuduğum, gördüğüm, duyduğum ruh hastalarıyla arkadaş oldum. Bundan çok çabuk Althusser'le hemhal olabildim mesela. Tabii dürüst ve cesur olanlarıyla, vazgeçmeyenleriyle, sahip olduklarına tekmeler atmaktan kaçınmayıp, yaşamı kendi seçtikleri intiharlarda bulabilenlere... Onlar bana kendi eksik yüzümü ayna tuttular, betondan yapılmış ruhuma bir nevi yumuşatıcı toz oldular.

Bir kitap yazsaydım, ölümden sonra varolabilmek için olmazdı bu. Biliyorum ki kitaplar da çocuklar gibi gömülürler ya da yanarlar. Eğer varolan dünyayı mizahi bir arkadaşlık ordusuyla kaplayabilme şansını taşıyabilseydim, birşey yazmaktan da okumaktan da tümden vazgeçerdim.

Ve şimdi haberler

Size çok şeyler söyleyebilirim. Ama henüz zamanı gelmedi, yoksa artık otosansüre değecek çok da birşey yok dünyada, buna inandım. Sırf güven uğruna mesela kendimi kendime öylesine sansürlemişim ki... Büyük bir haksızlık yapagelmişim, umursamadan hayatı öyle şakaya alırsan, karşılığında sana öyle bir oyun oynar da feleğin şaşar. Aklı başında düşünsem hemen varacağım makul yargılardan mahrum bırakmışım kendimi. Bilerek yapmışım bunu. Neden? Çünkü yargımla kimseyi mahkum etmek hakkım yok! Neden? Çünkü günah. Yazıktır zavallıya! Böyle koca görünümlü iyiliklerin altında muhteşem kibirler yatabiliyor.

Zavallı zavallıdır. Bunu kabul et. Yaralara merhem olabilmek için, önce o kişilerin, eşlerin, halkların, misyon biçilen hayali sınıfların nesnel olarak bu yaradan vazgeçmeleri gerekir - açılacak başka bir yaraya sıçrayabilmek için. Yoksa huzur diye birşeye inanacak şapşallık yok zaten bende - huzur: paternal bir tehditin vaadettiği o sahte cennet!

Bir tarafım demiş ki - tatlı yalanlar hayatın korkunç aptallıklarını maskeleyebilir. Onlara baktıkça karnım ağrıyorsa, bazen miyopluk iyidir, kısmen çok doğru. Ne var ki, hayatın beyaz perdesiden yansıyan ışınların işaret ettiği gibi bunun da başka bedelleri oluyor. Bir yerinden sıyırayım diyorsun, başka yerden takip ediyor seni gölgen. Kendi kibrinle yüzleşiyorsun, ve o düelloda dostum sen kaybetmeye mecbursun.

Bu yemekde tuz yok ama olsun salçası güzel demekle varılan yerde uzun vadede kan basıncı sorunları çıkabiliyor. Hiç beklemediğin zamanlarda o kan beynine sıçrıyor, inme tehlikeleri sunuyor sana. Senin bünyenin bu türden siyaseten doğru tavırlara tahammülü yok ve beklenen son, yani bir harabe altında kalmak düşüyor payına.

Ya da kertenkeleler bir ağaca uyum sağlayacaklar diye nice sineklerden mahrum kalabiliyor dilleri. Armutlar yanlış ayıların ağzında ufalanıp, güzelim ceylanlar obez kaplanlara yem olabiliyor. Bildiğinden şaşma! Ama bildiğini gerçel hayata uygulayınca da arızalar çıkıyor. Arızalardan korkma! Arızalar sana aittir, tüm hata bileşenlerinin karelerinin toplamı kadarını açığa vurmak bir nevi algoritmanın gereksinmesidir. Sahiplen onları.

Sana gidecek yolu gösterecek kimse olmayacak. Sen seçeceksin. Bununla kalmayıp, seçtiğini kabulleneceksin. Açtığın kapıdan çıkacak olan ikramiyeyi alıp evine götüreceksin. Misal vazo çıktı, üzülmene gerek yok, sabredip dağlara selam dursan, bir çiçek de yetişebilecektir. Belki yaban ama sade. Koyarsın o vazoya olur biter. Kırılırsa, kırılır, ya da içindeki çiçek kurusa, başına tacedip, alıp sevdiğin bir kitabın sayfasına iliştirirsin. Olur ve de biter, ama maksat şahsiyet, onur, erdem sağlam çıksın bu imtihandan. Yoksa anılar anlıksal ve geçici ama sonunda tatlı izler kalsın. Takip ettiğinde kendi hiçliğine çıkacak ayak izleri...

Dert ve problem eşanlamlı değildir

Karl Popper hayatın problemler çözmekten ibaret olduğunu söylüyor. Ya hayatın ta kendisi bir Problem ise? Hem de öyle bir problem ki, çözüldüğü anda çözeni içinde soğuruyor. Popper ve pek çok rasyonalist önümüzdeki puzzle'vari bulacaları çözmeye çabalamak durumunda kalan bir bulmacaseverlik ideolojisi ile seslerini duyuruyorlar. Aynı eline fıstık dolu bir deney tüpü verdiklerinde, 10 dakika içerisinde fıstığı tüpten çıkarıp yemek için ağzından su fışkırtmayı akleden bir maymun gibi!

Evrimsel sürecin bizden beklediği "akıl yürütmelerden" ibaret bir tahayyülün ötesi yok mudur? Ya da şöyle diyelim: Bizim anladığımız anlamda özne'nin tüm bu problemlerle - hadi genişletelim: iktisadi problemlerle: Vergiler kim tarafından ne kadar ödenmeli? - düşünme tarzındaki çıkışsızlığı sezmiyor musunuz? Batılı ufukta görünen tam da bu türden bir akli yurttaşlar topluluğu. Sorun ise bu tüm değerlerden bağımsız yurttaşların metafizik bir yoksunlukta 'atomize' olmaktan öteye gidemeyecekleri... Korkunç distopyaları besleyen de, böylesine 'akılcı' ama 'şuursuz', 'memnun' ama 'mutsuz' bir topluluk değil mi? Evrimsel süreci kendince taklid eden, yaratıcılığı tekniğin ötesine taşımaktan aciz atomik insanlar birliği.

Sorsanız: Ya erek? Erek diye birşey yok. Amaç? Hayatta kalabilmek. Yüce insanın kendine hatırlattığı amaç bu mu olmalıydı? Batılı bir ortaçağ aristokratı ya da eski bir Türkmen yörüğü erek ve amaç sorularına böylesi cevaplar bulsaydı, yaşamdan tiksinirdi. Ama bugün bunları söylemek çok kolay. Özgür irade? Yok. Özne? Yok. Hakikat? Yok. Bilinç? Bir ilüzyon!

Ama bu bizi, homosapiens türünü gerçekten tatmin edebilir mi? Hesap makinasını bulan büyük matematikçi ve bilimci Pascal'ı tatmine yetmemiş olacak ki, ömrünü sonlarında kendine özgü bir Hristiyanlığa adadı.

Problemlere çözümler önermek felsefe'den kopup kendi başını alıp giden doğa bilimlerine içkin bir mantığı barındırıyor. Ama buradan insanın anlamlar dünyasında cevaplar bulmak çabası yeterli değil. En azından has bir doğulu için yeterli değil. Bizler tanımlanamayan bir Şey üzerinden tasavvur'u seviyoruz - her ne kadar bu (post)modern dünyada baltalansa da... Bu sevginin bir temeli var ama bugünkü dünyaya da bir yerden 'translate' edilmesi ve uygulanması gerekiyor. Belki asıl sarıldığımız Dert'imiz bu olmalı. Problemleri çözmeyi bırakıp, dertleri sahiplenmeliyiz. Çünkü dert'i öyle problem gibi dıştalayıp, çözemezsin. Dert hem sana hem ötekine ait, çözülmeyen ama üstünde sabırla durulabilen bir yolu anımsatır.

Şeyleri 'demistifiye' etmek güzel, ama tek başına yeterli değil - çünkü eninde sonunda şeyleri gizemden koparayım derken bir bakmışız ki kendimizi de o şeylerle birlikte 'tasfiye' ediyoruz. Tüm bir dünyanın krizi: Büyük Ötekinin ölümü. Varoluşumuz kendimize opak bir gizem barındırıyor - maddenin dibine ne kadar gidersek, o denli gizemli bir dil'e yaslanıyoruz. Günümüz kuantum fiziği şimdinin felsefesinden çok daha 'abzürd' bir dile sarılmak zorunda kalmıyor mu?

Böyle baktığımda hayatın problemlerini çözmenin ötesinde bizzat problemler yaratmak aslında daha cazip bile gelebiliyor. Burada birilerinin sözde-problem gibi şeyler söyleme ihtimali var - yani 'soruyu yanlış koyabilirsin' ve 'ideolojikleştirebilirsin' - kendi sınıfsal konumundan ya da diyelim libidinal (psikanalitik) altyapından ötürü 'olmayan' sorunları kendi küçük dünyandan dayatabilirsin. Böylesi bir suçlamaya maruz kalabilirim. Aslında gerçek hayatta çoklukla da kaldım.

Bu suçlamanın bu denli çabucak yapılabilmesi bizzat 'küçük dünyaların' hükmen yenik sayıldığı bir global köyde yaşamamızdır. Benim küçük dünyam neden senin popüler evreninden daha az doğru barındırsın?

Bu cevapta başka ciddi problemler de var. Birincisi öyle ya da böyle 'sınıfsal konumu olmayan' herhangi biri mi var? İkincisi, hangi sınıfsal konumun ya da altyapının 'hakikate' uygun sorunlar koyduğunu nasıl yargılayacağız? Bu yargılamanın temellerini çok açık koyabilmek gerekiyor - yoksa gayet de 'ideolojik' bir yerden belaltı vuruşla 'ideoloji'yle, ne bileyim daha da komiği 'postmodernlikle' filan suçlanacağım. Hem de muhtemelen ontolojik olarak gayet de postmodern palyaçolar tarafından yapılacak bu.

Evet bu sorunu besleyen 'bilim' maskesi altında polisliğe soyunan kendini 'aydın' addeden bir cephe var bu ülkede. Ortaçağda kiliselerdeki bağnazlıktan çok da farklı olmayan bir duygu ve düşünce muhafızlığı yapıp; kendi kriterine uygun olmayan fikrin sahibini silip atmak üstüne programlanmış ve modası geçmiş aydın robotluğundan bahsediyorum.

Suçlamalardan sıkıldık! Suçlayacaksanız bile bunu belli ilkeler etrafında yapmak gerek: Neden? Mesela bu vatandaşların birçoğu kendi magazinel, fikri ya da siyasi dergilerinde "Dr", "Doç. Dr", "Prof. Dr" ünvanlarıyla yazacak, bir titr'in üzerinden ahkam keserek kendilerini sembolik bir ehlileştirmeye dayayacak kadar zavallı olabilmektedirler.

Bir de 'modernist' ve 'seküler' olacaklar! Üniversitenin ücretli köleleri olduklarını kavramaları gibi birşeyi bu beylerden, hanımlardan beklemiyoruz; ama en azından vaaz verdikleri kurumdan çıktıklarında kendi papaz kıyafetlerini çıkarabilecek kadar erdemli olmalarını isterdik.

Bilim muhafızlığına soyunurken yaptıkları 'Don Kişot'luğa kendileri bile inanmıyorlar demek ki! Nasıl bir sinizmdir bu? Sokağa çıktığında din tüccarlığına girişen bir cami sofusundan hiçbir farkları yoktur bu bakımdan. En azından birincisinin daha sahih ve aşkın emelleri var; ikincisi ise bir yalanla birincisinin işlevini sürdürmeye, bu çağdaki versiyonu olmaya kararlı.

beyaz ve gece


"In der Nacht sind alle Katzen grau"

Yine bir yerde yine bir gece bir zenci kadın şarkıcı ölüverir
Acı bir çığlık da uyandıramaz bu uykudan gözyaşların nemlenir
Şu premodern maço yalnızlığını sarsın o modern ince kollar diye
Bir adam bir ülkede bir şehirde bir sokakta bir durakta dilenir
İnsanın kendinden bahsetmesi çok zor bir durum. Bahsettiği andan itibaren yalan söylemesi, hatta daha da kötüsü kendini bu yalana inandırarak söylemesi büyük bir ihtimal. Dedikoduların, üçüncü ağızdan karakterlerin, objektifmiş gibi bir dile yaslanmanın kolaylığı da burada. Çünkü orada konuştuğumuzda ya da yazdığımızda aslında 'biz' yokmuşuz gibi yaparız, sorumluluk almaktan yırtarız. Ama dedikoduda çok zaman bahsedilen kişiye "vay" dediğimizde gizlenilen bir haset, kıskançlık durumu yok mudur ? Dikkatle bakılsa görülecek ki her heyecanlı dedikodunun asıl merkezinde dedikoducular var.

Tüm bu riskleri alarak yola koyulduğumda, farkında olmadığım sponten abzürd yanlarım olduğunu görüyorum. Abzürd'e ilgim de var; belki kendimle kurduğum bir alakadan kaynaklı... Hayatta kaybedenlere bakarken şu iki kategoriyi ayırda dikkat edelim: Okey oynarken yanlışlıkla elindeki okeyi atanlar... Bu abiler ve ablalarımız oyunda bilemeden "salaklık"larından 'hata'lar yapmışlar, bol bol okey atmışlar, önlerine çıkan şansı 'bilmeden' tepmişler, ama hemen sonrasında pişman olmuşlardır. Bu vatandaşlar bir tür Müslüm-Orhan edasında isyan ederler; ama istediklerini bir kez elde etmeye görsünler, "kraldan çok kralcı" kesilirler. Devrimlerde yoldaşlarının başını keyifle koparmaya hazır güruh bunlar içinden çıkar.

İkinci kategoride kaybedenler bir başkadır. Bunlar içinde en kralları bilmeden okey atmaktan çok piyonu dama tahtasındaki son karelere taşıdıktan sonra; orada bırakanlardır. Sallinger'in o biricik romanında dama yapan ama son karede tutarak oyun boyunca yaptığı damaları hiç kullanmayan bir kadın karakterden bahsediyordu. Kahramanımız da doğal olarakbu kıza sevdalıydı. Bu benzetmeyi ordan arakladım. Bu kategori okey'i bilerek atan insanları kapsar işte. Bunlar kaybedenler içinde bir azınlığı oluştururlar; isyanları tüm bu oyunun kurallarını değiştirmek için vardır. Oyun biter ve başka bir oyun daha isterler. Bu bahsettiğimiz kategoridekilerin devrim sonrası kafalarının kopması çok daha kolaydır - histerik bir yanları olduğundan iktidara yapışmayı pek bilemezler.

Öyle aptaldırlar ki, örneğin iki insan arasında bir Allah hayal etmek isterler; sayılamayacak kadar çok Allah. Mağaraya bağlı olduklarını bilirler ama öte yanını hayal edip dururlar; hayallerinde onlar için ulaşılacak bir yer yoktur aslında. Küstahlar! Hayalin ta kendisidir onları ayakta tutan. Geri kalanına aldırmazlar. Yoksa ilk elde çift okey gelse ne yazar!

Tarihi böyle böyle İsa-Judas, Ali-Muaviye, Pir Sultan- Hızır Paşa, Troçki-Stalin gibi ikilemlere bölebilir miyiz? Bilmiyorum.

Eğer son zamanlarda kullandığım fiillerden bir 'kelime bulutu' yapasalardı, 'bilmiyorum' kolaylıkla birinci sıraya oturabilirdi. Bilmiyorum ama bilmiş gibi yapıyorum, bildiklerim hep bilmediklerimin kocamanlığını hatırlatıyor bana. Bu çok saçma. Neden böyle bir misyonu yükledim kendime? Halbuki herkesin beklediği, iyi, anlayışlı, para sahibi, gerektiğinde yan bakış atıldığında delikanlı ayaklarına giren biri olabilirdim. Daha küçük bir ilkokul çocuğuyken, süs olsun diye en üst sıralara konulmuş Larousse'ları almaya çalıştığımda, annemin beni "yine dağıttın etrafı, bırak ansiklopediyi" dediğini çoklukla hatırlarım. Bıraksa mıydım?

Bırakmadığımdan ve belki başka bir sürü sebepten, fiziksel dünyayla irtibatta sakatlandım. Bu mazoşist bir kabullenmeydi belki. Benden beklenenler o kadar çok oldu ki, kendimden hiçbir şey beklemedim. Üniversiteye girerken, hiç bir mesleği kendime yakıştıramadım. Rastgele tercihler yaptım. Bir üst merdivene tırmanırken, karşıma ne çıkacak umursamadım. Her haltı yapardım ben. Her türlü acıyı da çekebilirdim belki. Aptalca denebilir - öyleydi bir bakıma.

Üniversitenin ilk senesinde arkadaşlarımın hayalkırıklıkları beni öyle şaşırtmıştı ki, anlam verememiştim buna. Nefes almaktan, o iki, üç, beş ve on insan arasında sayılamayacak Allahlar yaşatmaktan başka ne beklenebilirdi bu dünyada? Hala çok da başka şey beklemiyorum bunun haricinde. Bu türden bir narsistlik ayakta tutabilmiş beni. Ondan ne kadar sert olsam da zaman zaman, başka insanların yaralarını hiçe sayan o kadar da çabuk vaazlar edemiyorum. Etmişsem de utanıyorum. Alay'ım kendime. Alaysız ve mizahsız bu gülünç halime ve hallere başka nasıl dayanabilir insan.

Yine bilinmeyen bir yola çıktı yazı. Başlığı da olmayıversin.

Sabah seni babana götüreceğim arkadaş


- Sen hiç attan düştün mü?
- Düşmedim
- Benim canım attan düşmek istiyor
- İnşallah düşersin

bobby peru


bobby peru karakterini ilk gördüğümde bir heyecan kaplamıştı. sevdiğim en iyi film sahnelerinden ve en sempatik anti-kahramanlarımdan biridir.

bobby peru'nun fallik çirkinliğiyle bütünleşen o şahane nezaket gösterisine, "bir gün olacak tabii tatlım, ama şimdi gitmem lazım" muhteşem sözleriyle geri çekilişine kahkahayla şahit olmak... kahramanımız siyaseten doğruluğun ötesinde bir cürretle dişil özneye yaklaşıp, ondan bilinçdışının dehlizlerinde kadının kendisine ait reddemeyeceği bir istekte bulunup, kadını fantazisiyle yüzleştirip, kibarca geri çekilir; şu ahlaksız jung'un yapamadığını yapar!

bobby peru efektif ve başarılı bir psikanaliz dersini bir iki dakikaya sığdırmıştır. ondan kendisini pür dikkat izlemek lazımdır. bobby peru'dan etkilenmeyen birinin dahil olduğu siyasette radikal bir damar olabilemez. düşüncesindeyim.

Yazıda hermafroditlik

Bu blogdaki bir önceki post'la iyiden iyiye farkettim ki ben iki tür algılayış arasında sıkışıp kalmışım. Birincisi büyük harfli, tanımlamaya, analize, sebebe, sonuca, rasyoya dayalı 'erkekçil' yazılar - bir zamandır bu tarza takılıydım. İkincisi ise sezgilere, teslimiyete, duyguya, duyumsamaya, kendini bırakmışlığa dayalı 'dişil' yazılar. Hermafrodit düşünsel bir arafın yansıması oluyor işte bu köşelerde öylesine karaladıklarım. Henüz bu ikicil zihinsellikten kurtulabilmenin bir yolunu da göremiyorum. Tek yol: suskunluk olabilir.

Her erkekçil (dişil) yazımda ya da ifademde dişil'in (erkekçil'in) eksikliğini duyuyorum - bu beynimdeki zindansı parçalanmışlığın dışavurumu olsa gerek. Her ikisinden de tam olarak kopamıyorum, esirim. Dişil olandaki ham kabullenmiş güçsüzlük, erkekçil olanda ise güçten kaynaklı güçsüzlük rahatsız edebiliyor. Dişil olanın barındırdığı yakarış rehabilite edebiliyor beni - erkekçil ifade ise önümü "adam" akıllı gösteren bir pusula sunuyor.

Bu ikilikten bir çıkış var mıdır, inanın bilmiyorum. Ama en azından bu tür yazıları aynı platforma koymamalıyım sanırım. Belki tüm yazıları silmeli ve bir zaman gerçekten susmayı becerebilmeliyim. Belki önümde duran asıl ama bir türlü geçemediğim test bu. Sadece buradaki karalamalar olarak değil yaşantısal olarak da...Bakalım.

seneler

ben bu dalgınlığı kimden öğrendim? sözcüklerin hecelere bölünüp de beynime üşüştüğü çocuk tedirginliği nereden çöktü omuzlarıma da yollar sızlattı bedenimi. bilemedim. filmi geriye her sardığımda bu vebanın kimlerden, nerede ve nasıl yayıldığını fark edemedim. yaşananları zaman aralıklarına bölmek yakışık almazdı: bundan gururla kuşandım dalgın kıyafetimi.

yol aldım yine de. ağır aksak - zaman zaman kimseye ve özellikle de kendime bile hissettirmeyeceğim neşe maskeli beyhude bir tonda ayak uydurdum ritmine keyfinden kabarmış bir kargaşanın. bir kaplanın içinde kaç ceylan vardır gibi bir soruya cüret edemedim çoğu zaman ya, kaldı yine de aklımın bir kenarında. en sevilen ergen kitabına iliştirilmiş silik bir ders notu misali...

hesabıma düşen yorgun argınlık bir şeyler de katmış bana: tüm yıkılmışlığınla bir başına kalmak şövalyeliği. ismi melankoli ismi yer yer budala seviciliği ismi ırmak aynana aldanıp da boğulacağın zavallı bir narsistik tuzak ismi kalbindeki bir kayada kazılı olmalı. elini kaldırmaya takati olmayan bir şövalyenin dünyaya meydan okuması - tüm bir yokluğa ben de varım diyen bir sessiz sedasız yılmaz güney bakışı kalmış cüzdanımda. saçma tüm bunlar. tüm bu proteinlerden var olan ben ve ötekiler. her an gözeneklerinden nefes alıp veren ritmik yaşam çeşitliliği. ama yine de bakışı bu. ama yine de ben otuzumu almış geçmiş koca ihtiyarlığımla senin delikanlı gezegenine kafa tutuyorum. gel de uyandır beni hülyamdan, erkeksen.