istifa

burada ne işim var? neyi bulmaya çalışıyorum. yuvarlak laflar ediyorum kendime, ağır geliyor. atmak istiyorum, atmak istiyorum üzerime diktikleri kıyafetleri. çıldırasıya bir ıslık yükseliyor kentin üzerine.

bomboş sokakları, kedisiz sokakları, ve her bir köpeğinin süslendiği sokaklarıyla inşaa olmuş kente...

övünüyoruz. herşeyin böyle takır takır gidişinden. göze batmayan herşeyden bahsedebiliyoruz. bulvar gazetelerindeki haberlere öykünüp, bilmem hangi coğrafyada zina yüzünden idam edilenleri çerez yapıp, biramızı bir güzel yudumluyoruz. kafamıza kafamıza kaya çarpıyor. meteor, yıldız savaşları... onyedimizden beri söylediğimiz her türkünün her hecesini birer birer unutuyoruz. dilimiz dönmüyor söz konusu aşk olduğunda. salya sümük insan iyeliklerine övgüler diziyoruz.

yeri geliyor ah ediyoruz, yeri geliyor oh diyoruz. en sonundaysa, bırak gitsin'de karar kılıyoruz. oflasak da puflasak da, saat gibi yerine getiriyoruz ödevimizi nihayetinde. ve bir rahatlamayla şişiniyoruz distorte balonlar gibi. buna isim takıp, övünmekten en ufak bir mahcubiyet duymayarak. tüm borçlarımızı kabuslara havale ederek...

kredisi tükenmeyecek bi tabii, kendisi bitip tükenmişlerin...

en cilalı tarafımızla uyanıp, en soğuk yanımızla yatıyoruz. buz gibi yanaşıp, en sahte öpücükleri konduruyoruz. yalandan ibaret hayatlarımızda nasılsa zevk alıyoruz, buna bile inandırıyoruz kendimizi.

ülke mutfaklarından, peynir çeşitlerinden, araba markalarından, spor salonlarında binilen türlü gereksiz alet edavattan, sizin süslü, oyuncaklı, cafcaflı ve güleryüzlü muhabbetlerinizden ve herşeyden ve bilhassa sizden biri olmak yoluna girdiğim için "sıkılıyorum" ve utanıyorum kendimden.

en yakın vakitte, güneşi tenimde en çok hissettiğim bir anda, sessiz sedasız istifa etmek istiyorum hepinizden. deli gibi istiyorum bunu.

parçalı ve bulutlu

kelimeler vardır, süslerini bir gülümsemede tüketirler: öyle anlarda hesaplar ve kitaplar çöpe atılır. determinizm iflas eder. tüm günahlar affolur.

ve kelimeler yerle yeksan olur. süzgeçte kalansa bir bulanık imgeler, bir belirsiz özneler...

öküzlük

şarkı kesildi. yetmişbeşlik bir teyze irlandalı olduğumu iddia etti. istanbul'danım dedim. babaannemin, irlandalı bir turistle kırıştırmış olabileceğini iddia edecek kadar ileri gitti. etmişse, helal olsun dedim. dans etmeyi seviyorsun dedi. doğrudur dedim. kırmızı saçlı kızları nasıl bulursun sorusuna karşın, pek ilgimi çekmiyorlar diyiverdim... sesi ve herşeyi neşe dolu teyzem o an yüzünü eğdi, kendisi de kırmızı saçlıymış halbuki. çok utandım çok. kafası kazıtılmıştı, nasıl bilebilirdim.

çöl

kumlara uzanmışsın. ağzın kuru. suyun anlamı heryere yazılı. nereye gitsen onu görüyorsun. ne yana baksan, sana dikilmiş bir çift göz. paranoyak bir aklın fısıldayışları korkutuyor seni. hakikatın delta ovası... hiçbir şey şaşırtmıyor artık. eline bir kumanda alsan ve durdursan. sonra çevrene yeniden baksan. gözlerdeki detaya, alkışlayan ellere. ille bir tek dostün gülü yaralar derdi, benim pirim. hediyeler de yaralamak üzere gönderilir. güllerin ise çok ağır geldiği bir gezegendeyiz. kırmızının ancak sahte bedenlere yakıştırıldığı bir...

ne çıkıyor ağzımdan. salya sümük kanlar ortasındasın. kabul et. çölün en tatlı sıcağındasın, nefis bir uykuya tam başladın. telefon acımasızca çalıyor. ne ki uydurduğun türlü hikayeler artık siren sesinin gerçekliğine yeniliyor. ısrarlı bir ses seni çağırıyor. hadi uyan. uyan artık uyan... tam küfürü basacaksın ki, yapamıyorsun... başladığın yere dönmek imkansız. küfretsen ne çare.

bahçeye çık. en sevdiğin balkonun en üst katından en aşağı atla. sakın ola bırakma kendini. atla... ölmek için hiçbir sebebin yok diyelim. ama atlamak için, kuş olup uçmak için... en önemlisi kuş türlerini daha iyi tanımak için. hadi son fırsat bu sana.

bir ölü en fazla kaç kez ölür?

salgılanana iade-i itibar

sokrates, "sorgulanmayan yaşam, yaşanmaya değer değildir" demiş. yok öyle nane.

biz çok şeylere karar verdik. yeri geldi yaptık. sonunda oldu. olduktan sonra burnumuzdan geldi.

bir kadına britanya, amerika'nın eyaletlerinden biri, ne diye ekstra vize alırlar benden dedim. anlamadım dedi. ikinci kez tekrarladım, açıkladım, yine anlamadım, herhalde akşam vakti ondan olacak, dedi. hiç dert etmedim. anlamak zorunda değildi. bir zamandır, öyle zeka filan hiç ama hiç aramıyordum. kendini zeki sanmasındansa, oturup, bunu anlamadım diyebilmek yetisi çok ama çok daha karakterli biri olduğuna delaletti. zira bu işlerde kendini zorlayan bünyelerin birçoğunun kasıntıları sonucunda bir görüntüye dönüştüklerine de tanık olundu.

o kadar çok kendi içine kapanıyorsun ki, kendi ile ilgili gurur yapmak gibi bir derdi olmayan birini görünce şaşırıyorsun. soğuk diyorsun. ruhsuz diyorsun. halbuki, o vatandaşın böyle bir derdi bile yok ki. senin kendine biçtiğin dertlerle ilgili bir muhasebe yapmak gereği bile duymamış ki hiç... ne diyorum yine? ne muhasebesi? biz t cetvelleri miyiz?

halbuki hayata böyle olduğu gibi bakıp, ona dokunup, gülen insanlar da var. onlar bu dünyadan. ne venüsten ne marstan.

bazıları ise sadece soracak ve soracak. cevap vermeye bile tenezzül etmeden. duymaktan ölesiye korktuğu cevapları ertelemek için bol bol parıldayıp, döşendikleri altın kafeslerde paslanacak.. gün bitecek, mevsim dönecek ve keçiler de kaçmış olacak o vakit.

silgi

mon ami'dir. öyle bir arkadaştır ki, varlığında çok az yanlış yaptığınızdan yanınızda olduğunu hissetmezsiniz bile. paradoksal olarak yokluğunda ise hata üstüne hata yaparsınız. ihtiyacınızın silmek olduğu zannındasınız biliyorum, ama çok fena yanılıyorsunuz bayım. siz aslolarak sadece istediğiniz an silebilmek düşüncesine muhtaçsınız. işte tam bu kadar zavallısınız.

çer çöp

öyle çok şey yazdım ki. ama şimdi okuyunca, hepsi manasız, gereksiz, aptalca, narsist, alakasız, gerçeklikten çok uzak, yaltakçı, aşağılık, bayağı, adi, saçmasapan ve dangalakça geldi. öyleyse mutluluğun formülü çok açık: bir ctrl bir A bir de del.