Şişmanlayıp duran kurbağalar

Yaş kaç olmuş, kemale eremedik hala, cümle kromozomlarla süslenmiş etraf. Birşeyleri aramak telaşı hep var, her akşam hala budalaca "ne yapmalı" sorularıyla yatıp, kalkıyoruz. Dünyanın nimetlerinden faydalandıkça zehir oluyor çok şey. Statik kalan bunca şeyden, en başta kendimizden, aynı kalmaktan bıktık usandık. Birşeyler hep eksik kalacak, ve bunu kabullenmesi zor. Olgunlaşmak bu mudur? Eksikliği kabullenmek ne kadar da zor...

Yazdıklarımı bile kabul edemiyorum. Yazdıklarımı okudukça kaderime ve kederime şaşamıyorum. Başkalarının yazdıkları da çok kez öyle... Sanki havada asılı bir yerde, yalnızlığımızı, kibrimizi meşrulaştırmak için, narsizmlerimizi iyice şişirmek için, bir bok olduğumuza kendimizi inandırmak için yazıyoruz. Şu sözcükleri klavyeden ekrana işlemek nasıl da ağır geliyor şimdi.

Korkularımız, evet yoldaş, en büyük düşmanımız. Daha kendi korkularımızı yenemeden, başkalarından reddediş beklemek ne ayıp. Said-i Nursi diyormuş, "reddedişi de reddedin", asıl mesele bu diye. Kibrimi söküp atsam, benden hiçbir şey kalmayacak. Bir çözüm yok bu denkleme ama yine de koşmalıyım - kendini varedecek değil sadece, etrafı kuşatacak, olmakta olanın bilincine varacak, birlikteliği ekecek, tüm taşları kendimle birlikte söküp, aynaya atacağım. Çok alacalı bulacalı hasta laflar bunlar, değil mi? Herşey halbuki ne kadar da basit gibi, genetik, çiftleşme, hırs, yaşamda kalabilme hırsı... Liberal zurnaların kulağımıza zırladıkları "bilimsel" gerçekler...

Basit olmayan birşey var bende ısrar edegelen, o yaşattı beni ama, her gün azar azar öldürerek aynı zamanda... Hani kucaklaştığımız, on senedir görmediğimiz dostları görebilmek gibi mutlu mesut edecek ayrıntılar da var ya, ısrarla reddediyoruz, reddedişi de reddedeceğiz bir gün elbet. Buna imanım tam.


Gotham City


Bu şarkıyı dinlediğimde çarpılmıştım. Ben Harper'ın ilk albümünün ilk şarkısı. Gayetle arabesk bir tadı var sözlerinin. Ben Harper'ın en basit en sade olduğu zamanlar - "zalim dünyaya hoşgeldin" diyor burada, bu dünyadan kurtulsan da gideceğin yer daha iyi olamayabilir diye devam ediyor. "When I am gone, I'll gladly say goodbye"

Ölümle ilgili ne çok felsefe yapabilirim. Ama ne anlamsız diye düşünüyorum şimdilerde. Sözcükler boğazımda birikmiş gereksiz gırtlak ürünleri. Bir pub'da muhabbet etmek varken, ya da herkes konuşurken dalıp gitmek bir yerlere, yazmak çabası niye - neresi oralar? Bir anlamı yok sanki o felsefenin, "zalim" dünyaya zalim yumruklar atmak derdinde olayım. Ankara'nın devlet binaları sevimsizse de, devrim başlarsa buradan başlayacak, başka çare mi var? Buna sevinebilirim. 

Bugün Pittsburgh'lu bir Amerikalıyla tanıştım, Amerikanca konuşup şehrin sokaklarını andık - "cool" yer dedik herşeye rağmen. Kabul ettim ben bunu. O yapay sıcak ve sahte batıyakası mekanları ile karşılaştırınca Pittsburgh'un kirli bir özgünlüğü ve gri de olsa parıldayan bir kişiliği olduğunu kabul etmeli. O yüzden her sene bir katedralin duvarlarını temizlemek için milyonlarca dolar harcanırdı. Ama çok uzaklarda bir yerde kaldı - beynimim kimyasallarında bir yerde şimdi Pittsburgh, bir de Facebook'da üç beş insanın arada bir hatırlattığı... Ben Harper hücremde söylerdi bu şarkıyı Pittsburgh'da; ben de yeniden yeniden dinlerdim. Albümde zafer işareti bile yapıyordu, sonra giderek dindar bir renk aldı...

Sızdım, uyandım, yüzüme su çarptım, kahve koydum, şimdi üç beş satır. Üç beş satır okuyup, sittir çekmeli karanlığa. Yarını kurtarabilsek iyi.