uçuş bilinci

ben kaçıyorum.

bir dal uğurluyor çıplak kalmış baharda. kelimelerin rezilliğine sığınıp da... ilk günlerin çekincesini, yalnızlığını bilip de atıyorum yola. damağıma yapışmış yabancı diyarlardan kalmış küfürler... ve yabancı yüzlerin arasında heceleri karışmış yarım yamalak merhabalarımla kaçıyorum. boğazımda bir melodi, bir ıslıklasam kazılacak zihnime. kafatasım yuvasından çıkıp, bana bakacak, övünecek kendiyle.

inanıyor musunuz? akti takdirde, bakınız ansiklopedinin k harfli ciltine, resmen ve legalime dönüp bakmadan kaçıyorum. palyaçolara mendil sallamaya gidiyorum. en zehirli yüzleri içimde taşıyıp, ölmek mevsimine de kontenjanımdan hususi bir yer ayırmak gururuyla, gönüllü bir amele gibi sınıf bilinciyle kaçıyorum.

evime kaçıyorum. hiç çıkmadığım kendime.

his

şimdi ellerimi klavyeye dokunduruyorum ya. az sonra söyleyeceklerimi ben bile bilmiyorum. belki birkaç saçma sözcük çıkacak ağzımdan ve ben bunu bitlere döktükten sonra sanal ortama aktaracağım. anlamsız bir söz yığını olacak. ama neden ille de bir şey demek istediğimi ben bile bilmeyeceğim. içeriksiz bir form'a katılmak, onda ölmek, yokolmak, erimek hissinin nereden kaynaklandığı hiç bilmeyeceğim. bilmek de istemiyorum doğrusu...

az önce eve doğru yürürken ellerimi çeşit çeşit ağaçların dallarına, yapraklarına dokundurduğumu söylesem inanır mısınız? bir deli olduğum anlamına gelebilir bu, ya da sırf bir takım saçma anılar olsun da ne olursa olsun delisi, o denli boş bir adam olduğum gibi bir çıkarımda da bulunabilirsiniz. hakkınızdır. sadece sırf bu dokunmalar sayesinde, her tür ağaçtan aldığım hissiyatın farklı, bazılarının sert, dikenli ve acı verici olduğu, bazılarının yumuşacık ve sarı renkli yapraklara sahip olduğu ve daha da önemlisi benim bunun idrakında olmamın tek yolunun onlara dokunmaktan geçtiğiminin farkında olmam...

şu son elli günün büyük çoğunluğunda çok şeyden uzak durdum. çok sevdiğim sigaramdan, puromdan, içkiden, saçma sapan arkadaşlardan, uzak durmam gereken herkesten ve herşeyden. onların bazılarını dehşetle istedim gerçi, ve içki içilen mekanlarda neden içmediğimi anlatmak zorunda kaldım... "dine döndüm" diyip güldüm çoğu kez. dinden çıktım mı ki döneyim sanki? en çok kafama çakan da bu oldu zaten.

herşeyden ve gereksiz herşeyden. kendimden bile. kendimin en çok düşündüğünden, düşlediğimden, tasalandığımdan bile. suçluluklarımdan, sapkınca tutulduklarımdan, hepsinden uzak kalmak gibi bir dürtü doğdu içime. sebebini kelama dökmek öyle zor ki...

sanırım zor olmasının sebeplerinden biri de artık sözcüklerime, yazıda filan da değil günlük hayattaki sözcüklerime kendim dahil kimseyi inandıramıyor olmam olabilir. öyle sahte ve hissiyatsızdı ki sözcüklerim. yalanlar yalanları kovaladı, sırf birilerinin sevgisine erişebilirim, belki mucizeler olabilir umuduyla hissettiklerimi dışarı çıkarmaktan korkar oldum... mucizeler olur mu?

sonra korkuların hakimiyetinde hiçbir şeyin, süslü sözcüklerin, süslü gülümsemelerin aslında bir hiç olduğu dank etti kafamda. ama yine de bu "dank" kendimi buna kendimi inandırmaya yetmedi. öyle zor ki, kafanızdaki damarlardan sizi emen virüslerden kurtulmak... sadece irade değil, koskoca bir kuvvet de gerekli bunun için.

şimdi öylesine sarhoş bakabiliyorum ki... otuz yaşa yaklaşmam bile koymuyor bana... bu vesileyle yılın en taşşaklı blog cümleler dizisini sizlere duyurmaktan gurur duyarım: "kelimeleri iyi izleyin. sonra insanların bu kelimeleri aktarırkenki dudak hareketlerini. konuşurken elleriyle idare ediş şekillerini. gözlerini, izlediklerini, iyi izleyin. gözlerindeki korkuya iyice bakın. insanlarin birçoğu çok zavallı ve zavallı ve zavallı. ve kandırılmış. ve masum. ve hala bize birşeyler söylemeye çalışıyorlar. çok korktuklarını. içerde çığlık çığlığa olduklarını. delileştiklerini. yabancılaştıklarını. ve bunları, nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama tamamen farklı şekillerde söyleyebiliyorlar. bir sürü gereksiz, konuşmuş olmak için uydurulan muhabbetler ile. sessizlik korkuya işaret edebilir zira her an. bizi korkumuzla yüzleştirebilir hakikaten. gözlerindeki korkuyu saklamak için ne kadar uğraştıklarını bilemezsiniz. korkularını yenmek için ya da onları tanımak için bu kadar uğraşsalar kuşkusuz daha başarılı olurlardı. afedersiniz ama, sizlerden çok sıkıldım. kendimi feda ediyorum ve artık korkularıyla yüzleşemeyenlerle yüzleşmek istemiyorum. zavallılığınız bana bulaşıyor, kendimi birden çaresiz hissetmeye başlıyorum. sizlerden birine dönüşmeyi reddediyorum. siz de reddedin. siz diye hitap ettigim kitle, hasssiktirin diyoruz. mutsuzluğunuzun asıl sebebini görmedikçe ve kabul etmedikçe mutlu olmaya hakkınız yok. hassiktirin diyorum."

bu dehşet satırlardaki "mutluluk" sözcüğü benim için çok fazla, ondan son cümleleri hayatta sarfetmezdim belki ama sarfeden yazar arkadaşa selam olsun!

ah


"bu şehrin en cool insanıyla dün gece tanıştım. ama bil bakalım ne oldu? yarın berlin'e taşınıyormuş, god damn it! " dedi. bunu dediği anda yüzümü nasıl dökmüşsem artık, kireç gibi filan oldu mübarek. anlayamadım, ne diye böyle yaptım. çocuk muyum ben? kendimi bir halt mı zannediyorum?

işte aradan geçen birkaç milisaniyede yüzümün renginin değişimine engel olamayınca, bendeki renk atışının farkına varmış olacak ki, bir de "pardon pardon. bu şehrin en cool insanı olabilecekti belki o. ama senin varlığını hesaba katmayı unutmuşum" diye eklemez mi sonra allahsız kitapsız? ve bu gelen cümlelerin hemen ardından, yine taş çatlasa bir iki saniye sonra, yüzümde bu sefer ani bir tersinir değişim vukuu buldu elbet sayın seyirciler. sırıtık bir ifade kondurdum yani, tüm ekşiliğim tuzla buz oldu, anasını satayım. utan ulan utan! allahım neden? çocuk muyum ben, iki cümlecikle ruh halim türevi alınamayacak değişimler geçiriyor ve ben bunun dışa yansımasına engel bile olamıyorum! çocuk muyum ulan ben? söylesene!

ardından "görüyorsun togliatti, neredeyse senin kadar cool olabilecek insanlar bile var, şaşırtıcı değil mi?" diyince "evet gerçekten inanılmaz" diye karşılık verdim ben de, sırıtmaya devam ederek.

rakçılar ve filozoflar uzaylı değiller

erhan joe'dan aldım haberi: ee kaan abi de evlenmiş sonunda seçkin piriler adlı bir manken ablamızla. abinin gözaltı morlukları, belirgin torbacıkları, seçkin ablanın pek rüküş gelinliği, ağzım açık baktım fotoğrafa önce, ama sonra çok da garipsemedim.

yahu davul dengi mengine göre filan çalmıyor. dengimiz yok ki. biz bu hayatta dengimizi aramıyoruz. neşeliysek, neşeli ilgimizi çekiyor olmuyor her zaman. türkçe konuşuyorsak illa bir türkçe konuşan aramıyoruz. neyi garipsiyoruz.

rakçı abimizin "haberin yok ölüyorum" dediği hatunun seçkin abla olabileceğini sanmam. olsa olsa, "anlamadın ama o beni anladı" dediği harika şarkısındaki "o" kişi zamirinin imlediği, cümledeki ikinci kişi karakteri olabilir ancak. birinci karakter "iyidir, hoştur ve yokuştur; harbiden baya boştur" filan ama "anlayamaz".

bu ikinci kişi efendim, belki birincisi gibi "yarı-entel" ayaklarında değildir, belki komplike hayatı daha da komplike hale getirmez, belki kafasında arada şimşek gibi çakan üç beş alıntıya dayamaz hayatını, belki... ama anlayabilir. sizin gözlerinizdeki morlukları bir de knock-out olmakla arttırmak gibi bir niyetiniz varsa, kaan abiyi, ve hatta zizek'i eş seçimlerinden dolayı garipseyebilirsiniz ve hatta ayıplayabilirsiniz belki. saygılar...

ama bizim morluğumuz da, garipliğimiz de bize yeter ve artardır usta... ve kaan abiye de mutluluklar ömür boyu...

"ama yine de..."

bir gün daha geçti. kimle buluştum. neden. amacım neydi. kimlere gülümsedim, şaklabanlık yaptım. bir gülümsememden iş arkadaşım halimin çok iyi olduğuna karar kıldı. annem ve de eski sevgilim telefonda beni duyar duymaz, sesimin çok iyi geldiğini söylediler. sokakta kime sorsam herşey iyiydi, güzeldi, hava bile bahara çalıyordu. dindarlar iyilik yolunda yatıp kalkıyorlar, bilimciler insanlık yolunda giyiyorlardı beyaz üniformalarını, bloglarında yazanların her cümlesi "sevgili bilmemne" ile başlıyor, salya sümük sözcüklerden samimiyet akıtıyorlardı. okuyamıyorum bu türden olanları artık... midem kalkıyor.

kalktım, televizyonu açtım. uzaktan kumandam yok işte! ondan kalktım, düğmesine bastım diyorum. bir programda dendiğine göre daha geçenlerde fransa'da "le jeu de la mort" (ölüm oyunu) adında bir yarışma düzenliyorlar. "kurallara katiyen uyulacağına" dair bir kontrat imzalanıyor tabii yarışma öncesinde. ve kurallar, soruları bilemeyen diğer yarışmacılara elektrik akımı vermeyi içeriyor. öyle ki gerilim 400 volta kadar çıkarılabiliyor, ve yarışmacılar istemeye istemeye de olsa yanlış bilene "akımı vermekten" geri kalmıyorlar. tabii yarışmacılardan gizlenen verdiklerini sandıkları elektriğin aslında sahte olması ve elektrik verdiklerini sandıkları kişilerin de gerçekte yarışmacı filan olmayıp, acı rolünü çok iyi yapabilen aktörler olmaları... bu aktörler yarışmacılar her şalteri indirdiğinde elektrik verilmiş rolü yapıp, acı acı bağırıyorlar, çığlık atıyorlar. ama fransa'nın sıradan "hümanist" yarışmacılarından 80 tanesinin 60'ı o akımı vermekten hiç çekinmiyor. kontratta imzaladığı, yükümlü olduğu görevi yerine getirmekten imtina etmiyor. ama elektrik akımı vermeye niyet ettiği aktörün bağırışlarından sonra, çok "derin" üzüntülerini yüzlerine yansıtıyor, suçlulukla dolduruyor kendini, üzülmüş gibi yapıyor bile demiyorum, üzülüyor, ağlıyor hatta bazısı "ama yine de" karşısındaki insana 400 volt verecek şalteri indirmekten de geri kalmyor. "ama yine de" 5 kişiden 4'ü tüm bu bağırışlara, çağırışlara rağmen karşısındakine, hemen yanındakine basıyor akımı...

çağın insanının, modern olduğunu iddia edeninden tut; kıskançlığını, ezikliğini modernizme karşı çıkmak adı altında gösteren daha beter versiyonlarına kadar; Subway sandviçleri, süper market peynirleri kadar çeşit çeşit ama aynı kalıptan çıkma olan bu kalabalığın sevinç gözyaşlarına da, üzüntülerine de inanmak mümkün mü? bir litre gözyaşı akıtsanız acı duymuş olmuyorsunuz, bir ton "sevgili" diyince de sevgi dolu olmuyorsunuz. bir ahtapotun milyon tane kolundan birisiniz sadece...

silencio

tiyatroyu çoktan bırakmış ayyaş ve titrek bir oyuncunun yeniden sahneye adım atışındaki yabancılıkla çıkıyorum her sokağa. elime kağıt alsam aynı yadsıma... beğenilmek ya da tersi pek umrumda değil olsa da, yine de yazılanlar boşa gidecek diye korkuyorum. vaktinde cömertlikle söylediğim abartılı sözler dizisi dilimde eriyor; ve aslında bu, gerçekte yar diyip, kıyısına yaklaşmaktan çekinmediğim olası insanların önemsizliğinden değil asla. ama ya sözcükler karşılayamazsa... birkaç senedir bunu yazmak oldu derdim. yazamamayı yazmak. etrafımdaki nesneler iyice ağırlaştılar, etrafımda ve uzağımda en önemsediğim karakterler flulaştılar, kalem ağır geldi. fotoğraf makinem mesela, çok uzun zamandır deklanşörüne basmadım. makinemi hep çantama aldım uzaklara gittiğimde, alışkanlık belki, ya da çekilmeye değer birşey bulunur umudu, ama bir tek fotoğraf bile çekmedim. herhalde kosta rika'dan beri böyle, orada da yanımdakinin hatrına...

neden belgelemekten kaçınmak? neden bir perdeleme güdüsü?

aslında desibeli ne kadar yüksek bağırıyorsam, o denli sessizliklerimi saklıyor oluyorum. bunu kavradığımdan belki...

hücre

kendi dilinle ördüğün hikayenin hiçliği çıkınca ortalığa öyle bir kırılma yaşar ki insan, bir daha tamiri mümkün olmayan bir sakata çıkar yolu. o yolda zaman geçer ve geçmiş iyiden iyiye anlamsızlaşır. her dakikada binlerce saat vardır. aynalara bir bakınca, şaşar kalır: sakallarına, gözlüklerine, saçlarındaki üç beş tel beyaza... hepsine biçtiği anlamlara şaşırır da kalır.

bilinçli bilinçsiz yaptığı tüm yatırımlar anlamsızlaşıverir. oynadığı tüm oyunlar, tasarladığı şenlikler... birinin aynı anda dinlediği şarkıyı hep kafasında çalıp durmaya çalışır ki, beyhude yaşam belirtileri... herşeyler...

anlamsızlığa karşın yine de insan önüne çıkarken, eski alışkanlıkları devam ettirir çoğu kez. selam verir, gülümsermiş gibi yapar, sevgi pıtırcıklığından tiksinse de görmezden gelmeye çalışır, keza insanların üç dakkalığına ünlü olmak uğruna kendilerini sergilemeleri şarlatanlığına, bazen en zavallı şekillerde acındırmalarına, hem de bunu "ehe" diyerek bir yandan da "ben aslında ciddiye almıyom ki hayatı, yaa yaa şaaşaa" diyip bir yandan da acı duyduklarını ağızlarından köpükler çıkararak dillendirmelerine, karnı toktur. üç beş kitap okuyup, kahraman kargaşası yaşayıp, bunu "duygu" diye satanlar diye başlayıp ana avrat gidecektim. ama yok oğlum yok, hiç ses çıkarmayacağım. şimdilik.

"yorumsuz bir hayatı seçiyorum"

yorumsuz bir hayat çok acaip. aslında yorum yapmadan duramıyorsun kafanın içinde. herşeyi çekiştiriyorsun, kendinden ve herkesten kolayca nefret edebiliyorsun, ama yine de susuyorsun. bütün gereksiz sorunları büyütüyorsun, bin türlü çözüm yolu geçiyorursun aklından, ama tınmıyorsun yine de.

öyleyse elden ne gelir? ne gelsin. elden tamamen susmak da gelebilir misal. ama geçmişin üzeri örümceklerle kaplanınca, gelecek sende kalan tüm o boşluğa kusuyor, senin boşluğuna. gelecekte okuyacak birine yazıyorsun mesela, acaip... alo alo,duyuyor musun beni?

illa birine mi hitap etmen ya da edermiş gibi yapman lazım oğlum yazarken? illa birini mi düşünmen lazım bir şarkıyı dinlediğinde yüreğin hop hop hoplarken? illa? evet galiba illa böyle. bir hücreye bile tıkılsan böyle olacak.

"canlı cansız cümlemiz bir nesneden" tozlu geçmişi kaplayıp duran örümcekler resulallahı korumuşlar elbet de; mağarayı, hayvancıkları, derileri, gözleri, nöronları, ve herbirini yahut veliyullahı duyumsayamayan bizden değildir. zira örümcek de biziz, korunan da, koca bir dayağı tam suratımızın ortasına patlatılmasını hakeden de biz. ondan, parlak görünümlü zekalar üstlerine bu sorumluluğu almaktan imtina ediyorlarsa, o parlaklığın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. misal, haiti'yi hiç yaşayamadıkları ve yaşayamayacakları ama hep üzerinde konuşacakları hissiyatlarının üzerinde yine bir gün söz ebeliği yaparken kullanacakları bir süse dönüştürmekte serbestler elbet. ama yarasaların gözleri zencileri çok kolay seçer, ondan hiç uğraşmasınlar. uçurumdan çoktan çıkmış, ayaklar havada yürürken, aşağı bakacakları gün gelir, ve çizgi film karakterleri gibi tepetaklak düşer olurlar.

yine başladın işte. ağlama canım benim. şikayet etme. örgütlen, örgütle... kendini ve herşeyini. derini, nöronlarını, gözünü, kulağını ve herşeyini.

free adam'da

karşı duvarda bir saat. zaman geçmek bilmiyor. saat tutuyoruz, geçmiyor. beş dakika sanki bir saate karşılık gibi. yelkovanları tutuyor birileri paranoyası işten bile değil. her şeyler çok ağır, yavaş... nereye baksam rasta saçları, ebemkuşağına bulanmış bir bob marley var. nereye baksam ben'den kurtulamıyorum.

anlatabileceğim birşeyler var, biliyorum. ama aksıyorum, öleceği kesinleşmiş bir aygır gibi, tökezliyor dilim ve anlatamıyorum derdimi. bunu asla kabul etmiyor yanımdaki. belki anlatabileceğin hiçbir şey yok, bu da bir yanılsama diyor. her birşeyleri ilüzyonla bağdaştıran çağın maskaraları artık canımı sıkmaya başlıyor. en az özcü, rutin tekrarlamaktan başka birşey bilmeyen tembel dindarlar kadar hasta ediyorlar beni. her ikisi de kukla olmaklığı kendi cephesinden gerekçelendirip durmaktan başka bir işe yaramıyor.

sesimi yükseltiyorum: "bu dediklerinle sen beni kendime düşman etmek istiyorsun" sonra gülüyoruz, etrafta bir melez üstümüze dikiyor bakışlarını, utanıyorum, sırıtmalar o an suratımızdan kaçıp gidiyorlar işte.

objenin boş yanı

insanın hayallerinin kırılması için önce bir hayalinin olması gerekir. mesela bir zaman bir makarnacı açmak gibi bir hayalimiz vardı. tek yapabildiğimiz sıcak denebilecek yemek olduğu için mi? olabilir. bunu banyoda, bir elektrikli ocak üzerinde yaptığımızdan, sonracığıma arkadaşla tıkınıp, yediğimiz makarnanın yer yer fiyonk, yer yer çubuk olan şekillerinde dışkılayacağımız fantazisinin bizi bizden aldığı hallerimiz mi? onun da bunda yeri vardır elbet.

insanın pek mühim birşeyler olması gibi boş hayalleri başlarda kendinden çok uzaktadır aslında. ben taksi şöförü olmayı isterdim hep. bundan daha fazla birşeye meylettiğimi hatırlamıyorum. ama iyi hatırladığım bir hayalim var...

evet iyi hatırlıyorum, küçük bir çocukken, sen diyesin dört ben diyeyim beş yaşındayken bir parkta ansızın salıncakta bana çok tanıdık gelen bir yüz gördüm. benim yaşlarımda ufacık bir kız çocuğuydu, ayacıklarını aşağı çekerken ve yukarı salınınca onları uzatırken pek mutlu, pek sevimli görünüyordu. ben de hatırlıyordum bu yüzü bir yerden. mutlaka onunla aramızda çok sıkı bir bağ olmalıydı.

o zamandan kalma bende bir yüz fobisi tecelli oldu ki, sormayın. her yüz tanıdık gelmeye başladı mesela. kime baksam, en görmekten çekindiğim yüzü görüyordum, içimi müthiş bir anksiyete doldurabiliyordu bu yüzler yüzünden. böyle böyle bazen özellikle tanımadığım yüzlere bakmaktan çekinir hâle bile geldim uzunca bir zaman. kim garantileyebilirdi ki karşıma çıkacak yüzün o korkunçlukta olamayacağını, işte şair nasıl diyor: "kimi sevsem sensin / hayret / in misin cin misin anlamıyorum" bendeki durum daha bir garipti. şairin dediği gibi kimi görsem "bir"iydi. ama ısrarla o birini hatırlayamıyordum, bazen annemim izlediği arkası yarındaki herkesin peşinde koştuğu, ve dizinin bütün elemanlarının sırayla ilgilenmeye başladıkları alımlı kadın karakterlerdi. bazen yeni taşındığımız bir evde, yeni tanıştığımız komşu kadına ilk baktığımda yakaladığımı sandığım ama anında kaybolan imgeydi. in miydi, cin miydi, melek miydi, uzaylı mıydı, neydi allaşkına bu?

bu durum o kadar garip birşey olageldi ki, genel olarak asla belirli olmayan ama bazı anlarda kendini çok kısaca, minnacık ele veren ve ansızın sabun gibi kayıp giden bir resim... aslında çok daha doğrusu beni böyle tesir eden içindeki resmin alındığı bir çerçeveydi. buna yine de boş demek yeterince doğrulukta bir tabir olmayacak. çünkü bahsettiğim çerçeveye baktığınız anda beliren bir resimin olduğu muhakkaktı, ancak bu resmin yarattığı sarhoşluk başınızı döndürdüğünden, kafanızı çevirmenizle birlikte, çerçeve o olağan zamanlardaki boş halini hemen yeniden alıyordu.

işte bunun miladı ben ufak bir çocukken yanında gitmekten kendimi alamadığım parkta neşeyle salıncakta sallanan o kız çocuğudur. görür görmez, sanki büyülenmiş gibi ona yaklaştım. ve işte o anda herşey dondu kaldı sanki. hani sizin hararetle izlediğiniz bir filmin en heyecanlı anında dividiniz donar ya... herşey mutlak sıfırın hemen hizasında, aynen böyle sabitledi kendini. topuklarını gerisin geriye çekişinden, ayaklarını tüm gücüyle gerip, alnımın ortasına çakışı... ben bu sıkı tekmeyi yiyecek yakınlığına nasıl yanaşmıştım? bilmiyorum. sonra bu kız gözü göre göre böyle sert bir çiftli tekmeyi nasıl acımasızca sallamıştı? bilmiyorum.

tek bildiğim, kendime geldiğimde, bana bayıldığımı söylediklerini anımsamamdan ibaret. dedem beni parkta baygın hâlde görünce çok telaşlanmış... filan.

ama sonrasında çok da birşey olmamış canım. çok şükür hayattaymışım hâlâ. sadece o günden sonra gökten inen bir çerçeve dolanmış beyin kıvrımlarıma.

ainda

çok şeyler söylerdim aslında. gece uyumadan önce kendi kendime dediklerimi elbet burada da yazardım dilim döndüğünce. ama neye yarardı?

üç günlük dünyada söylediklerim etki getirmeyecekse ben bu işte yokum. ondan kafelerde çene yapınca coşar gibi oluyorum, ama en sonunda çok fena sıkılıyorum. dediklerimiz eylemde değilse ben oradan kaçıyorum. tek başıma kalıp, angutlar gibi duvarlara bakmayı tercih ediyorum.

hiçbir şey hakkında düşünmemeyi. aklımda canlanan tüm resimlerin resmi tören geçidinde saygı duruşunda bulunmayı. bir uşak gibi onlara buyrunuz, geçiniz demeyi. tercih ediyorum.

yani kutsiyet sözde değil. kutsiyet mucizede. isa aleyhiselamın gösterdiklerinde değil. bir ölü canlanabilir, tabutunu darmadağın edebilir, bir körün birden badem gibi gözleri olabilir, ama mucize orda değil. mucize sözü edilemeyende. belki hiç bir zaman sözü edilemeyecek olanda.

başın mı döndü? bir koyu kahve çal kendine. o kadar.

[woher kommst du, schatz? başlık tam buradan geliyor.]

ülke

acaip bir ülkeden söz edeceğim size. gittiğimde tüm rengini içine çektiğim ülkemden, mesela eski tramvaylarından, bitmeyen iniş ve çıkışlarından, kanından ve barutundan. hep inkar etmek zorunda bırakılmış ülkemden sözedeceğim...

alay edilmek zorunda bırakıldığımız, ismini haykırdığımızda susturulduğumuz, vaktinde ankara'sından samsun'ununa, şimdi amed'ine, dersim'ine yürüdüğümüz, türkülerine ve herşeyine didinip de hakettiğimiz, çırpınıp da rızkettiğimiz ekmek gibi sarıldığımız, ama katledildiğimiz ülkeden sözedeceğim. mutlaka bu öyküde çiğ süt emmişler, aldatanlar, namussuzlar olacak. mutlaka kendi derdini anlatamayan yüreği hayallerle süslü delikanlılar olacak. mutlaka en sevdiği kadınlara bir adım bile yaklaşmaktan çekinmiş, sierralarla karıştırdıkları munzurlara taşıdıkları şiir kitaplarını okudukları günün ertesinde en kalleşçe vurulmuş, çekingen kartal yürekliler olacak bu öyküde.

santim santim benimdir diyorum. santim santim alay edileceğim. kendi öldürdükleri tanrılarını, üstüne mühürler bastıkları kağıtlarını benimle karıştıracaklar. her gün yerin dibine batırdığım kendimizi görmezden gelip, çamura bulayacaklar etrafımı. mutlaka sövüp sayılacağım. siyaset teorilerinde dar kafalılıkla suçlanacağım, aptallıkla, şu çağa uymamakla mesela. feodal bir çamur içine bulayıp da küfür ederek anacaklar beni.

sarışın bir rüzgar da benimdir halbuki. sabahleyin vapurlarında martılara bakarken attığım tüm simitleri, cami köşelerinde üstüne yem attığım tüm ürkek güvercinleri ve yanı başında dersi kırıp da inadına şarap içtiğim tüm camiileri de benimdir diyeceğim. anlamayacaklar. anlamsız dünyadan kendime misakı milliler örmekle suçlanacağım. içinde besmele geçmeyen bir allahsızlıkla yargılanacağım.

ama ille de sokrates benimdir diyeceğim. ille de olsun, en büyük dualarımı asos'ta akademinin karşısında şarap içerken ettiğimi tüküreceğim yüzlerine. köyünde okul yok diye komşu köye omuzlarda kış vakitleri taşınan oğullar ve babaları arasındaki en çarpık karmaşaları, çukurovanın tüm pamuk ırgatları, samanlıklarda tezek kokuları arasında en sıcak düzüşmeleri, her gün palabıyığını tarayan erkekleri, onurlu yörükleri, evlerinde her allahın günü sopa yiyen kadınları ve bir bayrağa sarılmışçasına dağlara kaçırılan kızları burdadır işte. ben tam oralıyım.

ahmet de buralı. soyadı türk olduğu kadar kürt olan ahmet de öyle. en az bir afrikalının olduğu kadar evim onundur da diyeceğim...

sokaklarında kaldırım taşları hep atılacak elbet. hep yokmuş gibi varsayılmışlar evlerinde yalnız başlarına fantastik öyküler yazacak. yasakların bile önüne çıkamayacağı tütünler, otlarla ölüme meydan okuyacak. yazdığı her satırda bir damla kanı dökülüyormuş gibi işleyecek sözcükleri. bağırınca tüm suratsız dünya yüz çevirecek ondan. bir serseri gibi... bir serseri gibi etrafı kırıp dökecek sözleri. bu sözcüklerde elbet o da vurulacak. çok geri öğelere sesleniyor diyecekler mesela. ticarete döktükleri beynelmilel sahte semaların müşterileri kutsal sözcükleri ağızlarına sakız edip bela okuyacaklar ona.

fransanın baldırıçıplakları gibi aşağılanacaklar. yaktıkları arabalar örnek gösterip ilkel vandallarla anılacak adları. modern dünyaya ayak uyduramamış zavallılar olarak geçecek adları gazete köşelerinde.

en anneye en babaya en namuslu sistemine karşı çırılçıplak duaları savuracak yine de. baader kadar kriminal olacak, bir intihar eşiğine gelince ağzına geleni söyleyecek fütursuzca, on tane görevli üstüne binse de zaptedemeyecek. hiçbir mahkeme, hiçbir kağıt parçası affetmeyecek onu.

işte en acaip ülkeden sözediyorum size. en sevdiğim. üstüne sevgilim der gibi titrediğim. küfrettiğim ve sevdiğim. bir ülkeden.

totem ya da tabu oynar mısın benimle?

inanılmaz bir dayak hakediyorum. üç tokat çakıyorum kendime, yine de ayılamıyorum. tanımlanamayan bir cisim kovalıyor peşimi, paçama yapışmış bırakmıyor. bir bilseniz, ne fena tesir ediyor sözcükler. ne güzel insansın deseniz mesela, hemen bir keşkül ısmarlarım size. ne muhteşem deseniz, çatalınızın hafif bir darbesiyle dağılacak mis gibi tel kadayıf.

ilkelim, evet ismet özel, ne güzel de tanımladın sen beni, en güzel tanımladın hatta: "şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin; kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin." ilkelim, ilkelim, ilkel. bu övgüye karşılık, sana da ısmarlayacağım bir vakit, babanın şarap çanağında bir kadeh rakı, hem de en türkünden en müslümanından.