- Çok karmaşık bir durum,kuzen Sonja.Ben Alexi'ye aşığım. O, Alicia'yı seviyor. Alicia'nın Lev ile ilişkisi var. Lev, Tatiana'yı seviyor. Tatiana, Simkin'i seviyor. Simkin beni seviyor.Simkin'i seviyorum ama Alexi gibi değil. Tatiana'yı kardeşi gibi seviyor. Tatiana'nın kız kardeşi Trigorian'ı kardeşi gibi seviyor. Onun kardeşi de benim kız kardeşimle birlikle...ama kız kardeşim onu ruhen değil fiziksel olarak seviyor.- Natasha, aşk, acı çekmektir. Acı çekmemek için insan aşık olmamalı. Ama aşık olmadığın için de acı çekersin. Yani, aşık olmak acı çekmektir.Ama aşık olmamak da acı çekmektir. Acı çekmek, acı çekmektir. Aşık olunca mutlu olursun. Acı çekince mutlu olursun ama acı çekmek insanı mutsuz eder. Bu durumda, mutsuz olmak için, insan sevmeli ya da acı çekmek için sevmeli ya da çok fazla mutluluktan acı çekmeli. Umarım beni anlıyorsundur.
Love in the East
İlim bilim işleri
Bu kültür-natür ikilemi ilginçtir. Bu ikisini nesne kabul eden ve inceleyen alanları sosyal bilim (Arts and Humanities) ve doğa bilimleri olarak düşünebiliriz. Bana özellikle bizim ülkede birincisine çok daha fazla ilgi varmış gibi gelir. Bir de bununla gurur duyulur, ikincisi genelde kuru ve renksiz bulunur.
Nedense bizimkiler nesnesini doğa olarak seçmiş olan "bilim"i küçümserler; temel gerekçeleri de bilim'in irfandan yoksunluğudur, ondan dindarlar lafızda "ilim" demeyi tercih ederler. Örneğin Dücane Cündioğlu Türklerin bilim'e fazla önem verdiklerini - asıl insana, edebiyata, topluma, "ilim"e yönelmek gerektiğini ısrarla vurguluyor yazılarında. Bu tutum bir hastaya "gebersin" diye ilaç yazmaya ve belki yeniden dirilir diye ümit etmeye benziyor.
İlim'in durduğu yer bu tarafa göre nedir peki? Elbette doğa ile olan ilişkinin de ardına geçip, insanoğluna ve onun tüm bir Ötekiyle olan gerilimine temas etmek. Sonunda da hikmet yumurtlamak. Bu olmadan tatmin olamıyoruz. Kabul, ben de çoğu zaman olamıyorum.
Zizek'in kendine dair belgeselinde, "şimdi bir meteor çarpsa, ben bilim adamlarının söylemini dikkate alırım - biz felsefecilerin söyledikleri o noktada devre dışı kalır" gibisinden laflar edişini hatırlıyorum. Kendisi kültür düzleminde kalırken, en azından bir insandan bağımsız nesneler düzleminin farkındalığını vurgulamış oluyor böylelikle. (Sahiden bizde deprem olduğunda sürekli bir jeolog profun canlı yayına alınması da bir acaiptir. Jeolog bile bir kurtarıcı peygambervari bir Nostradamus'a indirgenir çoğunlukla.)
Birkaç haftadır muhtemelen geçirdiğim gribal enfeksiyon sebebiyle kulağımda bir problem çıktı - çok da önemli değil işte, kulak kiri denen şey acaip bir artış göstermiş olacak ki, sağ kulak zarıma da yaklaşacak şekilde, üzerinize afiyet, bir tıkanmaya sebep verdi. Çok önemli değildi ama rahatsız ediyordu işte.
Göz ve dişi bir kenarda bırakırsam, on senedir doğru dürüst doktora gittiğimi bile hatırlamıyorum. Beyaz önlüklü doktorlarla temas etmeyi sevmiyorum. Ama bu kulak rahatsızlığı zorunlu olarak bir süre sonra KBB'ye sürükledi. Uzun lafın kısası, işte o kulak kiri havayı hüpleten basit bir aletle çıkarıldı. Rahatsızlık bir anda gitti!
Ne kadar hikmet sahibi olsaydım, bu kulak rahatsızlığım biter mi diye düşüncelere gark oldum doktordan çıktığımda. İnsanın psikosu, ruhu, maneviyatı, duyguları -her ne diyorsanız artık- insana bağlı olmayan bir sürü nesneyle ilişkide değil mi? Bildiğim kadarıyla bedenimizde bize ait olmayan bizim kendi hücrelerimizden çok daha fazla işgalci yabancı organizma var. Ne garip!
Ben kendimi 'ben' olarak bilirken, 'ben' diye tanımlamak için beynim hiç bir işle meşgul değilken bile enerjimin büyük bir kısmını o benliğe yatırıyor. Garip işte. Sonra da ben gelip o ben'in derdine düşüyorum. Buraya kadar herşey tamam da...hani reaksiyonlerler (gericiler diyince alınıyorlar) "modernizm" diye bir öcüye küfrediyorlar ya aslında küfrettikleri beşerin merkeziyetinin yerle bir olması. Bunu kabullenmek çok zor onlar için. Bir kez kabullenseler, nostaljiden biraz olsun uzaklaşıp, yaralara "işe yarar" merhemler bulmak için bir adım atmış olabileceklerdi halbuki.
Şaka değil. Üç beş "kıytırık" elektrotla beyin ölçümü yapıyorsunuz. Ve eğer bilingual'sanız (iki dilliyseniz), beyninizde 400. ms'de "ana dili" olan bir kimseye göre çok farklı bir patern beliriveriyor. (Bunu geçende yanımda Azerilere yaptılar ve ana dili Türkçe olanlara göre o bambaşka patern hemen beliriverdi.)
Bir yandan da misal şu videoda İsmet Özel "Azerice'nin apayrı bir dil olduğunu savunurken", diğerleri (içlerinde bir tarihçi de var!) milliyetçi reflekslerinden de güç alarak onu küçümsüyor. (İsmet Özel'i savunmak zorunda kaldım, ah! İşte bozuk bir ssat bile bir kez doğruyu gösteriyor.) Ama işte beynin elektriksel aktivitesinin basitçe bir ölçümü bile bize İsmet bey bu konuda müsbet olarak haklı diyor. Yani öyle dillerin gramatik özelliklerini, tarihçelerini uzun uzadıya incelemeye bile gerek kalmadan, beynimiz bize bunu 'doğal' yollarla, gayet elektriksel bir dille söylüyor.
Natür artık gelip kültürü işgal ediyor. Aradaki gerilimi dikkate almak, ilkini görmezden gelmek anlamına asla gelmemeli. Bunu dikkate almayan bir yöntemin, öğretinin ya da bir kültürel analizin insan hakikatine yaklaşma şansı var mıdır?
Dünyacı olmak
Olmakta olanı sorguya almak zaten kendince bir "öteyi" işaret ediyor - ondan "olan"ı askıya değil sorguya almak istiyorum.
Antik Yunan materyalistleri "arke"nin sudan mı, havadan mı, ateşten mi, topraktan mı ibaret olduğunu tartışırlarken "ne kadar hikmet" barındırıyorlarsa, ben de o denli barındırabileyim derdindeyim.
Bunun dışında bir dogmayı hikmetle makyajlayıp markete sunmanın tam karşı yakasındayım. Ben bu cevabımı düşünürken, fikrimle örtüşen Sevan Nişanyan'ın Kelimebaz köşesindeki eski bir yazıyla karşılaştım:
"Bu dünyanın ufkunun ötesinde duran Varlık veya varlıklar bana inandırıcı gelmiyor; kendimi bildim bileli de gelmedi. Dünya ne demek biliyorsunuz değil mi? Arapça edna'nın kıyas halidir, iki şeyden daha beride olanı demektir. Yani 'bu taraf', öteki değil beriki, çizginin bu yanı. Etiket isterseniz söyleyeyim, ben Dünyacıyım."Dünyevi olanı küçümsemek, aslında ona yakından bakmaya çalışmak tembelliğinden ileri geliyor. Zahmet edip, kafamızı uzattığımızda oldukça şaşırtıcı bir dünyamız var. Ama postendüstriel toplumda dünya giderek gösterenlere çevriliyor, unutturuluyor. Yeterince çaba göstermeyince de kendi kibrit kutusunda böcekler olmak gibi tehlikeli bir kıtaya öteliyor bizi.
Var olanda fevkalade bir contingency var: Nişanyan'ın Kelimebaz'ında durmadan anlattığı gibi tüm nesneler gibi kelimelerin dünyası da sürekli eğilip, bozuluyor ve başka anlamlara ve hecelere gark oluyor - herşey ama herşey başka şeylere dönüşmek peşinde bir çaba içinde sanki. Tura'nın deyimiyle "maddenin bizdeki ısrarı"ndan bahsediyorum. Bu bağlamda fikirde koşulsuz bir sabitlik arayan seküler ya da dinsel her ideoloji dünyayı anlamaya ve onunla şakalaşmaya hiç yanaşamıyor.
Giz, açıklık ve sevgi kelebekleri
Gerçi hala herşeyi tamamen açık kılmanın hayatı zorlaştırdığını düşünüyorum – birine ne kadar yakın olursak olalım, onunla aramızda opak, görünmeyen bir hat olacak. (Hattı basbayağı müdhafa vardır, efendiler. Hattınızı müdafa ediniz!) Bu lekenin gerekliliği biraz da “otonomimizi” korumak için... Bağımsızlık illa karakteriniz olsun diyorsanız, böyle.
Bana öyle geliyor ki bir insanın hayatındaki tüm detayları herşeyiyle bilmek gibi bir istek içinde olmak, kendine ve çevreye pek bizarar bir eylem... Kendimize dair bile herşeyi bilmiyorken, böyle bir şeyi başkasından talep edebilmek, cesaretten ve açıklıktan ziyade sağlıksız olabilecek bir obsesyona takebül ediyor.
Bunu devreye sokan insanların birçoğu “imgesel” bir çıkmaz içindeler: Kendilerine bakmak çok zor olduğu için, gerçekte tüm problemlerini ötekine enjekte edip, bir rahatlama içinde olduklarını bilselerdi; yaptıkları şeyin düşündükleri şeffaflıkla ilgisi olmadığı ironisiyle yüzleşmiş olacaklardı.
Aramızdaki mesafeye saygı göstermek, en başta insana saygı göstermektir. Bu mesafeyi doğru bir ölçüde tutturmayı başardığımızda (sağlıklı) ilişkilerin ayakta durabildiği fikrindeyim.
Bir de madalyonun öbür yüzü var: Bir şeye ya da ötekine ilişiklenirken belli bir ölçüde tutulması gereken mistizmden faydalanarak “yalan”a başvurmak hileciliği. Burada değerli olma potansiyeli taşıyan giz’de ölçüsüzlük yaparak aşağılık bir durumun, riyanın taşıyıcısı haline getirebiliyoruz.
Doğu toplumu buna özellikle müsait. Bir Alman’a adres sorsanız, o size bunu neredeyse tam olarak tarif etse bile eğer içinde minnacık bir şüphe varsa, kırk kez “ama tam emin değilim, sen yine de başkasına da sor” der. Almanca bir telefon konuşmasını sıklıkla muhatabınıza “Alles klar?” (Senin için herşey açık mı?) diye sorarak bitirirsiniz.
Giz’de ileri gittiğim ve yalana battığımı düşündüğüm zamanlarda Anglosakson gelenekteki bu açıklığa hayran olmadan edemedim. Dürüstlük, ahde vefa gibi değerlerin ülkem insanlarında ne kadar eksik olduğunu anladım – elbette bu hastalıktan bana da biraz bulaşmış olabilirdi.
Giz sevgim yüzünden bulaşan hastalıktan biraz olsun kurtulmak için kendimle çoklukla mücadele ettim. Zorlu birşey bu. İnsan kendini tanımamak için direnen bir yaratık – kendine halel gelmesin de, herkesin Allah belasını verirse, versin. “İyi dileklerde” ve “dualarda” bulunmak gibi bir kalesi var nasıl olsa! İyi niyetli olduğunu iddia eden bu insanlarla karşılaştıkça, ironik bir fesatlığın bir erdem olduğuna inancım daha da çok artıyor. Yeri gelmişken söyleyeyim: Hiçbirinizi sırf toprağım, hemşehrim, kandaşım ya da kırkaltı kromozomlu olduğunuz için sevmeyeceğim sevgili doğulular.
Demek istediğim: Elbette arkadaş ve diğer ilişkilerde minimum bir arzunun varolması için minimum bir giz’i elde tutmak gerekliydi. Ama bunu dürüstçe yapmak, ilkinden daha çok gerekliydi.
Bir yandan da Almanlarda bahsettiğim açıklığı bazen abartılı bulduğumu da söylemem gerek: “Allah aşkına sizin hayatınızda hiç mi sürprize yer yok?” diye yakınmalarım olmuştur.
Tabii dürüst olmanın pek de “herşeyi olduğu gibi söylemek” olmadığını anlayabiliyordum. Herşeyi söylemek diye birşey yoktur – bir insanın “samimiyetle” diye başladığı bir cümlenin samimi olma ihtimali daha en baştan düşük değil midir? (Ah şu siniklik ve fesatlık, ne güzel bir karışımsınız!)
Giz ve açıklık dengesi. Susabilmek ve özenli bir detayla anlatabilmek. Bunlar her ne kadar birbirlerine tezat görünse de, ikisi de birbirimize saygı için var. Bu ikisinden de zaman zaman yoksun olan şeye hala sevgi deniyorsa eğer, duygu tanımlarımızdaki cıvıklığı bir kez daha gözden geçirmeliyiz gibime geliyor.
İrrasyonalite ve ortak aklın gerekliliği
O yazıda elbet sezgileri küçümsemek gibi bir niyetim yoktu. Bu noktada bu işin babasından Wittgenstein'dan örnek verilebilir. Kendisi ne dini ne de mistizmi küçümsedi; tam tersine hayatında birçok kez rahip olmak istediği biliniyor. Yine hayatında birkaç kez gidip bir kulübeye kendini tecrit etmek gibi ya da tüm malını mülkünü bırakmak, kariyerini bırakmak, savaş için asker yazılıp, en önde cepheye atılmak gibi türlü "akıl dışı-irrasyonel" girişimlerini de bu mistik eğilime borçludur denebilir herhalde.
Mistik yönelimleri ve sezgilerimizi küçümseyemeyiz. Ama benim sorum şu: Wittgenstein'ın Tractatus'ta savunduğu gibi sezgilerimiz hakkında konuşamayız mı?
Hayır konuşamayız ve evet konuşabiliriz.
Hayır: Kişisel hayatımda sezgilerim doğrultusunda hareket ettiğimde "sezgilerim" hakkında konuşmam saçmadır. Çünkü "sezgi zaten rasyonel olarak anlamlandıramadığım şeyler hakkındaki eğilimlerim"dir. Anlam ve dil dünyasına katmadığım birşey hakkında konuşmam "boştur". Bu sezgilerin önemsemediğim anlamına asla gelmez. O post'ta dediğim de budur. Sezgilerimi dillendirmeye çalıştığım anda "atmaya, sallamaya" başlarım: Yani kelimelerim eğilimimi dile getirmeye yetersiz iken; onları zorlayıp sezgilerime bir anlam yüklemeye çalıştığımda ideoloji'nin göbeğinde dururum.
Evet: Bugünün bilimlerindeki gelişimleri göze alırsam "sezgilerin aslında hiç de öyle göründüğü gibi mistik kökenli olmadığı tamamen maddi bir sürecin rasyonel olarak açıklanabilen bir parçası olduğunu görebilirim." Yani evet sezgiler ve kökenleri hakkında konuşacak ve yorumsayacak araçlara sahibim.
Algı dünyamıza yönlendirilmiş bir nesneyi aslında hemen algılayamayız. O nesneye dair izlenimlerim önecelikli olarak beynimin "görsel ve duyusal merkezlerinin" dışında biryerlerinde işlenir. Örneğin, bir nesneyi görüp algılamam ve yorumlamam için birkaç milisaniyelik minimum bir zaman süresine, bir eşik zamanına ihtiyacım vardır. Eğer bir ilüzyonist el çabukluğuyla nesneyi gözünüzün önünden çekerse - onu görebildiğinizin farkında olmazsınız. Çünkü beyniniz onu yorumlamak için gerekli süreden mahrum kalmıştır. Ama bu ona dair bir takım "bilgilerin" beyninizde biryerlerde varolduğu gerçeğini yadsımaz. (Teknik terimlerle diyelim, orta prefrontal kortekste güçlü bir aktivasyon var ama birincil görsel merkezlerizde aktivasyon gerçekleşmemiş!)
Şöyle düşünün tüm yaşantınız boyunca o kadar çok nesne bombardımanına uğruyorsunuz ki. Birkaç milisaniyeden küçük o kadar fazla uyaran var ki hayatınızda...Bunların gelip geçtiğini fenomonal evreninize katamamışsınız ama onlar aslında beyninizde belli bölgelerde nöronları uyarmış, sadece siz "onları bildiğinizi bilmiyorsunuz". Ama bir yandan da zihniniz belli bir uyaranla meşgul olmadığı sürece, o anlamsız parçalardan bir anlam üretmeye de çalışıyor. Aslında beyniniz büyük ihtimalle dışsal dünyadan çok daha fazla "içsel dünyada" enerji tüketiyor. Beyniniz bol bol glikoz tüketip, bol bol ATP yakıyor, sırf kendi meseleleriyle, içişleriyle uğraşmak için! (Psikanaliz neden işe yarabiliyor, buradan baksak kolaylaşacak.)
Yani dış dünyayla etkileşim aslen zihinsel uğraşımın çok küçük bir parçası.
Aslında dış dünyada anlamlandıramadığım kodlar tamamen bir çöpler yığını da değil, yararlı veya kendimi ve ötekini daha yakından tanımamı sağlayan kodlar da olabilir. İşte bunları fenomonel dünyama eklemeye çalışırken, milyon tane puzzle çözmeye çalışırken dünyayla hiç işim olmadığım halde "tecrübe" ediniyorum. Ben bu tecrübelere "sezgi" diyorum.
Sezgi köken olarak hiç de mistik bir temele dayanmıyor ama "anlamlandıramadığım bilgi kırıntılarından" oluşturduğumdan irrasyonel bir temele dayanabiliyor ve tam da bu yüzden "anlatılamıyor". Sezgilerimi sadece gerçekleştirebilirim. Onları anlatmaya başladığım andan itibaren aslında bilerek ya da bilmeyerek uydururum. Güçlü sezgilerin yanılmaması bir şey; o sezgilerden bütünsel bir pratik (mesela din ya da ideoloji) yaratmak ise çok başka bir şey. İkincisi belki de birçok sorunumuzun kaynağı. Sezgiden anlama ulaşmaya çalıştığımız zamanlarda "büyü"yü öcülere dönüştürüyoruz.
Büyü'nün konuştuğu anda kaybolduğu iyi bilinen birşey'dir. Benim de tezim, büyü'nün dillendiği ve kelama dönüştüğü andan itibaren bir öcü'ye dönüşebilme ihtimalidir. Çünkü büyü akılla temellendirilemez ama insan ilişkilerini sağlıklı bir şekilde ancak akıl'la kurabiliriz; motivasyonumuzun "büyü" olması ve bunun sebepleri ise "psikoloji"nin konusudur diyebiliriz.
Demek istediğim: Ben o post'ta sonuçlarla ilgileniyordum. Akılla gerekçelendirilmeyecek birşeyi yapmak eğer bir bireye aitse, bunun sonuçları onu ilgilendirir. Ama konumuz toplumsal bir probleme çözüm olacaksa bunu gerekçelendirmek zorundayız. Zira herkesin psikolojik arkaplanı başkadır. Bu başkalığı bir ortaklığa döktüğümüzde ister istemez dil'i kullanmak durumunda kalıyoruz - anla(ş)mak için bu olmazsa olmaz. Öyleyse, ortak bir akla dayanmadan iletişim gerçekleşebilir mi? Hayır.
Öyle ki, doğa ile böyle bir akılcıl dil'le, yani matematikle konuşabiliyoruz. Bu dil'in sınırlarını bile yine dil'in ta kendisiyle algılayabiliyoruz. Gödel'in incompleteness teoremi gibi. Onu irrasyonel bir dille anlamamız mümkün değil - irrasyonel dil (mesela sanat?) doğayı anlamak için değil, sadece keyif ve rahatlama gibi bir maksada yönelik olabilir.
Einstein'in "deist"liği (aslında panteistliği) dindarlar tarafından zaman zaman kullanılmıştır. Sosyalizme ait görüşleri de aynı şekilde sosyalistler tarafından kullanılıyor. Ama sonuç olarak Einstein da bundan rahatsız olacak ki, "ben doğa üstü bir güce ya da doğaya bir akıl asla atfemedim" demek durumunda kalmıştır. (Ayrıntılar için Dawkins'in Tanrı Yanılgısı'nın ilk bölümleri iyi bir kaynak.) Einstein sezgiler ve yaratıcılık arasındaki bağı vurgularken, muhtemelen çıkışlara dair bilimsel varsayımlarının yanlış anlaşılıp, kullanılmasından bu tepkiyi vermek zorunda kaldı.
Benim o yazıda ilgilendiğim alan da girişlerimiz değil. Girişlerimiz sadece akıldan ibaret olamaz - tam tersine nesnelerle etkileştiğimizde buna çok zaman "içgüdüsel tepki" veririz. Beynimiz Friston'a göre tüm operasyonlarını serbest enerjiyi minimize etmek üzerinden gerçekleştirmektedir. Tepkilerimiz de öyle akılcıl filan değildir: Tepkilerimizin bilince eriştirilen bölümü "kodlanır" ama kodlanamayan ve alt bölümde kalan sürekli hareket ve akış halinde bir sürü kendi başına koddan bahsedebiliriz. (Burada bilinçdışı'nın alanına bir kez daha giriyoruz.)
Çıkışlarımız (dil) bilinç'e aittir ve bir akıl üzerinden kendini ifade eder. Bilinçdışı'ndan ise faydalanırız: Bilinçdışı olmasa eğer karşıdan gelen bir tenis topuna bile vuramayız. Daha çok sayamayacağımız kadar çok şeyi yapamayız biliçdışı süreçlerden faydalanmaksızın.
Ama bilinçdışını bilinçdışı'yla anlamlandıramayız. Bu babda psikanaliz gayet akılcı ve aydınlanmacı bir teoridir. Rüyaları konuştuğumuz anda rüya aslında rüya olmaktan çıkmıyor mı? Konuştuğumuz anda rüyadaki isteklerimizi sansürlediğimizi Freud'dan yana biliyoruz.
İkinci olarak, bir önceki post'ta yanlış anlamaya açık başka bir cümlemi düzeltmem gerekiyor:
Konseptler üretmeyi küçümsemiyorum. Konseptleri tutarlı ve tutarsız olarak sınıflamamız gerekiyor sadece: Örneğin "gayb" bence gayet tutarlı ve üretken bir konsept. Gayb'ın dini bir kökeni var; ama onu alıp dünyaya oturtursak anlamlı hale sokabiliriz. Gayb, "duyularla algılanamayan şeyler bütünü" olarak kabul edebilebilir belki. Kant'ın "nomen" dediği gayb'a eşdeğerdir. (Nomen'in de aslında Latince tanrısallıktan türetilmiş olması şaşırtıcı değil.) Gayb varolandır ama duyularımızla algılayamadığımızdır.
"Duyularımızı" burada beş duyuyla sınırlı tutmuyorum elbet; ama elimizdeki teknolojiye bağlı olarak duyularımız dışında çok şeyi algılayabiliyoruz. Bu anlamda dindarların anladığının tam tersine "gayb değişkendir". Ne kadar "duyarlılığı yüksek" alet edinip, insani duyularımla birleştirirsem, gayb'ın alanını da o ölçüde daraltmış olurum. Belki sıfırlayamam ama daraltabilirim.
Gayb'ı akılda tutarak nice uygulamalı matematik problemine çözüm bulabiliriz. Yani düşünceye yararlı bir alet sağlar "gayb" konsepti ama ancak ve ancak onu gökten yere indirip, tutarlı hale getirebilirsek... Dinsel düşünce insanlık tarihinde önemli bir yer kapladığından, böyle çok türlü önemli konseptleri ayağımıza getirmiş olabilir. Materyalistlerin yapması gereken onları mistik kökeninden koparıp, dünyayı algılamamızı kolaylaştıracak bir enstrüman haline getirmektir. (Marx'ın Kapital'in önsözünde bahsettiği meşhur diyalektiği başüstü alıp, ayaklar üzerine oturtma iddiası gibi.)
Saffet Tura bir kitabında bahsediyordu haklı olarak: Fizikte "kütle" de metafizik bir konsept değil midir? . Elbette. Ama gerekçelendirilmiş, tutarlı bir konsepttir kütle. Eğer gözlemlerimiz bunu yanlışlarsa, ya kütle konseptini değiştirmeye çalışırız ya da onun teorik bütün içindeki yerini değiştiririz.
Dolayısıyla konseptler eğer dış dünyayla ilişkimizi kolaylaştıracak bir fayda sağlıyorlarsa - onu alfabeye katmalıyız. Ama tutarsızlığı sabitse ya da totolojik ise - yani teoriye hiçbir artı-değer katmıyorsa; gönül rahatlığıyla onu hafzamızdan silip atmaya da hazır olunmalı gerektiğini düşünüyorum.
House M.D.

Tevil aldatmacası
Tanıdığım insanların spektrumundaki genişlik arttıkça, farklı kişiliklere bu kelime oyunlarını oyanayabilme yetimin arttığını farkettim. Kelam eğlence için olmazsa olmaz olandı.
Ahali eğer bugün Cüppeli Ahmetvari türlü şarlatanları dinliyorsa, onlara destek veriyorsa belki onlar da "kendince eğlenmek" istiyorlar. Elbette bu hocaların her mezhebe ve seviyeye uygun başka türlü versiyonları var.
Öyle ya dinde türlü konseptler var: Bundan mutlak olan Tanrı pek muğlak bir kavramlar dizgesini kullarının üzerine yağdırıyor. Sonra da bunlarla oyna da oyna, kafana göre oyna!
Eğlenceyi bir yana bırakırsak, mutlak olana en büyük saygı "sessizlik"ten geçiyor.
Böylelikle "komünizm" algım da değişti. Nasıl Tanrı önce mutlak ve herşeye kadir olansa ve sonrasında modernizmle birlikte "iktidarsızlaştırılmışsa", sosyalizm de böyle bir evrim geçirdi bence.
Bu iktidarsızlaşmanın izlerini basbayağı mesela olsaılıkçı Pascal'da bulabiliriz. Tanrı ahlaki bir meseleden ileri gidemez artık, ontolojik tahtından alaşağı edilmiştir! Kierkegaard spirütüellikten umutsuzluğa kadar türlü labirentlerde aramıştır Tanrısını. Tanrı belki modern dertlerimize bir afyon, ağrı kesici olabilir ama bir "cevap" asla! Bu babda bilinen anlamda varlıksal Tanrı ölmüştür ve artık asla İsa'da bedene gelip su üzerinde yürüyemez ya da miraçta bir Muhammed'le konuşacak takatı pek kalmamıştır.
Sosyalizm ve tanrının evrimindeki benzeşme diyordum... Elbet birincisindeki değişim çok daha hızlılık arzetti ama yapısal olarak aynı yollardan geçtiler. Önce zamanın determinist fikriyatına uygun olarak "herşeyi açıklayabilen, dertlere deva" bir sosyalizm arandı. Bundan yola çıkıp sosyalizmin başına "bilimsel" sıfatı takanlar da oldu.
Şimdilerde bana göre "sosyalizm" anlam arayışlarının ötesinde sadece ahlaki bir boyutta sahip çıkmaya denk düşüyor. Yani bir tercihtir. Bu tercihi yapanların Mao'nun soğuk savaş sırasında ABD'nin atom bombası tehlikesine karşı "bomba atsalar ne olacak? evrenin nezdinde Çin üzerine atılmış bir bombanın ne önemi olabilir?" demeci hakkında uzun uzun düşünmeleri gerekir.
Sosyalizmin "rasyonel" tercihler toplamı olması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir sosyalist "3 çocuk yapılması lazım"ın bir sol-romantik versiyonu olarak "analar ikiz doğursun" diyemez. Zira biliyoruz ki, böyle bir doğum oranı birkaç on yıl sonra Amerika kıtasında ayak basacak yer kalmaması anlamına gelmektedir. Basit bir istatistik bunu göstermeye yetiyor.
Eğer "tercihim insan soyunun varlığından" yanaysa, o zaman "doğum kontrolü" canı gönülden desteklerim. Söz oyunlarını bir kenara bırakırsak - evren ve insanlık arasındaki gerilime bağlı sorular ve tercihleri değerlendirmek ve taraf almaktan başka her türden lafızın politik olarak "anlamsız" olduğunu düşünüyorum. Ama eğlenceli olan, zorunlu olarak bu anlamsız anlamlılığı barındırmak zorunda - ondan tamamen kesip atalım demek gücüne haiz değilim.
Mao'nun sorusunu ciddiye alıp, "insanlık dediğin koca evren karşısında bir hiçtir" diyerek boş da verebiliriz tabii. Bu soruya olumlu ya da olumsuz cevap vermek bir etik tanımlamakla olanaklı, "konseptler" üretmek ve laf ebeliğiyle değil.
Çünkü sadece insanı ilgilendiren sorular "varlık alanını" hiç ırgılamıyor.
Bliss: Ignorance or truth?
Düşünün ki tüm yaşadıklarınız beyninizde siz yaşantılıyormuş gibi simüle edilebiliyor – e o zaman bu durumla dış gerçekliği dolayımlı yaşantılamak arasında nasıl bir fark olabilir?
Bu soru şu zamanlarda temeldir ve tüm politik tercihlerinizde direkt etkindir. Eğer sevgilimin beni sevdiğini beynimde kazımayı başarırsam, o benden “aslında” nefret bile etse, beni seviyormuş gibi yaşantılayabilir (Davranışçı terapiler bu türden bir ego psikolojisini salık vermiyor mu?). Bu kadar basit değil tabii. Aslında zaten sevgilimin bana aktardığını dolayımlı olarak alıyorum; bunu yeniden dolayımlayıp (örneğin bir fetiş üzerinden) bir yalan’a dönüştürebilirim. En baştan hiç bir yalanı zorlamadan yaşantıladığım da aslında bir dolayımdan ibaretse eğer, bunun en başından beri bir yalan olmadığını nereden bileceğim? (Lacan, ağzını açar açmaz yalan söylemektesindir zaten diyordu.) Sezilerimden mi ya da bir iman burda olmazsa olmaz mıdır? Ya hakikat? Onu terk mi etmeliyiz?
Bu sorular mutlaka Matrix’teki Cypher (hain) karakterinin yemek esnasında Ajan Smith’le yaptığı o ünlü ihanet konuşmasını akla getirecektir:
"Aslında bu bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Ben onu ısırdığımda, Matrix beynime vereceği elektrik sinyalleri ile bana onun sulu ve lezzetli bir şey olduğunu hissettirecek. Dokuz yıldan sonra ne öğrendim biliyor musun? Cehalet mutluluktur." [çeviriyi şuradan aldım]
Camus’nün sorusu örneğin Histerik Bilinç’te bahsettiği üzere Saffet Tura’ya göre “felsefi soru niteliğinde bile değildir”. Bence kazın ayağı pek öyle değil. Felsefe illa bir alana sıkıştıralacak birşey değil, ve elbet tarihten bağımsız “objektif”, insandan bağımsız bir soruyla meşgale olmak zorunda da değil. Etik ve estetik insandan bağımsız nasıl düşünülebilir? İnsandan bağımsız bir referans noktası alsak da (ki bence alınmalı), eninde sonunda mevzuuyu insanla noktalamak durumundayız etik söz konusu ise...
Camus’nün sorusu modern zamanlara dair iyi bir sorudur ve doğrudan yaşamlarımızın nasıl organize edebileceğimizi irdeler. Modernizmin sorunsalı Tanrısız bir etikle et ve tırnak gibi içiçedir. Bu soruya verilen “abzürd”ü onaylayan bir cevap ne kadar yerindedir, o da tartışılacak bir konu.
Matrix’te Neo ve Cypher’ın sorunsalı ise tam da bugünün nörobilimlerinde gelişimi de dikkate alırsak önemli ve bence temel bir etik mevzuuyu dile getiriyor: Sorunun çözümünü dışarda aramalı mıyız? Dışarda bir hakikat varsa bile, bununla meşguliyete değer mi?
Bu ikinci soru bizzat verilecek cevaba göre aydınlanmanın safında olup olmadığınızı belirleyecek bir turnosol kağıdıdır.
Thomas Metzinger, Ego Tüneli’nde “üstün yapay zekalar” üretiminde dikkatli olmamızı, bizim gibi bir ego modeline sahip makinalar ürettiğimizde, onların acı duyabileceklerini ve dünyada “acıyı” arttırmanın doğru bir seçim olmayacağını söylüyordu. Bu tezde çok problem var. Birincisi ego modeli zorunlu olarak bilinçlilikle eşleştirilmeyebilir. Bilinç için bir ego gerekli ama yeterli olmayabilir. Örneğin bir zamanlar çocukların elinde pek popüler olan şu Japon oyuncakları tamagotchi ‘ler ağlayabiliyorlar, onları besliyorsunuz, altını temizliyorsunuz filan! Metzinger aksini savunsa da böyle gelişmiş bir egoya haiz robotun “acıyı duyduğu”na ben ikna olamıyorum. Çünkü sadece egolardan, simülakr'lardan ibaret değiliz! İkincisi, acı’nın çekilmemesi gerekli bir duyguya indirgenmesinde problem var. Bunu kriter alsak bırakın akıllı robotları, büyüme sürecinde bol miktarda acı ile donanmış insan soyunu devam ettirmek de yanlış o zaman... Doğurmayalım gitsin! İnorganik cansız aptallık yığını –bildiğimiz kadarıyla- acıdan yoksun değil mi? Bundan Metzinger’in kitabının son kısmındaki etik önermelerinde ciddi problemler var kanaatindeyim.
Sonunda sorumuz şuna evriliyor: Eğer insani yaşantısaldan egoyu (imgeseli) ve toplumsalı (simgeseli) çıkarırsak arda ne kalır? Tamam, kabul: bu soru sinsice “arda birşey kaldığını” varsayıyor. Benim ya da bana göre materyalizmin varsayımı bu.
Yani Cypher herşeyi unutmak istese de, arda kalan birşey vardır bence. Ve bu, bir insanın hafızasından da bağımsız bir şey’dir. Benden bağımsız ama benim ilişkiye geçebileceğim nesneler bütünü diyebiliriz bu şeylere...
Dışarısı kırılgan ama değerlidir demeyi tercih ediyorum, bu yüzden.
Çılgın zamanlar
Bir önceki post’ta ifade etmeye çalıştığım bendeki ‘bakış’ değişikliğine sebep olan ya da tetikleyen en önemli metin sanırım Meillassoux’un After Finitude isimli eseri oldu. Kitap hakkında o ara birşeyler yazmıştım.
Şu basit gerçek beni daha bir cezbetti: İnsan olarak algılayamayacağım nesnedeki (Kant’da kendinde şey, nomen) şey ‘var’dır ve ana eleştirel felsefi eğilimin aksine bu ‘şey’ hakkında konuşulabilir. Yani ‘dil’in dışına da çıkılabilir’, ‘dil evimiz olmak zorunda filan değildir’.
Bunu gayet basitçe Platonik mağarada modelleyebilirim: Ellerim kollarım bağlı mağarada oturuyorum, gölgeler ‘algılıyorum’ (daha doğrusu gölgeler ben’de algılanıyor). Gölgeler görüyorum demedim, çünkü burada ‘görme’ sadece göz ve beyindeki görme merkeziyle gerçekleşen bir olayı da aşıyor. Gölgeler farklı duyumlarla ‘algılanıyor’, ‘anlam katılıyor’, ben tarafından algılanan ‘fenomen’lere indirgeniyor. Freud’dan beri biliyoruz ki, bu algılanmanın tamamı ‘anlam’a, fenomene katılmıyor; sadece küçük bir kısmı... Yani anlam dünyasına katamadığım bir yığın kod nöronlarda var – o anlamlandıramadığım ama varolan tam da Freudian bilinçdışı’na denk düşüyor: Things that I don’t know that I know; unknown knowns... Bildiğimi bilmediklerim. Aslında "bildiğini bilmediğin" ifadesi semantik olarak bir yanlıştır tabii ama bu karmaşa cümledeki iki eylemin özce farklı olmasına rağmen ‘bilmek’ sözcüğüyle eşlendirilmesinden kaynaklı... Bilmek kabaca üç basamaklıdır denebilir: Algılarım, kodlarım ve anlamlandırırım (fenomene indirgerim). Bu üçüncü basamak eğer gerçeklenmezse bu bildiğimiz anlamda ‘bilmek’ olmaz. İlk iki aşama ile dışarıdaki şey’i ben’de kodlarım, ama fenomen olarak anlamlandırmayı (türlü sebeplere) beceremem. Böylece bildiğimi bilmemiş olurum!
Neden? Türlü sebepler dedim. Bu sebeplerden biri Darwinci adaptasyonla açıklanabilir, zira birincil, primordial amacım mağaraya uyum sağlamak, o mağarada olabildiğince parazit olarak genlerimi taşıyabilmek. İhtiyacım olmayanı neden anlamlandırayım? Tabii aynı zamanda öyle ‘mükemmel’ varlıklar olmadığımızdan ya da dinlerin varsaydığı gibi evrenin efendisi olmadığımızdan da olabilir bu. Kaynaklar kısıtlı! Vahşi ve bitmeyen kavgada ‘manyetik dalgaları’ algılayabilecek bir duyumuz mevcut değil mesela. Öyle olsaydı, türdeşlerimiz primatlarla cep telefonuna ihtiyaç duymadan, en başından haberleşebilecektik halbuki. Daha başka çok sebep sayılabilir ama bu konuyu kapatayım.
Dediğim, ihtiyacım olmayanı anlamlandırdığım anda, bilişsel mekanizmalarımda bir karmaşa olacaktır ve kolayca yem olabilirim. Koşmam gerektiğinde koşamayabilirim – Bu anlamda ilkel dünyada ilk yem olacak olanlarımız entelektüellerdir muhtemelen!
‘Aydınlanmanın öznesi’ olduğumuzda, ihtiyacımız olanı da artık farklı tanımlamaya başlamış oluyoruz. Bilebildiğimiz kadarını bilmek! Bu suretle mağaraya yansıyan resmin kendisini hedefliyoruz, resim dediğim asla tanımlayamadığım ama bilmek için çabalayacağım, elimden geleni ardıma koymayacağım şeyler bütünü. Bir önceki yüzyılda misal Naziler gibi canavarların çıkması aydınlanma’nın elbet bir semptomu olabilir tabiatıyla, çünkü o resmi anlamak yolunda bir mentalite basbaya canavarca bir yönelimdir. Ama sırf bu semptomundan ötürü “canavar”lıktan vazegeçilmemeli. O semptomları, yan etkileri anlamanın ve gerektiğinde törpülemenin yolu da aydınlanmayı temel almaktan geçer; keyfi semavi metafizik önerme ve pratiklerden değil. Frankfurt okulu bazı düşünürlerinin ıskaladığı nokta bu dediğim olabilir.
Şimdi mağaradayım, gölgeler benim içimde olaylar silsilesi olarak gerçekleşmek suretiyle algılanıyor (merkezsiz ben) ve bilebildiğim kadarını bilmek istiyorum (özne). Bir de ‘teknoloji’ var tabii, mağaranın duvarına yansıyanın farklı özelliklerini ortaya çıkarmak, iyi projeksiyon aletleri kullanmakla mümkün. Misal elektron mikroskobu ile hücre hakkında çok daha fazla bilgi sahibi olma olanağım oluyor.
Ben’den vazgeçmemiz gerekiyor bir noktada. Zira mikroskop, yarasa, ben hepimiz mağaranın içinde ve dışarısıyla birşekilde haberleşiyoruz. Yarasa kendindeki radarı kullanarak farklı boyutları algılıyor, köpek benim ulaşamadığım dalga boylarını algılıyor, farklı ‘görüyor’. Demek ki mağarada ben tek değilim. Türlü nesneler farkında olmasam bile benimle sürekli etkileşim halinde.
Mesela Google diye birşey icat oluyor. Artık izlediğim filmle ilgili didaktik detayları hafızamda tutmak gereği duymuyorum. Anahtar bir kelimeyle araştırıp bulabileceğim koca bir veritabanı önümde varken, neden yapayım bunu? Beynim ‘benden’ habersiz gerekli düzenlemelerle hafızamın çalışma dinamiğine narin fırça darbeleri atıyor bunun için. Değişiyorum.
O zaman fenemonolojik ‘ben’ ne için var? Anlamlandırmak neden gerekli? ‘Bilebildiğini’ ve hatta bilinçdışından da dem vurduğumuza göre ‘bilemediğini’ bilmek için mi? Platon bunları duysa heyecandan kuş olup kanatlanmaz mıydı? Müthiş zamanlarda yaşıyoruz. Farkında mıyız?
kendilikten kopuş
bir zaman geldi - ve artık kendi etrafımda dönen olayları dinlemekten, planlamaktan, fantazyalamaktan, yazmaktan vazgeçtim. okumaktan da... örneğin tezer özlü'nün belki tüm kitaplarını, ve hatta yeni açığa çıkan mektuplarını okudum. ama bir daha asla okumam. (komik olan tam da bunları yazarken, şimdi telefonumu çaldırdı kızkardeşim ve bayramda tezer özlü’nün aşiyan’daki mezarlığına gidelim, dedi. neden olmasın?)
bir insanın kendiyle yabancılaşmasından doğan sözcükleri yağdırması ve sadece ‘orada -kendinde-kalması’ beni etkilemiyor. önceden de başka bir yerde demiştim: iyi yazı, yazarını kapı dışarı edebilendir! kendi sözcüklerim etkilemezken, bu noktada kendime tahammül edemezken daha,kendinn dışına çıkmadıkça edebiyatçının kralı ve kraliçesi gelse beni etkilemiyor. hatta zavallı buluyorum. bu zavallılığa kibir karışacak diye korkarım, yalnız. kibir değil küçümseme – belki geçmiş’teki kendime duyduğum sempatiyle karışmış bir küçümsemeden bahsediyorum. camus ilk kitabını pek beğenmezmiş: “yirmiiki yaşında bir insan yazar olamaz” diye gerekçelendirmiş bu beğenmezliği. bizim ülkenin yazar ve insan çevresinde bazılarımız hep yirmiiki yaşında kalmaya yemin etmiş... sempatik şeyler, kedi canlarını onların...
yazının estetiği çok iyi olabilir – ama bunu anlatış şekli, kendi ‘temel’ fantezisiyle kurduğu bağı ön plana almak daha birincil planda benim için artık. özellikle de yazan yazısıyla bunun dışına çıkamıyorsa. çok sevilen aslı erdoğan’ın romanları iyi örnektir bu dediğime. iyi bir edebi lafazanlığı ve duygusal iniş çıkışları iyi anlatan metinlerdir erdoğan’ınkiler ama yazının dinamiği bunun dışında bir yere de çıkamayacak durumdadır aynı zamanda. kendi kendine ‘hiç’ dokunmaz – belki de bir yazıyı özellikle de dokunmadığı yerlerinden tutup, öyle eleştiri süzgecinden geçirmeliyiz. bu tür metinlerdeki türlü lanetleri yazar kendine ‘dürüstçe’ giydiremiyor işte. kendine lanet etmesinden kastım bir mazoşistlik övgüsü asla değil. bu tür mazo edebi söylemler etkilidir ergen edebiyatında tabii, ama dediğim yazının dinamiğine dair bir lanet okuma, kendi diye koyduğunu yadsıma becerisi ve tarzı. artık kendi olmayan bir kendilik’e varacak bir kurgu. biraz da iyi örnekler verelim: tol’uyla ve har’ıyla murat uyurkulak bahsettiğim bu noktalarda çok daha iyi bir yazar kanımca.
dün sevgili arkadaşım, otuzundan sonra marksist olmuşsun dedi. haklı olabilir. gerçekten marx dediğim ve okumaya çalıştığım zamanlarda belki de marx'la ilgili aslında hiçbir ilişkim yoktu. üniversite yıllarında bir kızarkadaşım "marx'ın hizmetçisiyle yattığını duyduğumda, yıkıldım" demişti. marx'ı bu denli feodal bir yüceltime hiç tabii tutmadım, o kadar ileri gitmedim tabii, ama marx’ı da marx’ın yöntemiyle okumayı becermekte pek sakardım. zaman geçtikçe sosyalizmin gerçekten de öyle ebubekir'e, ömer'e, ali’ye, düldül’e, halk’a, önder’e filan bırakılamayacak denli yerel dışı, yeni, başka bir zihinsel altyapıya dayandığını daha iyi anlıyorum.
burada ‘pratik iş’i başka bir düzlemde gördüğümü söylemek isterim. elbette kendi motivasyonu benimkinden çok farklı olan öznelerle politik düzlemde biraraya gelirim – bu başka! ama burada pratik iş’le bunun gerekçesini ayırmak kanaatindeyim. bu pratik iş’e dayalı bir pragmatizme düşme riskinin sakıncasından bahsediyorum. birileri sizinle aynı şeyleri düşünmese de, onun motivasyonu dinsel de olsa mesela, eğer ortak akla ve iyiliğe uygunsa, biraraya gelmek ve dertleşmek gerekli ve güzeldir. ve fakat, ideolojik arkaplanda tortu bırakmayacak bir özenle yapılmalıdır bu.
politik iş'i elbette ortaklaşacağınız kesimlerle konjektüre uygun olarak yapmak durumundasınız, ama bu fikirsel kirliliği beraberinde getirmemeli. sert çizgilerle seküler ayrımlar, dindışı ayrımlar koyması gerektiren bir fikr eğer herhangi spesifik bir dinden örnekler vererek kendini rahatlatmaya çalışıyorsa bunda sorun vardır. brecht'in diyeceği gibi "eğer halkın problemleri var ise, o zaman değişitirilmesi gereken belki halk’ın ta kendisidir". bu denilen bir takım liberal tayfanın düşüneceği gibi yukarıdan bakma filan değildir - tam tersine "halk doğruyu söyler her zaman" diyip dalkavukluk yapmaktır yukarıdan bakmaya denk düşen.
halk diye bir tabuyla hakikatin üstünü örtmektir ki, buna da politik literatürde popülizm deniyor zaten. avrupa birliği reçeteleriyle hâl-i halk’ın iyileşeceğini düşünenler aslında sinsice de olsa halka yine birşeyleri dayatmakta değiller mi? ‘halk'a birşey ‘dayatma’dan politika olmaz - her demokrasi bir dayatmadır bu bakımdan. bunu varsaymak ‘dayatmak’ için bilinçli bir eylemi gerekçelendirmez, tam tersine varolanın bilgisini edinip, bundan yola çıkıp eylemi içine alır. burda liberallerin sıkça yaptığı gibi ‘dayatma’ (ya da diyelim diktatörlük) öyle gökten inmiş bir kavrammış gibi bir işleme tabii tutulmaz; bulunan tarihsel düzlemin içinde maddi aktörlerle ilişkisi içinde ele alınır, ve buradan bir politikoetik geliştirilir. ayrıntılar için bkz: tarihsel materyalizmin abc’si. bunu akılda tutsak, türkiye'deki politik denkleme burdan baksak, aslında altangillerin ikinci cumhuriyetçiliğinin birincisinin düşünce tarzından pek de ayrılmadığını, aslında şekil değiştirmiş bir dayatmacılığı göbeğinde barındırdığını göreceğiz, mesela.
bu post’u artık ülkeye dair güncel politik’liği düşünmek istemiyorum, sıkıcı geliyor diye karalayacaktım, ama iş liberallere kadar geldi, hay allah! neyse, diyeceğim yaş ilerliyor, yorgun demokratlığımızla birlikte. düşünecek başka problemler var: bıktım lan artık kürtlerinizden, türklerinizden, bombalarınızdan. böyle bir cümleyi üsluba uygun söylemek istedim aslında, ama olduğu gibi bırakalım. velhasılı kelam, işte yok artık güncel politik ya da birilerinin fantazisiyle kendini özdeşleştirebileceği satırlar... benden bu kadar.
Akademi, hakikat, kendini yadsıyan doğu
Bir Saffet Murat Tura kitabının daha sonuna geldim: Histerik Bilinç. Madde ve Mana'dan sonra Tura'nın diğer kitaplarını okumak durumunda kaldım - Seneler önce elime "Freud'dan Lacan'a psikanaliz" geçtiğinde, pek de beğenmemiştim doğrusu... Bunda en önemli sebep o zamanlar Lacan'ı anlamak arzum olabilir ve Tura'nın belki de bu en çok satılan kitabından bu beklediğim şeyi alamamıştım. Ama Tura'nın olgunluk kitapları sanırım benim de bir tür olgunluğumla çakışmış olacak ki, son birkaç ayda sırasıyla "Madde ve Mana", "Şeyh ve Arzu" ve şimdi de "Histerik Bilinç"i okurken zevk aldım. En önemlisi herbirinde sorunlaştırılanlar, kafamdaki sorularla çakışıyordu. Bir de bu kitaplarda psikanalizin ‘yapıcı’ bir eleştirisini izlemek, nörobilimle teğet geçmem sebebiyle olacak, benim için heyecan vericiydi. Bir de Tura'nın metinlerindeki analitik yöntemi, yani önce sorularını oluşturması, ertesinde de bunlara 'materyalizmin dışına çıkmayan' çözümler araması bahsettiğim metinlerindeki çekiciliği arttırdı. Bunu da bir tür samimiyetle sunuşu da artı puan tabii.
Histerik Bilinç, her ne kadar nerdeyse tamamıyla batılı bilimsel kaynaklara dayanıyorsa da, doğulu bir yazardan böyle bir metin okumak güzeldi. Doğulu’dan kastım, asla geçmişin "doğusuna, Osmanlısına, İslamına" güzelleme yapmak amaçlı değil. Geçmişin doğusundan bahsetmiyorum.
Batıda kapitalizmin kazandığı ivmeyle bilimin iyice bir teknik işine indirgenebilmesi, bilimcilerin profosyonel bir alana hapsedilmeleri, batılı ideolojik altyapıdan çıkan sesin ister istemez darlığına sebep oluyor gibi geliyor bana. Bazı bloglarda ya da sosyal medyada çeşitli paltformlarda ara ara Türkiye üniversitelerinde dönen üçkağıtları (kalitesiz yayına yönelip, yükselmek gibi; ya da açıkça başka kaynaklardan aşırma tezler ve yayınlar yapmak gibi) teşhir eden yazılara rastgeliyorum. Belki ülkedeki pisliklerin gösterilmesi iyi bir hizmet ama bunu Batı akademiyasını referans alarak yapmakla, bence bu yazarların pek de farkında olmadıkları bir oryantantalist bakıştan öteye geçemiyorlar maalesef. Türkiye'de hilekar akademisyenlerin ipliğini pazara çıkarmak iyi güzel bir uğraş olabilir tabii, ama Batı'nın bilimsel gelişimini görmezden gelen bir bakış'a yanaşmadıkça o uğraş benim anladığım anlamda kaliteli bir eleştirelliğe dönüşmekten çok çok uzakta.
18. ve 19. yüzyılların Foucault’nun disiplin toplumunun dünyasındaki “idealist”, aristokratik, merak üstüne kurulu bilimci imagosunun da, şimdinin kontrol toplumunun üretim ilişkilerine bağlı olarak şekil değiştirdiğini teslim etmeliyiz. Deleuze’ün ünlü "Postscript on the Societies of Control" isimli makalesinde bahsettiği gibi disiplin adamı “süreksiz bir enerji üreticisi” idi, aynı disiplin toplumunun temsili mekanı olarak fabrika gibi “konsantre” idi. Kontrol toplumunda ise yine aynı makalede çok iyi tasvir edildiği gibi, sistemin ideolojik aygıtları olarak “okul, askerlik, fabrika, hastane, hapishane” ayrık mekanlar olmaktan çıkmış, bunların herbiri ilginç bir şekilde diğerlerinin işlevini de üzerine almıştır. Kontrol toplumunun temsilci mekanını “şirket” olarak tasarlamak mümkün gibi görünüyor. Hem eğitim çalışmaları, seminerler veren, sınavlar yapan (okul), hem elemanını aynı amaca kilitlenmiş hiyerarşik bir takımın parçalarına indirgeyen (askerlik), hem artı-değere el koyan (fabrika), hem kendi sağlık reçetesini çalışanının önüne koyan, psikolojik üniteleri olan (hastane), hem de teknolojik Panoptikon-vari gözetim merkezleri olan (hapishane) Şirket (olarak üniversite), tüm bu özellikleri ile, disiplin toplumundaki herbir aygıtın içiçeliğinin temsili bir resmini verecektir.
Şirketin tasviri batıda bir bakıma Bilimcinin de kaderidir aslında: iş güvenliği elinden alınmış doktoralılar ordusu, sıklıkla adı geçen araştırıcı, araştırma görevlisi ya da ileride yükseldiklerinde “araştırma patronları”nı kapsayacaktır. Zira özellikle batıda “grant” yazmak ve ulusal sağlık enstitülerinden orduya kadar hayli prestijli kurumlardan “para” alabilmek ve bir projeye başlamak demek, iki şey anlamına gelir: Kısa süreli, güvencesi olamayan projeler, ve o projelerle para desteği alan profosörün (ya da araştırma patronunun), direkt üretim araçlarını yani projenin yürütülmesi için gerekli olan her türlü ekipmanı, çalışanları (doktora, yüksek lisans öğrencilerini ve doktora sonrası ücretli köleliğe devam anlamına gelen postdoktora araştırmacıları) ve elbette kendini de temin olanakları. İlginç olan, hiyerarşide en yukarıdan en aşağıya kadar insan faktörünün projeye tabii olmasıdır: “Herşey proje için”! Projeden tüm bireylere arda kalan ise yine impact, etki faktörlerine göre bir hiyerarşiye dizilmiş “bilimsel” dergilerde yapılan / yapılmak zorunda olunan yayınlardır. Yayınların basıldıkları dergilerin etki faktörlerine göre ağırlıklandırılmış toplamı, o projede yer alan tüm ekibin cebine giren kazanç anlamına gelir bir bakıma.
Başka bir deyişle bu toplam, şirketin saygınlığının, güvenirliğinin yani bir sonraki alacağı projenin niteliğini ya da sektörde hayatta kalıp, kalamamasının direkt kriteri seçilmiştir. Böylelikle yapılmakta olan bilim, kontrol toplumu tarafından herşeyi ile “ölçülebilir” hale getirilir; ve aslında zihinsel emeğin ölçülemezliğine de ket vurulmuş olur. Birebir tercüme edildiğinde ünvanları “bilgiseviciliğin uzmanı” anlamına gelen PhD’li çalışanlar ordusu aslında Şirket’in çılgın döngüselliğinin teminatıdır: Her biri işçidir ve her biri patron olabilir; hatta her biri artık çok uzakta da olsa “tenure” yani kadrolu, işten kolaca atılamayacak duruma getirilebilir. Bu ordunun birebir tercüme edildiğinde ünvanları “bilgiseviciliğin öğreticisi” anlamına gelen PhD’li çalışanlarının sormaları gereken soru bence, bir projeden bir projeye itiklenen Araştırma’nın, bilimin performatifliğinin motivi olarak bilinen merak duygusuyla, uzun vadeli emeğe dayalı bilimsel keşifle olan ilintisini ne denli koruyabildiğidir?
Gözden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de projeyi veren kurumun (firmanın, ordunun, devletin birimlerinin, vs.) Sermaye’nin başdöndürücü olarak ilerleyen zaman belirlediği araştırma konularıdır. Yani araştırılması gereken bilimsel konu da popülerleşir, hot topic diye tabir edilen 5-10 yılda bir çalışılması gereken konular değişir, hatta bilimsel konferansların, kongrelerin konusu ve sıklığı bile bu talebe kendini uydurur. Söz konusu olan üniversitelerin, kontrol toplumunun üretim ilişkilerinin aslında idealleştirildiği, kaygan birimler haline getirilmesidir. Bundan dolayı “üniversite-sanayi işbirliği”ne karşı çıkmak iyi niyetli olsa da yersizdir; çünkü ortada bir işbirliğine gerek olmayacak şekilde üniversitenin ta kendisi üretim ilişkileri ve üretici güçleriyle birlikte yapısal olarak sanayii’den da fazla sanayiileşmiştir. Yani bir bakıma üniversite, sermayenin fantastik, kaygan zeminli üretim mekanıdır. Eski güzel günleri anıp, üniversiteleri aydınlanmanın mekanları olarak kutsallaştıran lafızlar, bu gerçeği flulaştıran reaksiyoner “ideolojik” söylemler olmaktan öteye gidemezler.
İşte Saffet Tura’yı okumak bu anlamda benim için doğulu bir tad almak demek oluyor. Bilginin kendisine ulaşmak için kapı aralayan bir yüce’liğin hazzını bana tekrar tekrar yaşatarak yapmış oluyor bunu. Benim güzellemesini yaptığım da yukarıda Batı’nın şirketimsi bilgi üretiminin dışında bir yerde bir bir bilmek arzusundan ibaret.
Altını yeniden çizeyim: Geçmişin ilkelliği değil asla işaret ettiğim, ama olası bir geleceğin doğu'sundan söz ediyorum. O doğunun içinden çıkan bir bilmek, algılamak, duyumsamakla gerçeklenen gayet “seküler” Hakikat arayışı bu dediğim. Başka bir deyimle idealleştirdiğim ‘doğu’, ancak Batının önüne koyup da gerçekleyemediği ve hatta ihanet ettiği aydınlanmanın ve bilgeliğin peşinde olduğu sürece geleceğin doğusu olmayı hakedebilir.
Histerik Bilinç’in son sayfalarında şu yazılanlar belki bu dediklerime dayanak olabilir:
Elbette evrendeki maceramızı ve evrenin gerçek macerasını anlayabilecek düzeyde değiliz henüz. Ama küçük de olsa bazı adımlar atabilmemiz umut verici. Gelecekte bir gün evrenin gizeminin ardındaki gerçeği, bizim bu büyük oyundaki yerini anlayabilecek miyiz? Bazı insanların yaşamlarının merkezindeki tutkuyu dile getiren bu soruya olumlu yanıt vermek istiyorum. Yoksa bu gezegen üstünde kurduğumuz, adına ‘tarih’ dediğimiz saçma oyun-gerçekliğin türümüzde yarattığı acılardan ibraret olurdu dünya...
Ama bu ne’lik soruları sayesinde kendimizi (yalnızca) tarihin değil, evrenin bir parçası olarak algılayabilir, bir an için de olsa bu sıkıcı oyundan başımızı kaldırıp gökyüzüne bakam umudu bulabiliriz içimizde. Aslında kendi yaşamını, kültürünü, tarihini aşan, bunlara aşkın sorular sorabilmek doğanın türümüzde gerçekleşen en ilginç özelliklerinden biridir de. Evrenin bizde kendini anlamaya çalışma imkanı yakalaması güzeldir...
Nietzsche ‘Tanrı öldü’ demişti. Eğer yanılmıyorsam “insan da öldü”. Ama gene de bu gezegende maddenin acı çekiyor olması harekete geçirebilir bizi. Bizde ve bizim aracılığımızla fiziğin çalışması iki şekilde de yorumlanabilir. Duralım veya devam edelim. Özgür bir seçim olmasa da maddenin bizde devam etmeyi seçtiğini görürüz. Umut verici olan maddenin bizdeki ısrarıdır. Doğru cümle şöyle: Umut verici olan biz olan maddenin ısrarıdır.
Böyle böyle kitap hakkındaki düşüncelerime vakit de kafa da kalmadı şimdilik... Olsun, onun da yeri gelir bir zaman.
Ben ve ideolojiye dair
Tüm bu şerh bir tarafa, Ego Tüneli açık, okunur bir dille yazılmış, hakkında söylenecek, kafa yorulacak çok şey olan, harika bir kitap. Metzinger, ben’in ne olduğuna dair bilimsel deneyleri biraraya getirip, hatırlatmakla kalmıyor; sonlara doğru artık nörobilimsel sonuçlara dayalı bir politik-etik tutum almak gereksiniminin de altını çiziyor.
Bir şeyi ben’in parçası olarak kabul etmemizin koşulu nedir? Metzinger’in kitap boyunca bahsedip durduğu ‘plastik el ilüzyonu’ bu konuda bir fikir verebilir belki bize. (Bu ilüzyonu da görüntülü olarak bir powerpoint’te görebileceğiniz yazarın TED konuşması şuradan izlenebilir.) Ben’in parçası sadece ve pür bir ilüzyon olabilir. Sadece algısal bir ilüzyon nedeniyle kendiliğimizle pek de alakası olmayan bir nesneyi ben’in parçası haline getirebiliriz. ‘İdeoloji’nin sızdığı en temel kapılardan biri bu. O yüzden benlik ve ego bazı durumlarda ideoloji ile ilintilidir diyebiliriz bence.
İkinci olarak yukarıdaki soruya benim önereceğim ‘kontrol edebildiğim şey’ olurdu. Örneğin tekerlekli sandalyeye ihtiyaç duyan biri bunu bizzat ego modelinin bir parçası saymak durumunda kalır. Çünkü 1) onu kontrol edebilir (bizim örneğimizde direksiyonuna eliyle temas ederek, ya da uzaktan kumandasıyla), 2) onsuz çok şey eksik olur (bizim örneğimizde bir yere kolayca ilerleyemez).
Yine akla profosyonel bir tenisçinin raketini ya da protezli bir engelliyi getirebiliriz. Tenisçi eğer raketi egosuna ait beden modelinin bir parçası haline getiremezse, ona ağın karşısından top geldiğinde karşılık verebilmesi için gerekli bir sürü uyaranı (görsel, işitsel, motor, vs.) böyle hızlı bir şekilde işleyecek nöral senkronizasyonu sağlayamazdı. Yani iyi bir tenisçi asla olamazdı herhalde.

İkinci verdiğim örnekte ise, protezini kendi vücudundan parça olarak modellemeyi yani Ego’suna eklemlemeyi başaramayan biri ise en basitinden kendisinin yürümesi ya da tutması için çok gerekli olan ‘yapay’ elini ya da ayağını dış ortamdaki tehlikelerden sakınamazdı. Öyleyse benliğimizin temel direği olan Egosal temsiliyet aslında ATP’leri yıkıp, enerjimizi harcamaktan kaçınmadığımız şeyler aynı zamanda. Birşeyleri sakınmak için onun kendimim olduğunu kabul etmem önemli bir şart. Bu beynimce o şeylere “yararlılık” atfediyorum, o şeyleri böyle kodluyorum demektir diyebiliriz.
Tüm bunları toplarsam, bir ‘şeyi’ egomun parçası kabul etmem için onun bana bir ‘yararlılığı’ olması gerekir, yararlılığın sağlanması için de onu bir şekilde ‘kontrol’ edebilmem gerekir diyebilir miyiz?
En başta bahsi geçen ideolojik ilüzyona, plastik el ilüzyonuna dönersek, bu dediklerimin aslında resmi tam anlamıyla açıklamaya yetmediği görülür. Çünkü zaten eli olan bir kimsenin ‘plastik bir el’e ihtiyacı yoktur, onu kontrol da edemez, zira deneydeki plastik el ve benim aramda bir temas yok. Ama tüm bunlara rağmen, bu deneyle yine de bir ilüzyon yaratarak kısa süre için de olsa, plastik elin aslında kişinin bir parçası olduğuna kişi inandırılabilir.
Elbet biri gelip bu tezi yanlışlamak için, “ama bu tür bir ilüzyonla ego temsiline o plastik el kısa süreliğine katılıyor; kişi çok kısa bir sürede aslında elin kendi parçası olmadığını anlayacaktır” diyebilir. Bence bu sürenin kısalığının uzunluğunun mevzumuzla çok da bir ilgisi yok. Bunu uzatabilecek deneyler de var. Misal bizzat Metzinger’in de katkıda bulunduğu başka bir deneyde, bir deneğe ‘’google” takılıp, sahte bir sanal beden projeksiyonu başka bir koordianata yansıtılıyor ve zamanla birey kendi dışında bir yapay bedeni kendi bedeni olarak kabulleniyor. Kişi o “google”u taktıkça ve ortam koşulları değişmediği müddetçe ego temsili “gerçek” bedenden bambaşka bir koordinatta oluyor böylelikle. Tabii burada da göreceli bir kontrol var aslına bakarsak; zira kişinin projeksiyonu olan beden ve kendi hareketleri arasınaki uyum ya da koherans bozulduğu anda, beyinde bir “şok” yaşanabilir, ve ego artık o projeksiyonu kendi bedeninden, kendinden kabul etmeyebilir.
Yalnız işte yine de "kontrol” noktasında dikkatli olmalıyız kanaatindeyim. Kim kimi (ya da daha doğrusu ne ne’yi) kontrol ediyor? Ego şey’i mi, şey ego’yu mu?
Dışarıdan yaratılan ve süjenin kendiliğinin bir parçası olarak onay verdiği ilüzyon, kontrol edildiği halde kontrol edenin bizzat o süje olduğunu kabul ettirecek sofistikeliği sağlayabilirse eğer, bu durumda kendini dışarıdan kopup gelip bedenlerimize yapışan simbiyotik bir ilişkiyi kabul ettirebilir. Metzinger’in de anlattığı gibi beyin bu anlamda gerçeklikle kontaktta bulunan kişinin farkındalığını devre dışı bırakan harika bir arayüze sebep verebiliyor zaten!
Öyleyse miyonlarca yılın birikimiyle evrimsel süreç öylesine bir sofistikeliğiyi meydan getirdi ki, aslında “kendilik” diye kabul ettiğimiz herşey en temel ilüzyondur çıkarımına kolaylıkla ulaşabiliriz buradan. O vakit, ben’in dışına çıkamayan, dış dünyayı ben’le, egoyla eşleyen her diskurun yolu zorunlu olarak ideolojiye çıkacaktır.


