Akademi, hakikat, kendini yadsıyan doğu

Bir Saffet Murat Tura kitabının daha sonuna geldim: Histerik Bilinç. Madde ve Mana'dan sonra Tura'nın diğer kitaplarını okumak durumunda kaldım - Seneler önce elime "Freud'dan Lacan'a psikanaliz" geçtiğinde, pek de beğenmemiştim doğrusu... Bunda en önemli sebep o zamanlar Lacan'ı anlamak arzum olabilir ve Tura'nın belki de bu en çok satılan kitabından bu beklediğim şeyi alamamıştım. Ama Tura'nın olgunluk kitapları sanırım benim de bir tür olgunluğumla çakışmış olacak ki, son birkaç ayda sırasıyla "Madde ve Mana", "Şeyh ve Arzu" ve şimdi de "Histerik Bilinç"i okurken zevk aldım. En önemlisi herbirinde sorunlaştırılanlar, kafamdaki sorularla çakışıyordu. Bir de bu kitaplarda psikanalizin ‘yapıcı’ bir eleştirisini izlemek, nörobilimle teğet geçmem sebebiyle olacak, benim için heyecan vericiydi. Bir de Tura'nın metinlerindeki analitik yöntemi, yani önce sorularını oluşturması, ertesinde de bunlara 'materyalizmin dışına çıkmayan' çözümler araması bahsettiğim metinlerindeki çekiciliği arttırdı. Bunu da bir tür samimiyetle sunuşu da artı puan tabii.

Histerik Bilinç, her ne kadar nerdeyse tamamıyla batılı bilimsel kaynaklara dayanıyorsa da, doğulu bir yazardan böyle bir metin okumak güzeldi. Doğulu’dan kastım, asla geçmişin "doğusuna, Osmanlısına, İslamına" güzelleme yapmak amaçlı değil. Geçmişin doğusundan bahsetmiyorum.

Batıda kapitalizmin kazandığı ivmeyle bilimin iyice bir teknik işine indirgenebilmesi, bilimcilerin profosyonel bir alana hapsedilmeleri, batılı ideolojik altyapıdan çıkan sesin ister istemez darlığına sebep oluyor gibi geliyor bana. Bazı bloglarda ya da sosyal medyada çeşitli paltformlarda ara ara Türkiye üniversitelerinde dönen üçkağıtları (kalitesiz yayına yönelip, yükselmek gibi; ya da açıkça başka kaynaklardan aşırma tezler ve yayınlar yapmak gibi) teşhir eden yazılara rastgeliyorum. Belki ülkedeki pisliklerin gösterilmesi iyi bir hizmet ama bunu Batı akademiyasını referans alarak yapmakla, bence bu yazarların pek de farkında olmadıkları bir oryantantalist bakıştan öteye geçemiyorlar maalesef. Türkiye'de hilekar akademisyenlerin ipliğini pazara çıkarmak iyi güzel bir uğraş olabilir tabii, ama Batı'nın bilimsel gelişimini görmezden gelen bir bakış'a yanaşmadıkça o uğraş benim anladığım anlamda kaliteli bir eleştirelliğe dönüşmekten çok çok uzakta.

18. ve 19. yüzyılların Foucault’nun disiplin toplumunun dünyasındaki “idealist”, aristokratik, merak üstüne kurulu bilimci imagosunun da, şimdinin kontrol toplumunun üretim ilişkilerine bağlı olarak şekil değiştirdiğini teslim etmeliyiz. Deleuze’ün ünlü "Postscript on the Societies of Control" isimli makalesinde bahsettiği gibi disiplin adamı “süreksiz bir enerji üreticisi” idi, aynı disiplin toplumunun temsili mekanı olarak fabrika gibi “konsantre” idi. Kontrol toplumunda ise yine aynı makalede çok iyi tasvir edildiği gibi, sistemin ideolojik aygıtları olarak “okul, askerlik, fabrika, hastane, hapishane” ayrık mekanlar olmaktan çıkmış, bunların herbiri ilginç bir şekilde diğerlerinin işlevini de üzerine almıştır. Kontrol toplumunun temsilci mekanını “şirket” olarak tasarlamak mümkün gibi görünüyor. Hem eğitim çalışmaları, seminerler veren, sınavlar yapan (okul), hem elemanını aynı amaca kilitlenmiş hiyerarşik bir takımın parçalarına indirgeyen (askerlik), hem artı-değere el koyan (fabrika), hem kendi sağlık reçetesini çalışanının önüne koyan, psikolojik üniteleri olan (hastane), hem de teknolojik Panoptikon-vari gözetim merkezleri olan (hapishane) Şirket (olarak üniversite), tüm bu özellikleri ile, disiplin toplumundaki herbir aygıtın içiçeliğinin temsili bir resmini verecektir.

Şirketin tasviri batıda bir bakıma Bilimcinin de kaderidir aslında: iş güvenliği elinden alınmış doktoralılar ordusu, sıklıkla adı geçen araştırıcı, araştırma görevlisi ya da ileride yükseldiklerinde “araştırma patronları”nı kapsayacaktır. Zira özellikle batıda “grant” yazmak ve ulusal sağlık enstitülerinden orduya kadar hayli prestijli kurumlardan “para” alabilmek ve bir projeye başlamak demek, iki şey anlamına gelir: Kısa süreli, güvencesi olamayan projeler, ve o projelerle para desteği alan profosörün (ya da araştırma patronunun), direkt üretim araçlarını yani projenin yürütülmesi için gerekli olan her türlü ekipmanı, çalışanları (doktora, yüksek lisans öğrencilerini ve doktora sonrası ücretli köleliğe devam anlamına gelen postdoktora araştırmacıları) ve elbette kendini de temin olanakları. İlginç olan, hiyerarşide en yukarıdan en aşağıya kadar insan faktörünün projeye tabii olmasıdır: “Herşey proje için”! Projeden tüm bireylere arda kalan ise yine impact, etki faktörlerine göre bir hiyerarşiye dizilmiş “bilimsel” dergilerde yapılan / yapılmak zorunda olunan yayınlardır. Yayınların basıldıkları dergilerin etki faktörlerine göre ağırlıklandırılmış toplamı, o projede yer alan tüm ekibin cebine giren kazanç anlamına gelir bir bakıma.

Başka bir deyişle bu toplam, şirketin saygınlığının, güvenirliğinin yani bir sonraki alacağı projenin niteliğini ya da sektörde hayatta kalıp, kalamamasının direkt kriteri seçilmiştir. Böylelikle yapılmakta olan bilim, kontrol toplumu tarafından herşeyi ile “ölçülebilir” hale getirilir; ve aslında zihinsel emeğin ölçülemezliğine de ket vurulmuş olur. Birebir tercüme edildiğinde ünvanları “bilgiseviciliğin uzmanı” anlamına gelen PhD’li çalışanlar ordusu aslında Şirket’in çılgın döngüselliğinin teminatıdır: Her biri işçidir ve her biri patron olabilir; hatta her biri artık çok uzakta da olsa “tenure” yani kadrolu, işten kolaca atılamayacak duruma getirilebilir. Bu ordunun birebir tercüme edildiğinde ünvanları “bilgiseviciliğin öğreticisi” anlamına gelen PhD’li çalışanlarının sormaları gereken soru bence, bir projeden bir projeye itiklenen Araştırma’nın, bilimin performatifliğinin motivi olarak bilinen merak duygusuyla, uzun vadeli emeğe dayalı bilimsel keşifle olan ilintisini ne denli koruyabildiğidir?

Gözden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de projeyi veren kurumun (firmanın, ordunun, devletin birimlerinin, vs.) Sermaye’nin başdöndürücü olarak ilerleyen zaman belirlediği araştırma konularıdır. Yani araştırılması gereken bilimsel konu da popülerleşir, hot topic diye tabir edilen 5-10 yılda bir çalışılması gereken konular değişir, hatta bilimsel konferansların, kongrelerin konusu ve sıklığı bile bu talebe kendini uydurur. Söz konusu olan üniversitelerin, kontrol toplumunun üretim ilişkilerinin aslında idealleştirildiği, kaygan birimler haline getirilmesidir. Bundan dolayı “üniversite-sanayi işbirliği”ne karşı çıkmak iyi niyetli olsa da yersizdir; çünkü ortada bir işbirliğine gerek olmayacak şekilde üniversitenin ta kendisi üretim ilişkileri ve üretici güçleriyle birlikte yapısal olarak sanayii’den da fazla sanayiileşmiştir. Yani bir bakıma üniversite, sermayenin fantastik, kaygan zeminli üretim mekanıdır. Eski güzel günleri anıp, üniversiteleri aydınlanmanın mekanları olarak kutsallaştıran lafızlar, bu gerçeği flulaştıran reaksiyoner “ideolojik” söylemler olmaktan öteye gidemezler.

İşte Saffet Tura’yı okumak bu anlamda benim için doğulu bir tad almak demek oluyor. Bilginin kendisine ulaşmak için kapı aralayan bir yüce’liğin hazzını bana tekrar tekrar yaşatarak yapmış oluyor bunu. Benim güzellemesini yaptığım da yukarıda Batı’nın şirketimsi bilgi üretiminin dışında bir yerde bir bir bilmek arzusundan ibaret.

Altını yeniden çizeyim: Geçmişin ilkelliği değil asla işaret ettiğim, ama olası bir geleceğin doğu'sundan söz ediyorum. O doğunun içinden çıkan bir bilmek, algılamak, duyumsamakla gerçeklenen gayet “seküler” Hakikat arayışı bu dediğim. Başka bir deyimle idealleştirdiğim ‘doğu’, ancak Batının önüne koyup da gerçekleyemediği ve hatta ihanet ettiği aydınlanmanın ve bilgeliğin peşinde olduğu sürece geleceğin doğusu olmayı hakedebilir.

Histerik Bilinç’in son sayfalarında şu yazılanlar belki bu dediklerime dayanak olabilir:

Elbette evrendeki maceramızı ve evrenin gerçek macerasını anlayabilecek düzeyde değiliz henüz. Ama küçük de olsa bazı adımlar atabilmemiz umut verici. Gelecekte bir gün evrenin gizeminin ardındaki gerçeği, bizim bu büyük oyundaki yerini anlayabilecek miyiz? Bazı insanların yaşamlarının merkezindeki tutkuyu dile getiren bu soruya olumlu yanıt vermek istiyorum. Yoksa bu gezegen üstünde kurduğumuz, adına ‘tarih’ dediğimiz saçma oyun-gerçekliğin türümüzde yarattığı acılardan ibraret olurdu dünya...

Ama bu ne’lik soruları sayesinde kendimizi (yalnızca) tarihin değil, evrenin bir parçası olarak algılayabilir, bir an için de olsa bu sıkıcı oyundan başımızı kaldırıp gökyüzüne bakam umudu bulabiliriz içimizde. Aslında kendi yaşamını, kültürünü, tarihini aşan, bunlara aşkın sorular sorabilmek doğanın türümüzde gerçekleşen en ilginç özelliklerinden biridir de. Evrenin bizde kendini anlamaya çalışma imkanı yakalaması güzeldir...

Nietzsche ‘Tanrı öldü’ demişti. Eğer yanılmıyorsam “insan da öldü”. Ama gene de bu gezegende maddenin acı çekiyor olması harekete geçirebilir bizi. Bizde ve bizim aracılığımızla fiziğin çalışması iki şekilde de yorumlanabilir. Duralım veya devam edelim. Özgür bir seçim olmasa da maddenin bizde devam etmeyi seçtiğini görürüz. Umut verici olan maddenin bizdeki ısrarıdır. Doğru cümle şöyle: Umut verici olan biz olan maddenin ısrarıdır.

Böyle böyle kitap hakkındaki düşüncelerime vakit de kafa da kalmadı şimdilik... Olsun, onun da yeri gelir bir zaman.

0 comments: