dünya yuvarlaktır döner

pek hızlı ilerliyordu herşey. kafalar üzerindeki bulutlar sayısız hayallerle kaplıydı; güçlerini övüp durulan hayallerle, hastalıklı tatminsizliklere cevaplar arandı. bu cevapları en kolay süpermarket raflarında sunuyorlardı. eller bir kez dokunmayagörsün oralara, anında deterjan kokuyorlardı; patates kokmasın diye ama eller ya da yağ ve hamur mesela, donmuş gıdalara saldırılıyordu. bunun tersine eriştenin hamından ucuz makarnalar yaratan uyanıklar da vardı tabii. onlar uyanık oldukları kadar organikti ve sürekli değişen hava koşullarına veryansın ediyorlar, savaşta dökülen kana, kara çocuk cesetlerine ve ayı kürklerine, balinalara yapılan eziyetlerden içleri kalkıyordu, yerli yersiz öğürmeye pek alışmışlardı.

biri almanya'ya gitmişti, ama sürekli çin'i övüyordu. biri amerika'daydı, ama aldığı beşbin dolarlık kamerasıyla alaska'da fotoğraf çekme planlarını bar köşelerinde satmaya bayılıyordu. biri şarap mayhoşluğuna bir türlü alışamadı, ama ısrarla bağcılık yapmak düşleriyle etrafını aldattı. biri için hayatını değiştiren dönüm noktalarından biri, evine pizza getiren çocuğun "abi senin ev buz gibi, ya evde penguen mi besliyorsun" demesiydi, o andan itibaren türk halkının keskin zekasını hafife aldığına kanaat getirdi. biri fransızca on sözcükten fazlasını hiç bilmedi, bilmeye bile yeltenmedi ama çevresine fransızca şarkılar gönderdi, gezegeni ne denli dolaştığını haykırdı, dünyanın birbirlerini kesen dikey ve yatay çizgilerle hiç alakası yoktu, o bunu görmüş ve anlamıştı. şımarık ve de pek şeker biri herşeyini o daha çocukken boşanmış olan ebeveynine borçluydu, en sempatik telefonu ona onlar almalıydı, piyasadaki en popüler macbook'u da erkek arkadaşı ona hediye etmeliydi, bir de canı ne zaman sıkılsa -ki bu pek sık olurdu- etrafına "o tertemiz havalı, kümesli, tavuklu, yumurtalı ve kimbilir belki zeytin tarlalı" köy evinden bahsetti, herkes görünüşte başını salladı, gülümsedi ama kendi dahil kimse inanmadı ona. biri çok kitap okudu, althusser'i, gramsci'yi, lukacs'ı, hegemonyayı, sınıfı bilincini ve ontolojoyi ağzına doladı ama etrafında yüksek topuklu rüküş bir kadın görse tüm teorileri yerinden oynardı, buna kendi kendine "teorik praksis" diyip, utanmadan kendi kendine kıkırdardı. biri aldığı hiçbir müzik aletini çalamadı ama aldıklarından evinde koca bir koleksiyon yarattı, gitar mı dersin, ud mu dersin, bendir mi dersin, yandan yemiş flüt mü dersin hepsinden insansız bir orkestra dizdi evine. yeteneksizin biriyim diye, hiçbirini çalamadım diye sürekli dert yanıyordu ve işin acı gerçeği bu konuda çok haklıydı. biri marksistti sonra anarşist oldu, küpe taktı, barlara takıldı, önceden küçümsediği deleuze'ü okuyup siyahi dergilere yazılar yazdı, eski zamanlarda ahmet kaya'nın avamlığı ile alay ederken, sonradan kırkbeşlik çalan barlarda takıla takıla orhan gencebay hayranı oldu. biri anarşistti, sonra marksizme leninizme yelken açtı, f tipi eylemlerden sonra hücre cezası yedi, yoldaşları onu ispiyonladı, sonra vizyon ve misyon sahibi olup yeni dünyaya merak salmasıyla iş kurdu, beceremeyip battı, kafayı sıyırdı, evinde kendi kendine aikido yaptığı söylentileri yayıldı etrafa. biri burjuvaydı hep burjuva kaldı, ama elindeki parayı hiç kullanamadı, hep suçlulukla yaşadı. biri ta ergenliğinden beri istikrarlı bir ulusal solcuydu, amerikan emperyalizmi ve fetullahçılarla kafayı bozdu, bu ülkedeki aptal halkından sıkıldığındaysa ona tek kucak açan ülke amerika oldu, kafası azcık karışır gibi olduysa da, el çabukluğuyla aklına uyguladığı bir iki fırça darbesiyle oluşturduğu argümanlar sayesinde hemen kendini sağlama aldı, yoluna devam etti ve ölene dek hiç zarar görmedi. zamanında sigara içip, zamanında bırakan tiplerdendi. biri hangi partiye, kuruma, derneğe, dergi çevresine girdiyse tutunamadı, görmezden gelindi, olduğu yeri yıktı geçti, baktı böyle olmayacak tek başına takılmayı ve canı her sıkıldıkça yanındakileri, geçmiş ve geleceği yazmayı seçti, belki böyle anlamlandırabilirim herşeyi diye nafile umut etti.

eylül yirmiüç, vakitlerden dolunay

hani görünmüyordu ya ay yukarıda, sen bana getiririm demiştin..
bize gelirim demiştin..

uçakta

cam kenarında yer ayırttığımda, baktığım her bulut seni şarkılıyorsa, apofenya diye birşey yok ki...

kunta kinte does not exist

Bugün e-mail kutumda kızkardeşimin gönderdiği Hakan Albayrak’a ait şu mısralar vardı:
“kokla şair bu taşı gazze'den getirdim
bu görmüş olduğun kurşun
filistin'in göğsünden çıktı
sen oğuz atay'da yüzerken
intihar yeyip intihar kusarken
bir çocuk adam gibi öldü.”
Şiirin başlığı : “orda bir savaş var içimde”. Okur okumaz bu öfke dolu mısralara çok öfkelendim. Oğuzcuğum Atay’a ve okurlarına laf etme densizliğinden mi, Camus’nün “felsefenin temel sorunudur” dediği intihara olan pişkin saldırısından mı, haklı yere bile olsa çocukların “adamlaştırılıp” öldürülmesine yaptığı güzellemeden mi, “adamlık” diyerek yarattığı fallik baskıdan mı, yoksa daha henüz Gazze’de kendisinin de bulunduğu Mavi Marmara gemisinde katledilenlerin ardından İsrail ağzıyla konuşan hoca olan efendisine “müslümanlar arasında fitne çıkmasın diye!” bir ses çıkarmamak gerektiğini yazdığında yukarıdaki “delikanlı!” sözcükleriyle pek çelişen riyakar şövalyeciliğinden mi... Neresinden tutsanız, elinizde kalıyor bu mısralar, canınızı fena sıkıyor...

İşin doğrusu bir zamandır, dindarlar arasındaki cemaat-birey gerilimini de içine alan bir hikaye yazmak istiyordum; Mehmet Eroğlu’nun Fay Kırığı üçlemesinin Mehmet isimli ilk cildini okuyunca vazgeçesim geldi. Sol tandanslı yazarların Türkiye’de modernleşen, taşradan şehre inen dindarlığın resmini çizmeyi beceremediğini, bu kitap örneğinde olduğu gibi çizmeye kalkışınca da ortaya konulanın karikatürden pek öteye gidemediğini gördüm... Aksine dindar kesmin direkt içinden gelen Selçuk Orhan’ın 40 Hadis’inde yarattığı capcanlı karakterlerle Türkiye İslamcılarını yaklaşık 600 sayfada bu denli net ve lezzetli anlatabilmesi, benim aslında çok da yakından tanımadığım bir kesme “kasmak” yerine bizzat kendi içine girmeye çalışsam da girdiğim halde tam giremediğim, ancak bir ayrık otu olarak varolabildiğim Sol’un içinden derdimi anlatmamın benim için çok daha rahat olacağını düşündürdü.

Hangi meşrepten olursa olsun, bir insana birden fazlasını eklediğinizde Sartreian meşhur Öteki’nin cehennemliği gün yüzüne çıkıyor. Çünkü topluluk doğası gereği kendince sinsice bir süperego yaratıyor; ölüm, fedakarlık ve yücelik kutsanırken, topluluk kuralları dayatılırken, bireyin o topluluk içindeki farklılığı ayaklar altına alınıyor; içinde bulunduğumuz modernizmin postunun uzlaşamadığı Büyük Anlatı sorunu da bu noktayla ilintili olarak başlıyor... Albayrak’ın şiiri ve yukarıda linkini verdiğim köşe yazısı tam da o toplumsal ilişkinin, süperogoik şeytaniliğin baskıcı ayağına denk düşüyor. Zayıf olanı hiçe saymakla, korkuyu bastırmak dayılığıyla, kalın ve kaba çizgilerle, faşizmi de hatırlatan bir gazla kendini belli ediyor... Bunun acısı tarih boyunca ve bu ülkede ve başka ülkelerde çok çekildi, bu çelişki Dostoyevksi’nin Cinler’inden beri çok yazar tarafından kaleme alındı, iç savaş dönemlerinde ihanetle suçlanan çok insan kelle verdi...

...

Yazmak eylemini gereğinden faza kutsamak problemli, fazlaca problemli. Bu çekinceyi de hesaba katarak burada karaladıklarımla ilgili bir iki şeyi not düşmüş olayım. Yazı öyle birşey ki, bir noktadan sonra sizi tutuklu bırakıyor, bir eşik noktasından sonra kelimeleri dizişilindeki nizam kaybolmaya başlıyor, benim tecrübe ettiğim bu oldu en azından. Acemi bir gitarist bir parçayı notalarından çıkarıp, çalmaya başladıktan sonra, doğru zamanda doğru perdelere basar ve tembellik etmez de gitara sarılmaya devam ederse ortalama bir yetenekle, yerinde ve “mükemmel” sesler çıkarabilir. Yalnız o fazla yerliyerindelik bir noktadan sonra çalanı dahi rahatsız eder, insanın içindeki duyguyu yansıtırken kalın çizgilerle ayrılmış seslerin biraradalığından çıkmasıyla oluşan şey, onun aktarmak istediği hisle çelişmeye başlar. Asıl becermek istediğinin tam da o düzenliliği dikeylemesine kesecek bir gürültü olduğunun bilinçli ya da bilinçsizce farkına vardığında ise bir anda gitar çalmayı unutur, ya da unutmak ister. Gitarı yadsır. Aynı şekilde kelimeler de tüm şaşaasıyla başkasına, arkadaşına, çevresindeki insanlara yönelik dengeli bir ritmi tutturmaktan öteye gidemeyince, yazar bundan rahatsız olmaya başlar. Onun böyle bir dengeyi tutturmak ya da yazmak arzusunu bir ötekine yaslamak gibi bir derdi artık yoktur. Örneğin sırf bundan olsun, Flaubert gibi bu uğurda sevdiği bir kadını, Louise Coulet’i sırf yazısına engel olmasın diye reddedecek düzeye dahi gelebilir. Düştüğü darlığın kendisinden ancak kelimelerin kendilerini bir bir yadsıyarak açtığı ince ufak deliklerden nefes almaya çalışarak uzaklaşabilir. Bundan, “yazamamanın kendisini yazmak” gibi ziyadesiyle abzürd bir çabaya girebilir. Her ifade edildiğinde bir kelime sanki bir mucizenin tezahürü gibidir; ancak o kelime kalemden çıkar çıkmaz, onun aniden püskürttüğü sanılan mucizeden geriye kalan tatsız bir paçavra da olabilir. Tamam kabul, belki bahsettiğim bu sürecin kendisi, mucize ve hiçliğin bu denli içiçeliği ve fışkırma anında son bulmasıyla, fazlaca maskülen, eril bir mentaliteyi yansıtıyor... Ama benim kendi düzlemimde deneyimlediğim özce bu oldu, evrenselle ne denli kesişirim, bunu bilemem artık...

Buraya bir senedir mesela hiç görüntü ve ses koymamaya çalıştım. Sanal alemin içindeki bilindik multimedia veri kirliliği bir tarafa, yazı eğer doğacaksa yukarda bahsettiğim hiçlikten, bilinçli bir sağırlık ve körlükten doğmalıydı. Öznenin etrafındaki nesneleri deneyimlerken çektiği acı, sıyrılmadığı hüzün böylesi bir körlük ve sağırlıktan doğuyordu çünkü: Herbir şey ses dalgalarına, renklere ve uzama indirgenemeyecek kadar tekil olarak duyumsanacağından, yazıya eşlik edecek görüntü ve ses anlatılmak istenene en baştan ihanet etmek demek olurdu. Bir de yazılan asla ve direkt kişiliğimle ilintilenmedi, sadece dolaylı olarak... Yazdığınız eğer yaşadığınızın direkt bir aktarımından ibaret olursa, o sadece kötü bir kopyanın daha da kötü bir kopyası olabilir en fazla. Yazılansa aksine yukarıda demeye çalıştığım gibi o kopyanın kopyalığından dolayı hissedilen hüznün bir şekilde betimlenebilmesi için bir çırpınışın ürünü olduğunda makbûldür kanımca.

Tabii bu anlattığım aktarım şekli sadece yazıyla sınırlanamamalı... Yazının kendisi de bugünün çok satan ve genel okuyucunun hemen kendiyle özdeşleştirdiği çabucak tüketilebilen ürünleriyle karıştırılamayacaksa, sevgilinin sessizliği, meydanlara çıktığında dayak yiyip kolu kırılan genç, meydanlara çıkmaktan korkup son anda eyleme gitmeyen genç, cemaat ve kendi arasında kaybolmuş bir kadın, birşeye ya da birine tutunmak güdüsünden başka bir şey bilmeyen postmodern, Allah-öldü-ama-başka-bir-ilah-bulmam-lazım-lan diyen adamlar ve kadınlar, suçluluktan ve korkudan kendi imagosundan yarattığı ilahlarla boğuşanlar... Üretilen yazı, çizi, ses, görüntü böylesi örnekler üzerinden bir endişenin çığlığına şahit etmekten ve aslında sıkışılan cenderede bir nefesçik sigara tüttürmekten daha ötesi değil.

Dediklerimi geri alayım.

Artık bu bahsettiğim doğrultuda karalamak da çok anlamlı gelmiyor bana. Neden? Sanırım Kunta Kinte halihazırda varolan esmerliğine yeteri kadar Güneş ışığı bandırıp iyice karardı, kendini teslim ettiği boşluğun hülyasından uyandı, ve tercihen ilk kalkacak trene binip gittiği tatilden dönmek istiyor. Şehre, ülkesine, Gerçek’e yani ilk başladığı yere ve yüzleşmekten korktuğu yere. Kunta Kinte, tatil köyünü terkettiğinde eski güzel günlerde olduğu gibi Yılmaz Güney’de vücuda gelip Boğaz’da “bir gün benim olacaksın İstanbul” diye bağırmıyor. Kunta Kinte, genç bir Vedat Türkali olup “sen bize layıksın, biz de sana layığız” diye şehre ve kendine romantik övgüler yağdırmaktan da pek çekiniyor. Belki tüm bu esmer cümleler onun beyninde bir yerlerde dolanıp duruyor evet, geçmişi hem tutkularına hem de sancılarına ihanet etmeden sahiplense de, onun insan olmak yani eksik olmak durumuna galebe çalmasına izin vermeden, arada üstüne kara sinekler gibi tüneyen can sıkıntısına eyvallah diyerek, bir iki dostuna ve çok sevdiği prensesine de sarılmak için olsun dönecek başladığı yere. Sırf bu yüzden işte.

çırpınış

bütün halatların koptuğu ve yerçekiminin hiçbir etkisinin kalmadığı zamanlara fırlatıldım. işte anababa gününde herkes anababasını, bense belamı arıyorum. herşeyimi belama bağlamak arzusu dolduruyor içimi, eski püskü kıyafetler içinde sessiz bir çığlık oldum da libası mükkem, görüntüyü öyle böyle kurtarmış, maskeli bir hayalet olarak dolanıyorum. filmler fazlasıyla alışılageldik geliyor, tüm bu iklim üzerime geliyor, ben durmaktayken hem de, üzerime geliyorlar.. hareket et, susma, çığlık at, bu sisi dağıt.. kafadaki hiçbir komut bir işe de yaramıyor artık, herşey eskide kaldı.. eskide.. ne'sin? bu'yum diyebilsem.. işte sartre bu ve benzeri dallamalara "rahatsız bilinç" diyor, tokat gibi bu laf.. çıkarlarının doğru dürüst farkında bile olmayan, sürekli bir rahatsızlık duyan zavallı çelişik azınlık.. her eylemsiz an'ın ağırlığını tam içinde duyan ve sessiz sedasız bir kahrolma hissinde takılmış.. çözüme inanamamakla da kalmayıp, çözümden korkan iktidarsız zavallı.. it gibi, titreye titreye korkarken, cesur ve birşeyleri biliyor hissi vermek zorunda kalan..

oniki eylül öncesi acilciler denen kafası iyi vatandaşlar darbe isterlermiş, darbe olsun da işte halk ayaklansın, devrim olsun.. tıpkı bugünkü evanjalistlerin bir takım yine kafası iyi kısmı gibi, incil'deki her türlü alameti biz gerçekleştirelim ki, kıyamet kopsun, mesih insin, deccalle savaşsın, sonra ne olacak, mis.. ya hiçbir şey yapamıyoruz işte sayın evanjalist mümin kardeşlerim.. elimiz kolumuz bağlı.. sen fethedeceğim dedikçe, fethetmeye çalıştığın seni teslim alıyor.. sen de çaresiz çemkiriyorsun..

ding'im an'ım sich'im

yazamıyorum şimdi. zaten yazamıyordum da, ezelden. şarkı söylüyorum ama cevap veremiyorum, bu abuk cümlelerden de anlaşılacağı gibi... ren'in kıyısında bira içmek ve etrafa anlamsız bakışlar atmak daha cazip geliyor. gittim, platon bir gün bara girer'i bile aldım. lise düzeyi felsefe okumak şahane! zaten tüm felsefe hedesini de toptan unutmuş olarak ve hiçbir zaman hiçbir şey bilmemiş biri olarak (sofist miyim, sokratesçi mi, hangisiyim anlamadım gitti anasını satim), böyle boktan amerikan esprileri ile katışınca deneycilik, nomenon ve de etik, pragmatik, analitik, sentetik, imperativ, kategorik filan şükela oluyor. hem a priori gülüyorum hem de a posteriori hafızamı tazeliyorum, niye hamallık yapayım. bir de mehmet eroğlu abiyi keşfettim, prensesim sağolsun. bir de bir de bir de: erhanbro iyi bir iş yapıp, klas bir blog açmış. uzun soluklu olsa diye dua ediyoruz. osman baydemir'e özenip ben de bir sureden kendisine mesaj göndermekle yükümlü hissediyorum: "iman edip iyi işler yapanlara ne mutlu! varılacak güzel yurt da onlar içindir" (ra'd, 29).

ey türk milleti

emrettiğin üzere, kullanmadığımız tüm kelimeleri boğazımıza kıymıklar gibi takılmış heceleriyle birlikte her kurumdan evvel türk hava yollarına bağşettik. kaç nisan geçti üzerinden, unutmadık. istikbali göklerde arayanlara sırıttık, zira herşey arkamızda, geçmiş batağının sıcacık dibindeydi. elimizi uzattık ona, yani ateşe ve bir yılan gibi soktu acımadan boynumuzdan. tam da tahmin ettiğimiz gibi. ashabımız bilmelidir ki, onun o sıcak gülüşü kur'an sayfalarının iliştirildiği mızraklar kadar hilekârdır. ve etimizin en derinine ta kemiğimize dek batışının acısını sürekli içimizde hissettiğimiz halde, olmadık sessizlikler icat ettiysek yine bilinmelidir ki bu kara bulutu omzumuzda şanla taşımaya and içmişiz ya, işte ondandır. susadım ulan su getirin artık.

hayli ideolojik bir sitem

ahmet'e

yoldaşım arıyor, sesi buruk. kendisinin inşaatçı olduğuna bakmayın, tam bir burjuva. yaz demiyor kış demiyor bir şantiyeden bir şantiyeye atlıyor. ama dediğine göre şantiyeye kız atmıyormuş. sadece arada tepesi atıyormuş, sinirleri bozukmuş bu ara, kafası dumanlıymış, karısıyla sorunları varmış, abisi piçin biriymiş. nasıl yoldaşsın. bak yan şehirde wuppertal'in delikanlısı engels, vakti zamanında pek sevgili dostu marx'a para bile yolluyormuş. benim yoldaşımsa, paradan şikayet ediyor, o denli burjuva. bir de oğlum ben kapital mi yazıyormuşum sanki de, para gönderecekmiş. işçi sınıfı kalmadı diyor üstüne üstlük. hadi şantiyede çalışanları bir kenara atalım sevgili yoldaş. peki, bir hadis-i şerifimizi de mi es geçersin be hey kafirin oğlu. işçi sınıfı çin'de bile olsa gidip alınız. hadi gittik bulduk aldık diyelim de. çinceyi öğrenene kadar anamız ağlar, onu daha fazla ağlatmak ayıptır. hayat yetmez ona. o da yetmiyormuş gibi çinlileri japonlarla karıştırmamak yetisini kazanmak, o accaip kokulu yemekleri yiyebilmek sabrı... beklemek ve babayı almak ne demektir biliyor musun yoldaş? misal ilkokulda süt çocuğu iken günlerden bir gün bedava radyasyonlu fındık dağıtım sırasına girmek, ve sıra tam sana geldiğinde fındık paketlerinin tükenivermesidir. fındık dağıtıcısı ablanın "ah canım sana kalmadı, bitti hepisi" demesidir. sonra yetiştirilip bir yetişkin kıvamına geldiğinde, o fındıkların neden devlet eliyle beleşe dağıtıldığını öğrenirsin. bi kazım koyuncu daha dinlersin. sevinsen mi. o fındık paketçiği sana gelmedi ya, ama bir sor niye. niye. çünkü evladım, radyasyon filan vardı içinde, çernobil sızmıştı ona. seni düşündüm işte. tam sıra sana geldiğinde avucunu yaladın ama bir hayır vardı bu işte. hayır hayır hayır. ben böyle hayır istemiyorum yoldaş. az biraz zehirlenirdim, en kötü ihtimal otuzumdan önce ölürdüm, ama yirmimden sonra olurdu bu kesin. seni tanımış olurdum o arada, ki o zamana kadarki gevezeliklerimiz yeterdi. çok zor yoldaş işte, bu beklemek, bu fındık niga niga züppelikleri, bu postmodern dervişlik bana göre değil. anlıyorum, yine haklısın, her zamanki gibi haklısın. ben burada köle olarak çalışırım, gün gece saat salise bilmeden, alınterimden kendime tonlarca zamanlar yaratırım. biliyor musun? zaman çok değerli yoldaş bu zamanda. feodal esmerler olarak, endüstri devriminden çok kötü huylar kaptık ingilizlerden, bir de sat bir'de "das ist gut" temalı ilk almanca cümlelerimizle ahlaksızlığımızı çoğaltacak ilk adımlarımızı attık. kafanın bir köşesine iyice yerleştir bunu: şu anda almanca konuşmak zamanı yoldaş, fransızca için bekleyecek sabrımız namevcut. öleceğiz, gebereceğiz, ne şantiyesinden bahsediyorsun oğlum hala. bırak çorum'a gitmeyi. bırak kerkük boru hatlarını, azeri petrollerini. bırak bu patronluğu artık. hadi hep beraber mis gibi grev yapalım.

darılma bana nazan, niyetim iyi

geçmiş yıllarda yazdıklarıma göz atınca, hayretler içinde kalabiliyorum. sanki bir film sahnesinin üstünden beyaz bir ışık geçmiş, sanki şu bir zamanlar tv kanallarında sakallı adamların huşulu bir sesle anlattıkları o mistik öyküler içindeyim. hiç de mistik olmayan bir mistizm bu ama. silen ve üstünden geçen, vileda tadında bembeyaz bir temizlik.

o beyazdan sonra geriye çok da şey kalmamış gibi. ya da yeterli bulmuyorum. hırs yaptığımdan mı? bana birşey anlatmıyorlar. birşeyler çalacağım diye korkuyorum, o şairden bu söz yazarından. halbuki ağızdan çıkan herşey bir çalıntı. çalmayacaksın emri bu düzlemde pek bir anlam ifade etmiyor, zira böyle bir seçenek yok. ağzını açar açmaz söylenen herşey de yalan, lacan'ın dediği gibi. ve'lem yelid ve'lem yalan. (heyecan yok) hiç yalan söylenmeyince rahatsız bile olabiliyor insan. garip değil mi? harbiliği bile dozuna göre alabiliyorum, yavaş gelin üstüme. zira karşınızdaki tır değil, etten kemikten bir yaratık.

bir romana şaşırdığım kadar bu dünyaya şaşırmıyorum ama. herkesin motivasyonu öyle belli ki. ölmekse ölmek, çiftleşmekse çiftleşmek, saldırmaksa saldırmak, korunmaksa korunmak. roller öyle cup diye oturmuş ki, nerde lan buranın soyunma odaları, üstüme bir elbise ben mi bulamıyorum? ama hep bir depresif hava. biri demişti, çok geçmez yakında devletler sinek savarlar gibi, helikopterlerden antidepresan spreyleri sıkacaklar herkesin üstüne. kim demişse iyi demiş.

sıkın ula sıkın. genetikleri iyice değişsin ki milletin, bir kısmımızın da bir organik, özgün yanı kalsın. daha pahalıya satalım kendimizi. asırlar geçti, onca devrim oldu filan ama bunlar aristokrat kaldı desinler. bir de beş parasız ama. ondan uluslarası pazarlarda edebi köleler olarak kendileriyle övünsünler, umut bile satabilsinler diye. zira umut ağızlarda çiğnenen bir sakıza döndü. kalk hanım kalk, birşey yap artık, bak hep ölüyoruz. finalim var, çalışmam lazım diyor orda bir ergen, eğer olmasa mutlaka eyleme katılırım. mutlaka umudu büyütürüm. kendini büyütse halbuki önce. ah güzelim. senin hiddetlenmen de güzel.

finalin, vizen, projen, tezin varsa bana ne? baban bırakmıyorsa? finalin filanın bitince ne olacak, bak: gelip, karım ya da kocam bırakmıyor, kaynanam yemeğe geliyor diyeceksin. senin evine çay içmeye bile bir kadınla gelmek zorunda kalacağız. kalkmış umut diyorsun. sonra boş ekranda boş zamanında yer buldun ya, gelip ekrana kendini boşaltıyorsun. herkes de yiyor. çünkü onlar herkesler. yani dar kapıdan asla giremeyecek olanlar demiyorum bak. dar kapıyı akıllarına bile getiremeyenler.

darlandım artık. burda bittim. burda. bu. hatta gidiyorum, bu.

utanmazlık

alkazar'ı kapatıp, sonra da kapısının üstüne "geçmişin nostaljisi değil, geleceğin gerçekçi düşleri peşindeyiz" yazılı afişler asabilmektir.

amor fati

öyle kanepede uzanırken, birden bir tencere, tabak şıngırdaması duyulur. ya da banyodan kestiremediğin saçma sapan bir gürültü gelir kulağa. neyin düştüğünü anlamaya çalışırsın. tüm pencereler kapalıdır, herşey öyle yerli yerindeymiş görünüyorken, rüzgarın hışmı minimuma indirgenmişken, bu sese anlam veremezsin. gidersin bakarsın ne düşmüş, kırık dökük var mı diye meraklanıp. bilinmeyen bir kuvvet, herşey kımıltısızmış izlenimi veriyorken, varlığın o anlıksal süreci bir tokat gibi yüzüne çarpar. işte orda kabul edersin, pes dersin, sen kazandın dersin, tüm sorulara evet der geçersin. dünya üniversitesinin en kallavi dersi budur. tam olarak o sahnede kabadayı fırat, pencereye bakar, gözlerini kıstığında, kendisini vurmaya gelen adamları görür puslu gecede. tamam artık kavgayı bırakıyorum diyip elindeki silahı sevgilisine teslim eder. kavgayı bırakır. sokağa çıkar. ve çiğdem hiç beklemediği kurşun sesiyle sarsılır. düşen metalik tencere değil, bildiğin porselen tabaktır. zaman geri döndürülemez. tabak eski haline gelemez. kimse eskisi kimse olamaz.

homeostasi

Karanlık. İçine hiçbir ışığın sızamayacağı kadar. Aynı sözcüklerimizden arda kalan sessizlik gibi. Aynı gülegülelerimizin sonrasındaki hiçlikler gibi.

Vaaz verecek hali yok. Konuşacak hali yok. Masasının dibinde ağzı açık bir paket sigara. Aklına gelenlerin alakasızlığı kafasını zonklatıyor. Gelen tek ses televizyondan. Sarı kafalı civciv gibi bir kadın Brezilya devlet başkanıyla konuşuyor. Anlamıyor, tüm bu ticari, askeri anlaşmaları kafası almıyor. Tek bildiği bir şekilde evine gelen ekmekle bu anlaşmaların bir ilgisi olduğu. Devlet başkanının neye bağırdığını kafası almıyor.

Yıllardır kendisinin yüksek sesle savunduklarındaki tonsal şiddeti de anlamıyor. Yaşlandı da ondan mı... Bilmiyor. Eğer tek parmağını kaldırmak için bu denli zaman geçiyorsa yaşlanmış demektir. Bir yandan annesinin, "senin hep bir çocuk yanın var, ondan kurtulamazsın" dediğini hatırlıyor ama rahatlatmıyor bu sözler onu. İçinde kalacak zerrece çocuğun çok büyük zorluklara sebep olduğunu biliyor. Tecrübelerinden biliyor bunu. Yaşlanıyor, belli.

Herkes kaçıramayacakları fırsatları anlatıyor ağızlarından saçtıkları tükürüklere bulayıp. Aldıkları tiren biletlerinden, ve o tirenle gitmek istedikleri şehirlerden, sayısısız keşiflerden bahsediyorlar. Herkes sunulana şükranlarını sunuyor, ve her sofraya iştahlı oturuyor. Olan olmalıymış! Olması gereken olmuşmuş! Olacak olanı planlanmalıymış!

Kafası karışıyor. Tüm bu düzen içinde bir mikro düzen olarak varlığını devam ettiğini anımsıyor. Evini ve sokağı, ülkesini ve Afrikayı, okulunu ve süpermarketleri, hücre zarını ve beyin-kan bariyerini. Duvarlar tüm bu şaaşaya karşın hiç ama hiç yıkılmıyor. Bu yıkılmazlıktan bir dinamik yaratıp, açıklamalara girişmeyi anlamıyor. Midesi bulanıyor ve hala kusamadığına inanamıyor. Tüm küfürlere, canlı canlı yananlara, ihanetlere, her türden ikiyüzlülüğe rağmen bu dünya yıkılmıyor. Kendinin de bu dünya gibi hala ayakta durduğuna iyiden iyiye şaşırıyor. Herşeyin böyle yerli yerinde olması allak bullak ediyor iyice onu.