It's Istanbul, not Constantinople, babe!

İşte şehre geldik. Ne çok değişmiş gibi geldi bana. Bense şunu farkettim kendimde: Eskisi gibi sözcükleri dolandırıp kullanamıyorum – orada bir estetik bulmuyorum. Politikaya özellikle seçim politikasına dair pek bir ilgim yok. İçkim ve sigaram arada var, tamam. Belki buradan yırtarız hayat nezdinde.

Günler öyle bir hızla geçiyor ki yaya taşıtlı filan demeden altta bırakıp, eziyor. Meme teorisine kafayı takmış durumdayım. Şeylerin biçimsel aktarımı – varyasyon, kalıtım, seçilim gibi üç temel evrensel Darwinist kurala bağlı olarak gerçekleşebilir. Olağanüstü bir aktarım yolu... Tekrar, tekrar, tekrar. Biçim ve “öz” arasındaki diyalektiği burdan incelelemek işleri kolaylaştırıyor gibi...

Bir de Althusser’in “aslında çok şeyi aklımda gerçekleştirebilldiğimi anladıktan sonra kendimi pratiğe dökmek gerekmediğini anladım” gibisinde birşeyler lakırdayışını anımsıyorum ara ara. Bu alıntı Gelecek Uzun Sürer'de olmalı sanırım. Korkutucu bu fikri çok kolay duyumsayabiliyorum ben de. Birşeyi teorik olarak temellendirdikten sonra o eylemi “zevk”le gerçeklemenin imkanı ve gereğine dair düşünceler pır pır ediyor aklımda. Camus felsefe“intihar etme”nin gereksizliliğine ya da gerekliliğine dokunmaktan kaçamaz derken haklı sanırım...

Ne yazdım ben yahu, şimdi baktım da, sanırsın Öcalan’ın İmralı notları olmuş. Ama rutubeti, trafiği ve seçiimleri bir kenara atarsak sağlık durumum yerinde sayılır. Hepinize selam gönderiyorum. Burada gülüyoruz.


Tschüss!

Oturduğum sokağın pizzacısına, pastanesine, postanesine, La Dolce Vita’sındaki Espresso Machiato’ya, Elmalı payına, eczanesine, durağına, Ren nehrine, saat kulesine, trafik ışıklarına, Volksgarten’a, şatosuna, ördeklerine, yamuk artistik binalara, müzelere, lahmacuncusuna, Parkinson'lusuna, jazz barına, Çin Tay restoranında acı sosuna, kızarmış pirincine, portakallı nane çayına, sarışınına, esmerine, Japonuna, barına, partisine, karnavalına, sarhoş bağırışlarına, Beyazıd mescidine, filmcisine, anlamadığım sözcüklerine, Bierbrauerei’sine, Reibekuchen’ına, Fortuna’sına, sosisçisine, dönercisine, Alt koyu birasına, Hollanda patatesçisine, sokakta hokkabazlık yapanına, müzik kutusu çevirenine, Cumartesi sabahtan biraya başlayanına, Irish barına, yağmura, fırtınasına, yabancılığa, anlaşılamamaya, hiçliğe, bulaşık canavarına, Almancasına, Almancısına, şanseseri gidilen Newroz’una, McDonald’s tuvaletlerinde bekleyen kara tenliye, berduşuna, hippisine, gece yarısı yiyilen pizza dilimine, İspanyol merdivenine, tramvayına, metrosuna, Hauptbahnhof’a, gökyüzüne, pazarına, plaklarına, snobluğuna, aynı anda sokakta Şivan Perwer ve Bob Dylan dinleyebilmeye...

Arkama bakmadan. Elveda. Sesim duyulmaz bilirim. Olsun, bir sonraki hiçyer’e de merhaba.


Saffet Murat Tura’nın Madde ve Mana’sı

Mutlak Töz’de vakti zamanında yazdığım bir yazıda Meillassoux’un ilinticiliğe açtığı savaşın bizler (materyalizm) için çok önemli potansiyel sonuçları olabilir demiştim:

...Bunu Türkiyeliler olarak farkında olmak daha da önemli. Çünkü ülkemizde politik ve kültürel konumundan kaynaklı olarak, (sözde) felsefe, metnin kendisini aşabilmiş değil, ve sırf bu yüzden “metin ve referans sıralamak”, örneğin Hegel’den ya da (eğer bizim felsefeci iddiasındaki zatın zihinsel kapasitesi o denli bile gelişmemişse) Derrida ve türevlerinden yola çıkıp “obsküranist” bir kendi içinde “tutarlı” (ki tutarsız olanları daha fazla ama neyse!) ama “fantastik” girişimlerde bulunmak gayet kolay ve yarı-entel müritler tarafından “felsefeci” etiketi yapıştırılmaya yeter durumda ne yazık ki. Halbuki felsefe, imaj’daki ve söz’deki parlaklığın çok ötesinde bir araştırmaya, hakikatın ve gerektiğinde karanlığın kendisine doğru inatçı ve yine yeri geldiğinde gayet “sıkıcı” olabilecek bir mecraya açılmakla gerçeklenme şansı bulabilir. Sırf bu yüzden olsun kendi efendi gösterenini kaybetmiş psikotiklerin ya da şimdinin nihilistlerinin boşluklarını doldurmak, fantazilerini sağlama almak için felsefe’nin araçlaştırıllaştırılarak hadım edilmesine engel olmak, onu bu türden bir gericilikten kurtarmak gerek! Bu da hepimize, bilimcisinden militanına kadar sistematik ve kararlı bir çaba gösterimini gerekli kılıyor. Ve Meillassoux’un After Finitude‘u bu yönde atılmış ilk ve çok önemli bir adım, ve şükürler olsun ki meyvelerini de şimdiden veriyor.

Saffet Murat Tura’nın yeni kitabı “Madde ve Mana” tam da bahsettiğim lezzetli “meyveler”den biri olarak görünüyor. Kitabın temel tezlerine gelmezden önce Tura’nın kendi kişisel tarihinden de verdiği izleri vurgulamak isterim:

“Althusser’e bulaşmış, bilime bulaşmış, psikanalize bulaşmış, dil felsefesine bulaşmış, varoluşçuluğa bulaşmış” Tüm bu kişisel arkaplanda doğal olarak bende sempati uyandıran birşeyler var, çünkü tıpkısının aynısı olmasa da benzer yollardan geçtiğimiz durumu... (“Beraber yürüdük biz bu yollarda”) Kitabın başarısını Türkiye sol tarihine dayandırabiliriz aslında: Badioucu anlamda Türkiye sol hareketini bir olay olarak değerlendirirsek, İstanbul’da yaşayan bir tıpçının elinden çok farklı alanlara-disiplinlere dokunan ve kendine “diyalektik materyalizm”i bir tür rehber edinen bir olay sonucu olarak bu kitaptan ve yazarından bahsedebiliriz. Örneğin sonuçları bu kadar geniş alanlardan beslenen bir kitabı Almanya’da ya da Finlandiya'da yaşayan kendi halinde bir tıpçının yazması beklenemezdi. Demek ki Türkiye sol hareketi (Kürt özgürlük hareketini dışarıda bırakırsak) bir fiyaskoyla sonuçlanmışsa da, o yenilgilerden önemli bir düşünsel güç biriktirebilerek bizi ödüllendirdi.

Kitap basit bir soruyu temel alıyor: Nasıl oluyor da fiziko-kimyasal süreçlerle açıklayabildiğimiz nöronal aktivitelerden ibaret zihinsel süreçler aynı zamanda “mana”ya haiz olabiliyor? Nasıl oluyor da madde rasyonel bir anlamı içinde barındırabiliyor? Diyalektik materyalist tez kısaca elementer fiziko-kimyasal süreçle bilişsel-zihinsel sürecin bir ve aynı şey olduğunu söyler. Önce beyinde bir olay ve sonrasında doğan bir düşünce yok, ya da bunun tam tersi bir nedensellik söz konusu değil: Bu ikisi “ontolojik” olarak bir ve aynı. Ya da bize bu noktada öznel gelen herşey aslında nesneldir diyebiliriz. Olayı elementer bilimsel düzeyde açıklamak ve başka bir boyutta hermeneutik boyutta anlamlandırmak birbiriyle bağdaşmayan iki başka boyut bir ve aynı şeyi anlatıyor.

Bu dediklerim akla ister istemez Zizek’in paralaks tezini getiriyor: Birşeye bakış açımıza bağlı olarak farklı açıklamalar getirebiliriz – ve bu farklı boyutlar birbirleriyle epistemik olarak bağdaşmazlar, birbirlerine indirgenemezler. Ama bu ontolojik bir ayrılık anlamına gelmez.

Saffet Tura’nın kitabı Zizek’ten farklı olarak “kartezyen özne”ye bol eleştiri üzerinden yürüyor. Tura’nın dediği gibi günümüz nörobilimi sayesinde biliyoruz ki Descartes’ın” düşünen ben” ile “bedensel ben” ayrımı tamamen yanlış - kartezyen yanlgı günümüzde bilim cephesinde çok açık. Felsefe, çoğu zaman olduğu gibi yine bilimin arkasından geliyor bu noktada.

Tura’nın verdiği “split brain” (yarık beyin) durumu mesela: Beynin sol yarımküresiyle sağ yarımküresini birbiriyle ilişkilendiren korpus kollasumun olmadığı bireyler çok ilginç davranışlarda bulunabiliyorlar. Şöyle ki bu vakalarda mesela “”sağ eliyle karısını döverken sol eliyle kendisini tutan” örneklere rastlanıyor: Burada özne hangisidir, döven mi tutan mı? Kartezyen idealizme kanarsak, buradan bu vakalarda iki “ruh” var dememiz gerekirdi. Tura buradan çıkışla haklı olarak “varolan öznesiz varoluştur”, “düşünüyorum öyleyse varım yanlış bir önermedir – çünkü düşünce şahıs düzeyinde gerçeklenen bir edim değildir, sadece beyinsel bir olaydır” diyor.

Yarık beyinler’le ilgili daha ilginç gözlemler de var:

Bir deney koşulunda uygun yöntemler kullanılarak bu vakalardan birinin sol beyin yarım küresine bir tavuk resmi sağ beyin yarım küresine de bir kar manzarası gösterilerek hastadan önündeki çeşitli malzeme arasından gördüğü resimle alakalı olan bir cismi seçmesi istenmiştir. Dilsel kapasitesi daha çok gelişmiş olan ve tavuk resmini gören sol yarım kürenin yönettiği sağ el bir tavuk ayağı seçerken kar manzarası gören sağ yarım kürenin yönettiği sol el ise bir kürek seçmiştir. Hastaya niçin tavuk bacağı seçtiği sorulduğunda dilsel kapasiteye sahip sol yarım küre bir tavuk resmi gördüğünü, bu nedenle tavuk bacağını seçtiğini söylemiştir. Yani sağ yarım kürenin bir kar manzarası gördüğünden habersizdir sol yarım küre. Bu durumda sol eliyle niçin bir kürek seçtiği sorulduğunda verdiği yanıt şöyle: ‘Tavuklar altlarını fazlaca kirletirler. Temizlemek için seçtim’. Yani sağ yarım kürenin maksadını (karları temizlemek maksadını) bilmeyen dilsel sol yarım küre sol elin davranışının maksadını akılcılaştırarak açıklamıştır.

Bu örnekte beni heyecanlandıran birşeyden sözedemeden geçemeyeceğim: Sağ yarımkürenin gerçekleştirdiği “akılcılaştırmaya” yakıştırılacak mefhum benim açımdan çok belli: Çıplak pür ideoloji. Freud’un temel mottosu “Wo es war, soll Ich werden” size daha anlamlı geliyor mu şimdi? Psikanalizin etiği günlük hayatta bize esrarlı gelen akılcılaştırdığımız şeylerin (meta fetişizmi gibi) “algılamamızı” salık veriyor.

Peki günlük hayatta bu yanılsamaya neden ihtiyaç duyarız? Basit: Yaşamımızı sürdürdüğümüz toplumsal yapıyla ilişkilenmenin yolu bu tarz bir “egosal” ehlileştirmeye muhtaçtır. Bu ideolojik akılcılaştırmaların bedeli de psikanalizin hedef aldığı patolojik semptomlardır aslında. Herşeyden önce Freudian psikanalizin Tura’nın bahsettiği “öznesiz oluşu” bilerek ya da bilmeyerek varsaydığını söyleyebiliriz. Belki de “davranışsal ego psikolojisiyle”temelden ayrışan psikanalizin en devrimci ve bilimsel yönünün özneyi bir bütüne değil (imgesel olana değil) ama aslında “boşluğa” (gap) yerleştirmesinin sebebi budur. Burdan bakıldığında açık ki psikanalizin özne dediği Tura’nın bahsettiği Kartezyen (zihinsel olan) özneden temelden ayrışıyor. Bu kısımda söylenecek benim açımdan çok söz var, şimdilik kısa kesiyorum.

Tura’nın kitaptaki en önemli vurgusu anlamın bizzat maddi olanda varolduğudur ve normatifliğidir– onun fizik tarafından incelenememesi anlamın maddi olmadığı anlamına asla gelmez. Bu konuda yardımımıza Darwin yetişiyor: öznesiz bir varoluş olarak “doğal seçilim”e dayalı olarak açıklayabildiğimiz örneğin “bitkinin güneşe dönme davranışı” gayet anlamlıdır, ama bu anlam maddi bir örgütlenmenin rasyonel nesnel tavrından başka da birşey değildir – bitki sırtını bir özne olarak güneşe dönmez, bu nesnel bir olaydır. Demek ki rasyonel olan zaten maddeye içkindir ve “maksad”ı maddi olaylardan hareketle parça-bütün diyalektik ilişkisinden yola çıkarak maddi bir örgütlülüğün içine girdiği başka nesnel pratiklerle ilişkisine dayalı olarak açıklayabiliriz. Tüm bu tezler bana çok fena “nesne temelli materyalist felsefe”yi anımsatıyor. O da ilinticiliğin eleştirisi olarak son yıllarda geliştirildi zaten.

Tura’nın metni ile ilgili olarak tartışabileceğimiz çok şey var. Hiçbirşeyden olmayacaksa, zamanla bu tartışmalarımızı sürdürmek Türkçe yayımlanmış böylesi bir metne olan en temel borcumuz olmalı.

Son olarak tüm bu diyalektik materyalist tezin aslında hem varoluşsal hem politik ne’liğimize ve ne yapmak lazımlığımıza dair işaret ettiği yeri vurgulamak isterim: Dışarısı. Son zamanlarda çevremde “sıkılmış” herkese anlattığım şey de bu. Hakikat çaba gösterip elinizi uzattığınızda ancak duyumsayabileceğiniz bir yerde. İçeride “ben” dediğiniz ise koca ama “akılcıl” bir yanılgı. Ben’e dayalı söz oyunlarıyla yarattığınız labirentte kaybolmaya mahkumsunuz bu bakımdan.

Dolayısıyla ancak dışarıda olanın hakikatiyle meşgale olarak kendinizin ne’liğine dair bir anlamı edinebilmek mümkün. Fenemenolojik, “kendi” deneyimleriniz “çok haklı” görünebilir, kendi içinde bir rasyonalitesi de olabilir ama bu “makul” olduğu anlamına gelmeyebilir. Yani Orhan babanın deyişi tümden yanlış: “(Büyük ihtimalle kendi hikayenle kısıtlanmışsan eğer) haklı değilsin, bence sen haklı filan değilsin”

Tura’nın önsözde bahsettiği bu bakımdan dikkate değer:

“Varlıkta bir ‘kıpı’ olan bizler ne de olsa uzun erimli bir başka hareketin parçası olarak zamandaki konumumuzu aldığımızı farkettiğimizde bu dünyaya atılmış çaresiz bir organizma olmadığımızı kavrarız.”

Memur musun bilimci mi?


Ülkeye gelmeye daha bir yaklaşmışken, birkaç okula attığım emailler ve -şanslıysam- aldığım cevaplar bana cidden kararımı yeniden düşündürüyor. Şanslıysam diyorum, çünkü tenezzül etmeyen çok hortlak var etrafta. Bakıyorum bu ülkenin dilinden, mentalitesinden giderek uzaklaşıyorum. Tayyip reis haklı, giderek Fransızlaşıyorum galiba.

Geçen rektörlerimizden birinin odasına girince, aldığım Abdullah Gül ve Mustafa Kemal portreli bürokratik hava çok şahaneydi mesela. Neden hiyerarşinin tepesinden tırnağına herkes bir memur havasıyla konuşuyor, bunu biliyorum gerçi, zaten biliyordum ama kabullenemiyorum işte... eğer gerçekten temelli dönersem nasıl bu olguyla başedeceğimi, bu gücü nasıl bulacağımı şimdilik hiç bilmiyorum. Öyle saçma email, soru-cevap döngüleri yaşadım ki -burada profosyonel sebeplerden dolayı yazamıyorum- insanı çileden çıkarmaya yetiyor.

Birkaç ay önce özel bir üniversitede seminer verdim ardından -sanki gireceğim kesinmiş gibi- belgeler getirmem istendi. Anlatmaya çalıştım: "İyi de ücretim ne olacak? Olanaklar ne olacak? Kaç ders vereceğim?" Bu sorulara net cevaplar dahi verilmedi. Ücreti sorduğum bölüm başkanı, "vallahi ben kendi ücretimi bile bilmiyorum" diye cevap verip, sırıttı. Hay Allah! Yani kendinin bile bilmediği bir ücret mi alacaksın demek istedi, anlamadım. Kafkaesk arabesk fantezinin doruğu böyle bir şey olsa gerek! Sonra bana bir araba gönderildi ve acele dekanla 5 dakikaklığına görüşebilmem için şöför tam gaz araba sürdü. Çok meşguller hazretleri. Ulan sanırsın Natalie Portman'la görüşüyorum.

Anladım ki göbekli, arkasında kılları beyazlamış bir profosöre ya da doçente attığın emaile karşılık düzgün, sorularına yönelik bir cevap almak bile deveye hendek atlatmaktan daha zormuş. Zira Türklüğün sözlü geleneği şanlı Türk akademisinin de kanına işlemiş olacak, illa bir çaylı kahveli ortam olacak ki, adam seninle haberleşsin. Şaibesiz pozisyon açan okul da zor - yani illa bir ilişkiler zinciri olacak, illa bu bürokratlar birbirlerini kollayacak. İlla sen de bunun bir parçası olacaksın. Gel de illet olma.

Ortaya çıkan şey de bilim'den başka her halt oluyor bu durumda. Bu zatların önemli bir kısmının son 5 yıldır yaptıkları kaydadeğer bilimsel çalışma olmuyor, ama aynı zatların önemli bir kısmını Türk medyasından şu ya da bu konu ile ilgili nutuk atarken görebilirsiniz. Ayrıntılar için bkz: Cahil cesareti sendromu.

Kısaca çok can sıkıyorlar ve ülkemde yaşamak istememe rağmen canımı bu zibidiler yüzünden sıkacağıma - yabancılığıma başka bir coğrafyada devam ederim diyorum şimdilik... Hiç değilse kendi konumda istediğimi şeyleri (computational neuroscience) adam gibi çalışırım.

sonluluk ve bir nisan

Üç günlük dünya kendimize bir ittifak aramakla geçiyor. İçimizdeki hayvan doymak bilmiyor. Başımızı koyduğumuz yastıktan tutun bir dostun sıcak bir merhabasının değerini bilemiyoruz. Herşeye yukarıdan... bakınca gök üstümüze çullanıyor. Okusam ne olur, çalsam ne olur, yapsam ne olur?... sesleri revaçta. Nasıl bir ataletse, herhalde bahara karşı renksiz bir tepki. Baharın canlılığıyla yarışmayı en baştan bırakıyoruz. Hükmen mağlubuz yani.

O ittifaklar elde edilmedi. Asırlar geçse de elde edilmezdi. Yalnızlığa mahkum edildik, ve gelmesi gereken sözcükler doğru zamanda dile uğramadı: Sonsuz bir ev hapsi. Evimizde tıkalı kaldık.

Yeri geldi, evimizi inkar ettik, sokağa çıktık, sokağa bakıp kendimizi görecektik. Ayna tutsun bize dedik ya o ne kibir öyle! Sen kimsin de ayna istiyorsun, bir şahdamarlık canın var, ne havalar böyle!

Etrafta sarışın bir hava kokuyor, gözlerimiz hapsoluyor bu kez, ama o sarışın hava heryerde aynı klişe dar paça kısa pantolon bir boruyu üflüyor. Sonra kendi esmerliğimize dalamadan hibrid bir dünyaya kendi ellerimizle mağlup. Doğal bu, bahar kadar doğal. İnsan herşeyden vazgeçer, hayvanlığından asla!

Matematik sayın insanlar. Çok kullanışlı bir dil. Uğraşıyorsun, ıkınıyorsun, tıkınıyorsun, formülleri uygulayınca da gerçeklikle bağdaşmıyor mu, çılgına dönüyorsun. Belki varımdır, belki herşey var, belki herşeyin bir dili var ve çözdüm ve tuttu ve becerdim.

Tüm bunlar yine de bir becerilme duygusunu kendinden uzak tutmaya yetmiyor. Tüm rakamlar denkleşiyor denkleşmesine de. Herkes bin kez yabancı. Heryer bin kez yalancı bir mahpusluk. Olmaktan çıkmıyor.

Who the fuck am I?

Ben, metalar dünyasında yer edinebilmek için kendi markasını oluşturmak zorunda. Yaptığı herhangi bir şeyin temel motivasyonu "başkasının gözü" ile alakalı : Buradan bakınca ünlü biri olmanın cazipliği ortada. Ünlü olmak demek yoğun bakılmakla eşdeğer çünkü. Bu yüzden yalnız.

Kendi dünyasında -artık küçük bir azınlık olarak kalmış- neşeli yalnızları anlayamıyor yine bu yüzden: Onları zavallı asosyal kaybedenler olarak belliyor. Bilmiyor ki, kimsenin görüş menzilinde olmamak birçok zaman özgür olabilmenin ta kendisi demek. Bilmiyor ki, başkasının gözünden ötede olmak, gerçekten nefes alabilmek demek. Çünkü o, metalar dünyasının bir parçası olarak hayatını başkalarının onaylarıyla kurmuş. Basit bir aritmetiğe dayandırıyor bunu da: Seni onayan insanlar ne kadar değerliyse, sen de onların gözüne görünerek daha da değer kazanıyorsun. Aynı bugünün bilimsel dergilerinin değerlerini içlerindeki makalelerin aldığı referans sayılarıyla kazanması gibi (impact factor), günümüz insanı da bu ile değer kazanıyor. Eylemi böyle motive etmek de doğal olarak (özgün) düşünmeyi, (otantik) eylemeyi olanaksız kılıyor: Kısa sürede nasıl skor yaparıma dönüşüyor herşey.

Skor yapmak bu anlamda gayet fantastik bir eylem. Çünkü fantazi dediğimiz şey zaten öznenin sürekli bir Bakış altında yaşamasından başka da birşey değil. Sözgelimi şu eylemi yaparken şu kişilerin gözünde nasıl bir değeri olur sorusuna bağlı olarak o eylemin yapılması basbaya fantastik.

Fantazinin cisimlendiği, kristalleştiği yere uygun bir örnek sosyal ağlara konan "fotoğraf"lar olabilir mesela... Fotoğraf fantaziyi sağlama almaktır. Bir hayalet gibi dönüp durarak kafayı felce uğratanı inanılır kılmanın yoludur, o dayanılmaz hiçliği belgelemektir, böylelikle yapılanı dondurmak ve seyirciye sunmaktan ibarettir.

Seyirciden alkış almadan yaptığımdan emin olamam. Hiçbir şeyden emin olamam. Örneğin "dövme" de kişinin kendine inanamamasının sonucunda bulduğu ve vücuduna uyguladığı fantastik bir çözüm değil mi? Öyle ki, eğer yaratıklar olmasa kendimize inanamayacağız. Bilimkurgu dahi belki kendimizi kendi kurgumuza inandırmak için var. Beynin içindeki bakışa yönelik üretilmiş bir sürü çöplük bir şekilde anlamlandırılmak, meta üretiminden hemen sonra değerini kazanmak zorunda. Hepimizin bir hikayeye acil ihtiyacı var!

Bu durumda içsel yaşantının hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmamıştır. Bu durumda bize liberaller tarafından "bireysellik" diye yutturulan şey başkaları ve özellikle de "güçlü" başkalarından beslenmeye dayalı vampirlikle eşdeğerdir. Özne olmak, tanımı gereği minimum bir içselliği koşulluyorsa - yaşadığımız sadece Tanrı'nın ölümünden ziyade asıl özne'nin ölümüdür denebilir. Tanrı ne zaman canlıydı ki, şimdi ölsün?

Dogmanın gıcıklığı

Freud, Haz ilkesinin Ötesinde adlı, Freud'un kendisiyle hasbıhal olmayan birinin anlaması pek de kolay olmayan ,belki de okunduğunda anlaşılması en zor metninin sonlarına doğru
Şu sayfalarda öne sürdüğüm hipotezlere doğruluğundan kendimin ne derece ikna olduğu sorusu yöneltilebilir. Cevabım ikna olmadığım olurdu, ne de başka insanları bu dediklerime inandırmak derdindeyim. Daha doğrusu, dediklerime kendimin ne kadar inandığını bilmiyorum.
diyor.

Herşeyi bilmek, herşeyin teorisi (toe: theory of everything), tüm bu dünyanın nerden geldiğinden, neden sorusuna "kesin" cevaplar aramak gibi bir güdü var bazılarımızda. Cevaplar aramak takdir edilecek şey, keyif de sürebilirsiniz, bu cevapların peşine de düşebilirsiniz. Ama benim takıldığım, sinirlerimi zıplatan cevap aramakta değil elbet, ama kesin, mutlak, katı, eğilip bükülemeyen, somut hayatla hiç ilgisi olmayan cevaplardan bahsediyorum. Siz hiç "somut durumun somut analizi" diyerek Lenin'i alıntılarken bile somutlukla alakası olmayan, somut dünyayla uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler zırvalayan, bunu inatla iddia eden dogmatiklerle karşılaştınız mı? Böyle durumlarda bir Woody Allen filminde -Annie Hall- olduğu gibi gidip Lenin'in kendisini zaman makinasıyla geri getirmek ve bu dogmatikle konuşturmak istiyorum. Ama şundan eminim: Lenin buraya gelseydi ve "saçmalıyorsun sen ulan" deseydi bile, dogmatiğin ilk şiddet uygulayacağı kişi Lenin'in ta kendisi olurdu. Karamazof Kardeşler'de Ivan'ın kardeşi Alyoşa'ya anlattığı Büyük Engizisyoncu hikayesiyle bir çağrışım yaptı mı bu dediklerim?

Öyle ki her haltı bilmesem, yaşamıma nasıl anlam katarım ve hatta nasıl yaşamaya devam ederim diyenlerimiz var. Bunlar büyük ihtimalle cevaplarını bir "kutsal" kitaptan alıyorlar, sonra da üstümüze tüm fantazilerini kusmaya başlıyorlar. Hele ki bu fantaziye dünyanın önemli bir kısmı da kendini kaptırmışsa, bu gücü daha güzel buluyorlar. Ama kutsal kitaplar İbrahimi dinlerle sınırlı değil tabii... Çok rastgelmişsinizdir X-izm adında "yaşam kılavuzu", dünyayı değerlendirme kılavuzu diyip rahatlayanları... Bir kılavuz olmazsa biteceğiz resmen. İnsanların önemli bir kısmı bir bütüne inanmak, yaşamını onun doğrultusunda hareket ettirmek zorunluluğu duyuyor. Hayatını ancak böyle idame ettiriyor, bununla da kalmayıp o inanç ve ideoloji sistemlerini aktarmak, cihat etmek ve örgütlemek istiyor. Problem elbet örgütlenmek isteğinde değil, örgütlemek istedikleri şeyin ta kendisinde, dogmada. Kendisinin bile ne anlama geldiğini bilmediği birşeye "gerçekten" inanıp, bunu başkasına da inandırmak ve bazı durumlarda empoze etmek niyetinde.

Ey inananlar, gerçekten inananlardan korkun! Çok mu sinik oldu?

Bunun dışında bir alternatif var mı? Bir bütüne sırf "bütün" olduğu için inanıp, yolumuza onu kılavuz alıp devam etmek hastalıklı bir durum. Çoğumuz hastayız. Bakın bizlerin nasıl ve nereden geldiğine dair, nereye gideceğine dair, herşeye dair epistemolojik uzayda sonsuz ve tutarlı mutlak dünya görüşü öne sürebiliriz. Ama sorun sırf rahatlamak için bunu yapmaya ne denli hakkımız olduğu. Birşeye "kesin" inanmak gibi bir ihtiyacın varsa, bari başkasını zehirleme diyesim de geliyor.

Bu evrende sırf önümüzdekinin ta kendisini anlamak, onunla uğraşmak, kafa yormak ve düşünceyi, kanıyı, eylemi tam da buna göre şekillendirmek ızdırablı birşey tabii. Izdırablı olduğu kadar da "düşük ego"lu birşey, kendini bilmekle, kendini büyük görmemekle ilgili de birşey... Büyüklük, belki en küçük ölçeklerde kendi sırrını aramaktır. Buldum dediğinde bile kendinden şüphelenmektir. Küçüklüğündeki büyüklüğü görmek ihtimali belki sadece o arayışta mümkün.

Bu ızdıraba da katlanamıyor bahsettiğim insanlık. Tembel. Hem herşeyi bilecek, hem de kılını kıpırdatmayacak. Buna çocuk insanlık da diyebiliriz. Söylediği ve ağzından çıkan birşeyi düşünsel olana, kanıta, olguya, duyguya göre değiştiremeyen, buna kafa yormaktan çekinen ve bir de bu kendi temel fantazilerini nesilden nesile aktarmaya kararlı... Hastalıklı değildir de nedir o zaman?

Marx, gün geldi, Marksist değilim demek durumunda kaldı. İsa asla bir Hristiyan olmadı. Bana kalırsa Muhammed'in müslüman olduğu da şüpheli.

klozet dersleri

big mac yediğinin ertesi günü sabah sularında tuvalet kağıdında susamlar gördüğünde çıkarılacak nice dersler vardır: bunlardan birincisi sisteme giriş olarak gelen çok şeyin reaksiyona girip, hal değiştirip, tanınamaz hale geldiğidir. enerji çıkışı için şeylerin böylesi bir dönüşümden geçmesi elzem... ikincisi ise bu reaksiyonlar sırasında ısrarla dönüşümden kaçan bazı şeylerin hep olacağıdır.

maruz bırakıldığın çoğu şeyin gereksizliği

yaş ilerledikçe insan aklından gereksiz yerler çalan, enerjisini tüketen ama içine işlemiş alışkanlıkları, rolleri silip atmak; en azından mümkün olabilecek en etkin şekilde süzgeçleyip çöpe göndermek istiyor.

sanırım dış dünyayı anlamaya çalışmanın, beynin buna adanmasının en güzel tarafı aile, güncel politika, dedikodu gibi dünyanın en gereksiz zırvalarının değerlerini sönümlendirmesi... eğer "neden?" ve "nasıl?" sürekli beynimde çan çan çınlıyorsa, tüm bu zorunlu olarak içine düştüğüm, fırlatıldığım contingent sorumlulukların, sembolik rollerin önemi de ikincilleşmeye başlıyor. bu sorular karşısında dinlerin de ulusların da aslında beni ilgilendiren tek yönleri olsa olsa tarih denen materyal insan ilişkileri bütünündeki yerinden başkaca da bir anlam ifade etmiyor.

elbette denebilir ki: bu ilişkiler bütünü bulunduğun çağa özgü olarak örneğin sen'in ben'im durumumu göbekten etkilemiyor mu? evet. evet ama ne önemi var? koskoca bir evren neden başıma bela diye düşünürken ben'im bile ne önemim var bu soruyu sorabilme yetisine haiz olmaktan başka?

bugün seminerde öğrencilerden biri bol bol sıçan beyinlerine batırılmış metaller gösterdi, durdu. o sıçanla senin arandaki yakınlık, inan legal ya da illegal bilmemne partisi, zart dini ve zırt ülkesiyle olan yakınlıktan çok daha fazla. memeliyiz hepimiz olum sonuçta.