ainda

çok şeyler söylerdim aslında. gece uyumadan önce kendi kendime dediklerimi elbet burada da yazardım dilim döndüğünce. ama neye yarardı?

üç günlük dünyada söylediklerim etki getirmeyecekse ben bu işte yokum. ondan kafelerde çene yapınca coşar gibi oluyorum, ama en sonunda çok fena sıkılıyorum. dediklerimiz eylemde değilse ben oradan kaçıyorum. tek başıma kalıp, angutlar gibi duvarlara bakmayı tercih ediyorum.

hiçbir şey hakkında düşünmemeyi. aklımda canlanan tüm resimlerin resmi tören geçidinde saygı duruşunda bulunmayı. bir uşak gibi onlara buyrunuz, geçiniz demeyi. tercih ediyorum.

yani kutsiyet sözde değil. kutsiyet mucizede. isa aleyhiselamın gösterdiklerinde değil. bir ölü canlanabilir, tabutunu darmadağın edebilir, bir körün birden badem gibi gözleri olabilir, ama mucize orda değil. mucize sözü edilemeyende. belki hiç bir zaman sözü edilemeyecek olanda.

başın mı döndü? bir koyu kahve çal kendine. o kadar.

[woher kommst du, schatz? başlık tam buradan geliyor.]

ülke

acaip bir ülkeden söz edeceğim size. gittiğimde tüm rengini içine çektiğim ülkemden, mesela eski tramvaylarından, bitmeyen iniş ve çıkışlarından, kanından ve barutundan. hep inkar etmek zorunda bırakılmış ülkemden sözedeceğim...

alay edilmek zorunda bırakıldığımız, ismini haykırdığımızda susturulduğumuz, vaktinde ankara'sından samsun'ununa, şimdi amed'ine, dersim'ine yürüdüğümüz, türkülerine ve herşeyine didinip de hakettiğimiz, çırpınıp da rızkettiğimiz ekmek gibi sarıldığımız, ama katledildiğimiz ülkeden sözedeceğim. mutlaka bu öyküde çiğ süt emmişler, aldatanlar, namussuzlar olacak. mutlaka kendi derdini anlatamayan yüreği hayallerle süslü delikanlılar olacak. mutlaka en sevdiği kadınlara bir adım bile yaklaşmaktan çekinmiş, sierralarla karıştırdıkları munzurlara taşıdıkları şiir kitaplarını okudukları günün ertesinde en kalleşçe vurulmuş, çekingen kartal yürekliler olacak bu öyküde.

santim santim benimdir diyorum. santim santim alay edileceğim. kendi öldürdükleri tanrılarını, üstüne mühürler bastıkları kağıtlarını benimle karıştıracaklar. her gün yerin dibine batırdığım kendimizi görmezden gelip, çamura bulayacaklar etrafımı. mutlaka sövüp sayılacağım. siyaset teorilerinde dar kafalılıkla suçlanacağım, aptallıkla, şu çağa uymamakla mesela. feodal bir çamur içine bulayıp da küfür ederek anacaklar beni.

sarışın bir rüzgar da benimdir halbuki. sabahleyin vapurlarında martılara bakarken attığım tüm simitleri, cami köşelerinde üstüne yem attığım tüm ürkek güvercinleri ve yanı başında dersi kırıp da inadına şarap içtiğim tüm camiileri de benimdir diyeceğim. anlamayacaklar. anlamsız dünyadan kendime misakı milliler örmekle suçlanacağım. içinde besmele geçmeyen bir allahsızlıkla yargılanacağım.

ama ille de sokrates benimdir diyeceğim. ille de olsun, en büyük dualarımı asos'ta akademinin karşısında şarap içerken ettiğimi tüküreceğim yüzlerine. köyünde okul yok diye komşu köye omuzlarda kış vakitleri taşınan oğullar ve babaları arasındaki en çarpık karmaşaları, çukurovanın tüm pamuk ırgatları, samanlıklarda tezek kokuları arasında en sıcak düzüşmeleri, her gün palabıyığını tarayan erkekleri, onurlu yörükleri, evlerinde her allahın günü sopa yiyen kadınları ve bir bayrağa sarılmışçasına dağlara kaçırılan kızları burdadır işte. ben tam oralıyım.

ahmet de buralı. soyadı türk olduğu kadar kürt olan ahmet de öyle. en az bir afrikalının olduğu kadar evim onundur da diyeceğim...

sokaklarında kaldırım taşları hep atılacak elbet. hep yokmuş gibi varsayılmışlar evlerinde yalnız başlarına fantastik öyküler yazacak. yasakların bile önüne çıkamayacağı tütünler, otlarla ölüme meydan okuyacak. yazdığı her satırda bir damla kanı dökülüyormuş gibi işleyecek sözcükleri. bağırınca tüm suratsız dünya yüz çevirecek ondan. bir serseri gibi... bir serseri gibi etrafı kırıp dökecek sözleri. bu sözcüklerde elbet o da vurulacak. çok geri öğelere sesleniyor diyecekler mesela. ticarete döktükleri beynelmilel sahte semaların müşterileri kutsal sözcükleri ağızlarına sakız edip bela okuyacaklar ona.

fransanın baldırıçıplakları gibi aşağılanacaklar. yaktıkları arabalar örnek gösterip ilkel vandallarla anılacak adları. modern dünyaya ayak uyduramamış zavallılar olarak geçecek adları gazete köşelerinde.

en anneye en babaya en namuslu sistemine karşı çırılçıplak duaları savuracak yine de. baader kadar kriminal olacak, bir intihar eşiğine gelince ağzına geleni söyleyecek fütursuzca, on tane görevli üstüne binse de zaptedemeyecek. hiçbir mahkeme, hiçbir kağıt parçası affetmeyecek onu.

işte en acaip ülkeden sözediyorum size. en sevdiğim. üstüne sevgilim der gibi titrediğim. küfrettiğim ve sevdiğim. bir ülkeden.

totem ya da tabu oynar mısın benimle?

inanılmaz bir dayak hakediyorum. üç tokat çakıyorum kendime, yine de ayılamıyorum. tanımlanamayan bir cisim kovalıyor peşimi, paçama yapışmış bırakmıyor. bir bilseniz, ne fena tesir ediyor sözcükler. ne güzel insansın deseniz mesela, hemen bir keşkül ısmarlarım size. ne muhteşem deseniz, çatalınızın hafif bir darbesiyle dağılacak mis gibi tel kadayıf.

ilkelim, evet ismet özel, ne güzel de tanımladın sen beni, en güzel tanımladın hatta: "şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin; kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin." ilkelim, ilkelim, ilkel. bu övgüye karşılık, sana da ısmarlayacağım bir vakit, babanın şarap çanağında bir kadeh rakı, hem de en türkünden en müslümanından.

ölmeyen ve kalbimizde yaşayan insanlık

biz bir gün bir parka gittik. ismi hyde. orada iki çinli ellerine konan kuşlar şeklinde fotolar çekiyorlardı. ben dedim, yahu bu kuşlar nasıl oluyor da size konuyor. bayağa aptalca bir soru, evet. basitçe ellerine aldıkları ekmeklere geliyorlardı kuşlar. zira elini iki tarafa açınca her taraflarına kuşların konması, amma aynı kuşların beni hiç siklememesi hoşa gidecek gibi değildi. kızceğizler bu durum karşısında acıyıp, bize ekmek bile verdiler. açtım kollarımı iki yana, kuşlar gagalarını ve tırnaklarını batıra batıra üstüme saldırdılar, etrafımı sardılar. bizim çekik gözlü arkadaşlar, eh kameranız yok mu sizin diyiverince... pardon, ingilizce direkt çeviri oldu, saçmaladım, fotoğraf makinası kastettiğim. ulan ben dilimi toptan kaybettim. hepsini unutup zazaca öğrenmek istiyorum, dermişim. yok öyle birşey, şaka şaka. işte bu hatunlar fotomakinalarıyla bizi çekmek istediler, eyvallah dedik. sonra email adresimize gönderecekleri vaadinde bulundular. yanımdaki arkadaşa, olum bunlar foto moto göndermez, ne gerek vardı lan çekildik filan dedim. arkadaşım, nasıl süper, hak bilir, kıymet bilir bir arkadaş olduğunu sağiolsun, "olum herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, gönderirler bence" diyerek gösterdi. dürüst olmak gerekirse -ki gerekir tabii neden gerekmesin- ben çeksem göndermezdim. ne gerek var. tanımadığım birinin niye fotosunu çekeyim bu 1, sonracığıma bir de üşenmeyip alıp o fotoları neden ona göndereyim 2. kötü bir insanım özümde. ve hatta öze bile inanmayan bir insanım alimallah. herşeyden evvel varoluş geliyor abiler, ablalar, canlar, kardeşler, erenler, koyunu kurda verenler...

neyse, derken aradan 2 koca ay geçti, emaile foto moto gelmedi tabii. (burada geçen "tabii" nin ne kadar sübjektif olduğu gerçeği az sonra zahir olacaktır) arkadaşa hemen hatırlattım, yaaa gördün mü, göndermeyecekler dememiş miydim sana filan gibisinden sitemler ettim. helyum gazı gibi üste çıktım... sonra ne oldu biliyor musunuz? bu hüda var ya, bu mabut, bu. o yok desem, var olur. var desem yok. elmalar armutlar, hatlar ve saatlar birbirine karışır. diyeceğim, işte günleri sayaraktan beklediğim iki ayla birlikte arkadaşıma lafı soktuğumun günün hemen ertesinde çinli hatunlardan "mandy" lakaplı olanı email adreslerimize gerçekten fotoğrafları gönderiverdi! sonra ben mors oldum. arkadaşım da bu olanın anlam ve önemine binaen "demek ki insanlık ölmemiş" dedi. insanlığın çin'de olduğunu duyunca 1 yaşıma daha girdim. hem hafızanızı biraz olsun kontrol etseniz siz de hatırlayacaksınız: susan gelecek, çin'den getirdiği özel çaylar ve portakallarla sizi besleyecek. hazreti l. cohen bunu demişse, bir bildiği var tabii. (burdaki tabii ise tamamen objektif.)

yok arkadaş, mesiyaniklik, ona buna peygamberlik atfedişler bitti bende. kimse gelip sizi kurtarmayacak, portakalla filan da beslemeyecek. sadece ülkenizi işgal edip fotoğraf çekecekler. siz de pişmiş kelle gibi sırıtıp "xie xie yani şii şii" diyip duracaksınız. böylesine muhteşem bir gelecek bekliyor büyük insanlığı.

ilk yazı

konusu ne olursa olsun ilk kompozisyonumuza hepimiz aynı cümleyle başladık. "insanlar doğar, büyür ve ölür" sonra hepimiz aynı ucuz klişenin kurbanları olduğumuzu öğrendiğimizde, burnumuzu büyütüp, bu cümleyi kullanan herkesle alay ettik, onlara acıdık... halbuki bu cümleyi ilk duyduğumuzda aptallaştırıcı bir hayranlık duymuştuk ona. doğmuştuk, ve daha yeni büyüyorduk, ivmesi pek pozitif bir hızla, farkında olmadan, aceleyle büyüyorduk. bu cümleyi önce sevdik, sonra ölümüne nefret ettik.

klişeydi, bize sorulan atasözleriyle, toplumun sorunlarıyla, anadilimizin önemiyle, öğretmen sevgimizle, doğayı korumakla... ne alakası vardı allaşkına bu cümlenin? doğmuştuk, büyüyorduk ve ölecektik. ağacın da aslında aynı babaannemiz gibi bir canlı olduğunu öğrenmek türünden bir hayat bilgisiydi bu. üç paragraflık kompozisyonlarımızın en başında, üç kuruşluk yazılarımızın... bir kuruşun altın değerinde olmadığını bilmediğimiz günlerdi.

halbuki fransa diye bir yer vardı. birinci dünya savaşında çarpışanlar, alsas-lorenler, sonra sarışın, soğuk ama yine de bir o kadar çekici alman ajanları, ve görevine ölümüne bağlı ruslar. koca avrupa'nın umudunu bağladığı görevine bağlı milyonlarca ölü. ne haberimiz vardı bunlardan. olsun. radyoların cazibesinin bittiği zamanlardı. cilt cilt ansiklopedi biriktirdiğimiz, edison'un sağır oluşuna, aynştayn'ın ilkokuldaki üstün gerizekalılığına şaşırdığımız günlerdi. takdir ediyorduk ki doğmuştuk ve şükür ki büyüyorduk durmazcasına.

evet fransa vardı. en çok da tütünüyle... ve inanılmaz dudaklarıyla, trenleriyle hızlı akıp gidiyordu. kavuşmayı imkansız kılacak kadar hızlı...

yorgunduk ama büyümek güzeldi. bu yolda düşüp de ölenler oldu elbet. olsun.

büyülenmenin bittiği zaman insanlar ölecekti bizle birlikte. böyle bir sonuç cümlesini üç paragraflık kompozisyonumuza da iliştirdik mi...artık ne bir gazete küpürü, ne radyo haberleri, ne fransa, ne evrenin en zencilerinin hiç bitmeyen haklı savaşı, ne en berbat sefillik, ne de anne frank'ın günlükleri... artık hiçbir şey.

insanlar ölür, ölür ve ölür. büyüleyici olan bu değilse eğer, başka da bir şey yoktur zaten.

istifa

burada ne işim var? neyi bulmaya çalışıyorum. yuvarlak laflar ediyorum kendime, ağır geliyor. atmak istiyorum, atmak istiyorum üzerime diktikleri kıyafetleri. çıldırasıya bir ıslık yükseliyor kentin üzerine.

bomboş sokakları, kedisiz sokakları, ve her bir köpeğinin süslendiği sokaklarıyla inşaa olmuş kente...

övünüyoruz. herşeyin böyle takır takır gidişinden. göze batmayan herşeyden bahsedebiliyoruz. bulvar gazetelerindeki haberlere öykünüp, bilmem hangi coğrafyada zina yüzünden idam edilenleri çerez yapıp, biramızı bir güzel yudumluyoruz. kafamıza kafamıza kaya çarpıyor. meteor, yıldız savaşları... onyedimizden beri söylediğimiz her türkünün her hecesini birer birer unutuyoruz. dilimiz dönmüyor söz konusu aşk olduğunda. salya sümük insan iyeliklerine övgüler diziyoruz.

yeri geliyor ah ediyoruz, yeri geliyor oh diyoruz. en sonundaysa, bırak gitsin'de karar kılıyoruz. oflasak da puflasak da, saat gibi yerine getiriyoruz ödevimizi nihayetinde. ve bir rahatlamayla şişiniyoruz distorte balonlar gibi. buna isim takıp, övünmekten en ufak bir mahcubiyet duymayarak. tüm borçlarımızı kabuslara havale ederek...

kredisi tükenmeyecek bi tabii, kendisi bitip tükenmişlerin...

en cilalı tarafımızla uyanıp, en soğuk yanımızla yatıyoruz. buz gibi yanaşıp, en sahte öpücükleri konduruyoruz. yalandan ibaret hayatlarımızda nasılsa zevk alıyoruz, buna bile inandırıyoruz kendimizi.

ülke mutfaklarından, peynir çeşitlerinden, araba markalarından, spor salonlarında binilen türlü gereksiz alet edavattan, sizin süslü, oyuncaklı, cafcaflı ve güleryüzlü muhabbetlerinizden ve herşeyden ve bilhassa sizden biri olmak yoluna girdiğim için "sıkılıyorum" ve utanıyorum kendimden.

en yakın vakitte, güneşi tenimde en çok hissettiğim bir anda, sessiz sedasız istifa etmek istiyorum hepinizden. deli gibi istiyorum bunu.

parçalı ve bulutlu

kelimeler vardır, süslerini bir gülümsemede tüketirler: öyle anlarda hesaplar ve kitaplar çöpe atılır. determinizm iflas eder. tüm günahlar affolur.

ve kelimeler yerle yeksan olur. süzgeçte kalansa bir bulanık imgeler, bir belirsiz özneler...

öküzlük

şarkı kesildi. yetmişbeşlik bir teyze irlandalı olduğumu iddia etti. istanbul'danım dedim. babaannemin, irlandalı bir turistle kırıştırmış olabileceğini iddia edecek kadar ileri gitti. etmişse, helal olsun dedim. dans etmeyi seviyorsun dedi. doğrudur dedim. kırmızı saçlı kızları nasıl bulursun sorusuna karşın, pek ilgimi çekmiyorlar diyiverdim... sesi ve herşeyi neşe dolu teyzem o an yüzünü eğdi, kendisi de kırmızı saçlıymış halbuki. çok utandım çok. kafası kazıtılmıştı, nasıl bilebilirdim.

çöl

kumlara uzanmışsın. ağzın kuru. suyun anlamı heryere yazılı. nereye gitsen onu görüyorsun. ne yana baksan, sana dikilmiş bir çift göz. paranoyak bir aklın fısıldayışları korkutuyor seni. hakikatın delta ovası... hiçbir şey şaşırtmıyor artık. eline bir kumanda alsan ve durdursan. sonra çevrene yeniden baksan. gözlerdeki detaya, alkışlayan ellere. ille bir tek dostün gülü yaralar derdi, benim pirim. hediyeler de yaralamak üzere gönderilir. güllerin ise çok ağır geldiği bir gezegendeyiz. kırmızının ancak sahte bedenlere yakıştırıldığı bir...

ne çıkıyor ağzımdan. salya sümük kanlar ortasındasın. kabul et. çölün en tatlı sıcağındasın, nefis bir uykuya tam başladın. telefon acımasızca çalıyor. ne ki uydurduğun türlü hikayeler artık siren sesinin gerçekliğine yeniliyor. ısrarlı bir ses seni çağırıyor. hadi uyan. uyan artık uyan... tam küfürü basacaksın ki, yapamıyorsun... başladığın yere dönmek imkansız. küfretsen ne çare.

bahçeye çık. en sevdiğin balkonun en üst katından en aşağı atla. sakın ola bırakma kendini. atla... ölmek için hiçbir sebebin yok diyelim. ama atlamak için, kuş olup uçmak için... en önemlisi kuş türlerini daha iyi tanımak için. hadi son fırsat bu sana.

bir ölü en fazla kaç kez ölür?

salgılanana iade-i itibar

sokrates, "sorgulanmayan yaşam, yaşanmaya değer değildir" demiş. yok öyle nane.

biz çok şeylere karar verdik. yeri geldi yaptık. sonunda oldu. olduktan sonra burnumuzdan geldi.

bir kadına britanya, amerika'nın eyaletlerinden biri, ne diye ekstra vize alırlar benden dedim. anlamadım dedi. ikinci kez tekrarladım, açıkladım, yine anlamadım, herhalde akşam vakti ondan olacak, dedi. hiç dert etmedim. anlamak zorunda değildi. bir zamandır, öyle zeka filan hiç ama hiç aramıyordum. kendini zeki sanmasındansa, oturup, bunu anlamadım diyebilmek yetisi çok ama çok daha karakterli biri olduğuna delaletti. zira bu işlerde kendini zorlayan bünyelerin birçoğunun kasıntıları sonucunda bir görüntüye dönüştüklerine de tanık olundu.

o kadar çok kendi içine kapanıyorsun ki, kendi ile ilgili gurur yapmak gibi bir derdi olmayan birini görünce şaşırıyorsun. soğuk diyorsun. ruhsuz diyorsun. halbuki, o vatandaşın böyle bir derdi bile yok ki. senin kendine biçtiğin dertlerle ilgili bir muhasebe yapmak gereği bile duymamış ki hiç... ne diyorum yine? ne muhasebesi? biz t cetvelleri miyiz?

halbuki hayata böyle olduğu gibi bakıp, ona dokunup, gülen insanlar da var. onlar bu dünyadan. ne venüsten ne marstan.

bazıları ise sadece soracak ve soracak. cevap vermeye bile tenezzül etmeden. duymaktan ölesiye korktuğu cevapları ertelemek için bol bol parıldayıp, döşendikleri altın kafeslerde paslanacak.. gün bitecek, mevsim dönecek ve keçiler de kaçmış olacak o vakit.

silgi

mon ami'dir. öyle bir arkadaştır ki, varlığında çok az yanlış yaptığınızdan yanınızda olduğunu hissetmezsiniz bile. paradoksal olarak yokluğunda ise hata üstüne hata yaparsınız. ihtiyacınızın silmek olduğu zannındasınız biliyorum, ama çok fena yanılıyorsunuz bayım. siz aslolarak sadece istediğiniz an silebilmek düşüncesine muhtaçsınız. işte tam bu kadar zavallısınız.

çer çöp

öyle çok şey yazdım ki. ama şimdi okuyunca, hepsi manasız, gereksiz, aptalca, narsist, alakasız, gerçeklikten çok uzak, yaltakçı, aşağılık, bayağı, adi, saçmasapan ve dangalakça geldi. öyleyse mutluluğun formülü çok açık: bir ctrl bir A bir de del.