seneler

ben bu dalgınlığı kimden öğrendim? sözcüklerin hecelere bölünüp de beynime üşüştüğü çocuk tedirginliği nereden çöktü omuzlarıma da yollar sızlattı bedenimi. bilemedim. filmi geriye her sardığımda bu vebanın kimlerden, nerede ve nasıl yayıldığını fark edemedim. yaşananları zaman aralıklarına bölmek yakışık almazdı: bundan gururla kuşandım dalgın kıyafetimi.

yol aldım yine de. ağır aksak - zaman zaman kimseye ve özellikle de kendime bile hissettirmeyeceğim neşe maskeli beyhude bir tonda ayak uydurdum ritmine keyfinden kabarmış bir kargaşanın. bir kaplanın içinde kaç ceylan vardır gibi bir soruya cüret edemedim çoğu zaman ya, kaldı yine de aklımın bir kenarında. en sevilen ergen kitabına iliştirilmiş silik bir ders notu misali...

hesabıma düşen yorgun argınlık bir şeyler de katmış bana: tüm yıkılmışlığınla bir başına kalmak şövalyeliği. ismi melankoli ismi yer yer budala seviciliği ismi ırmak aynana aldanıp da boğulacağın zavallı bir narsistik tuzak ismi kalbindeki bir kayada kazılı olmalı. elini kaldırmaya takati olmayan bir şövalyenin dünyaya meydan okuması - tüm bir yokluğa ben de varım diyen bir sessiz sedasız yılmaz güney bakışı kalmış cüzdanımda. saçma tüm bunlar. tüm bu proteinlerden var olan ben ve ötekiler. her an gözeneklerinden nefes alıp veren ritmik yaşam çeşitliliği. ama yine de bakışı bu. ama yine de ben otuzumu almış geçmiş koca ihtiyarlığımla senin delikanlı gezegenine kafa tutuyorum. gel de uyandır beni hülyamdan, erkeksen.

http://reklamlar.tc/

Merhamet filan değil, Ay-dın-lan-ma!

Kristallnacht diye neye diyorlar biliyor muydunuz? Nazilerin Almanya'da ve Avusturya'da Yahudilere ilk saldırgan uygulamaları gerçekleştirdikleri zamanlara deniyor: evlerinden alıkoydukları, mallarını yağmaladıkları, binalara davut yıldızı çizdikleri, işlerinden attıkları, sinagogları ateşe verdikleri zamanlar...

Ünlü nörobilimci Kandel otobiyografisinde ilk çocukluk anılarının en dehşet kısmınına yönelik olarak Viyana'daki 1938 tarihli Alman işgaliyle başlayan Kristallnacht'tan sözeder. Alman işgali ifadesi durumu tam da doğruya yakın anlatmıyor aslında. Avusturyalıların Yahudi kökenli olmayanlarının ezici çoğunluğu Nazileri seve seve almışlar ülkelerine... Bunda şaşırtıcı olabilecek birkaç detayı eklememiz gerek: Almanlar gerçekten ülkelerine girene dek, Avusturyalılar "bağımsızlığı reyleyen bir refarandumdan çok yeni geçmişler" - yani 38'de Nazilere selam duran bu halk, işgalden daha birkaç ay önce onları açık bir dille reddetmiş - ve güç Nazilere akar akmaz, tüm bir politik tavırda çok ani bir değişikliği ve Yahudi komşularına inanılmaz saldırgan bir havayı hemencecik benimsemişler Avusturyalılar. Yahudilerin evinden, işinden, canından, malından, ibadet yerinden alıkonması o kadar güçlü bir şekilde desteklenmiş ki, söylediklerine göre böylesi bir desteğe Naziler bile şaşırmışlar.

Yahudi komşu'ya saldırganlığın boyutlarını bir tarihçi şöyle betimlemiş: Berlin'deki Kristallnacht Viyana'dakinin yanında bir Noel gecesi şölenidir.

Viyana'nın Yahudi nüfusu yaklaşık % 20-30, Viyana o zamanda dek Yahudilerin de katkısıyla müthiş bir kültür başkenti: Wittgenstein, Popper, Freud gibi dahi düşünürler bu katkıyı anlatmaya yeter. Bunun haricinde Gödel gibi büyük mantıkçıları, filozofları barındıran koskoca Viyana çevresi var - kendine özgü bestecileri, ressamları, sanatçıları, bilimcileri var. Tüm bu entelektüel doku Viyana'yı öyle güçlü sarmış ki, birileri "diğer şehirlerin aksine Viyana sokakları asfaltla değil kültürle kaplıydı" demiş durumu anlatmak için...

Viyanalıların ta içlerine çektikleri entelektüel havayı da denkleme katınca şaşkınlığımız daha da artıyor, değil mi? Yahudilere neden böyle aniden ve katıksız saldırmakta hiçbir beis görmedi sanat ve kültür sevdalısı Avusturyalılar?

Akla ilk gelen cevap kıskançlık, tabii. Lacanian dilde jouissance'ı çalan ve gıptayla bakılan komşuyu niteliyor Yahudi. Viyana'da tüm akademinin bel kemiğini oluşturuyor Yahudiler, hem bilginin hem de ticari gücün - bunu ilk fırsatta yok etmeye hazır "kıskanç" aryan bir halk var karşımızda.

Bugün Sırrı Süreyya Önder'in Radikal'deki makalesinde bahsi geçen Maraş'ta buldukları ilk fırsatta Alevi komşularına saldıran Sünni halkı görünce aklıma geldi Viyana'da olanlar:
"Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek 'yüzük taşı' misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu. ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: 'Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!' Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı."
Dikkat edin: Alevi edindiği parayla karısı ve kızıyla içki içtiği restoranlara gidiyor Sünni halkı pek rahatsız ediyor olmalı öyle ki Sünni'nin kendi cennetinde kavuşacağı huri ve şarapta vücud bulan jouissannce'ı elinden alınmış durumda.

Maraşlı Sünni cahil halkımızın yaptıkları kültürlü Viyanalılardan hiç geride kalır değil - öyle ki "Maraş'ta 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında olan yüzlerce insan öldürül"müş. Kaçan türlü Alevinin ahlaksızca malına el konmuş. Bu ahlaksızlığı gizlemeyi öylesine seviyorlar ki, Maraş katliamını protesto etmeyi bile sindiremeyen, insanların acılarına bile saygı göstermeyen bir sağcı bir refleksi "devlet-millet" elele gururla bağırlarında taşıyorlar.

Tüm bu olanlara iç ve dış mihrakların oyunu gibi bir zeka gerisi söylemi, o sırada kentte gösterimde olan idiotik faşist filmi bahane etmeyi bir kenara bırakıp - daha katliamı bizzat keyifle yapan halk'a bakmak, onu incelemek, eleştirmek, gerekiyorsa onu mahkum etmek zamanı gelmedi mi?


İslami soslu bir gazın sağdan sola her yanımıza salındığı şu zamanlarda "halk güzellemelerini", Osmanlı övgülerini, modernizme karşı edepsiz hakaretleri dinlerken çok dikkatli olmak gerekiyor - Aydınlanma diye küfredilen fikriyat ve proje tam da Avusturya-Türk ortak yapımı bir kıskançlığın ötesinde bir yerde, insan'ın gelişimine, eşitliğine özgürlüğüne kardeşliğine vurgu yapıyordu. Bambaşka bir dünyaya ve insana inancın adı oldu hep aydınlanma. Marx da Freud da Einstein da aydınlanmanın has çocuklarıydılar.

"Aydınlanma değil merhamet, hoşgörü, vicdan" diyenler bilerek ya da bilmeyerek yeni Maraş'lar inşaa edecek ideolojik cehennem tuğlaları döşüyorlar. Kimse sizin hısımlığınızı, merhametinizi, irfanınızı, vicdanınızı, misafirliğinizi istemiyor - talep edilen ve edilmesi gereken çok daha basit ve kristal berraklığında: yasal temelde etnik ve dinsel kimliğe bakılmaksızın eşit bir yurttaşlık. Bu kadar.

Bu "basit" talep halkımızın ve onun üzerinden politika yapmaya hazır pohpohçu dinci ve liberal "aydın" takımının pek de işine gelmiyor olmasın sakın?

Çarpım Tablosu

Önce resim vardı. Bir kadın ve adam. Dans ediyorlar. Büyük ihtimal tango. Uyumlu bir çift gibiler. Adamın kafasında son derece modern bir şapka, kadının üçgen bir burnu var. Hemen tren rayının yanında. Bir ışık geliyor tren yolundan ve gölgeleri düşüyor yere...

Bir hiç demek bu tablo benim için. Çerçeveyi tam tersine çeviriyorum ve sadece gölgeleri görüyorum. Ne adamın ne de kadının hatları belirgin bu kez. Kimin kafasında şapka var, kimin burnu şu şekilde, anlamak namümkün. Ama eleleler ve büyük ihtimalle dans ediyorlar. Tüm hatları birbirine karışmış, vücutları, uzuvları, duyguları, nefesleri... Gölgeleri ise aksine öyle keskin ki bu kez. Gölgede çok belirgin bir şapka bir kadın burnu bir de ray. Tren yolu belki gidecekleri yolu temsil ediyor. Böylesi belirsiz bir birlikteliği fantazmalarında kristalleştirmişler keskin gölgeleriyle.

Şimdi'ye tapıyorlar belli ki. Ve tanrılarının esiri olmuşlar; geçmişleri ve gelecekleri demirden bir kafesken, esaretlerini silip atabilecekleri tek bir boyut kalmış: şimdi. Yani anın sonsuz bir hiçlikle dolup taştığı ve varlığın nostaljisinden ve endişesinden uzak konsantre oluşun tadı... herşeyi bir anda yaşıyorlar. Sevdikçe sevişiyorlar; kokladıkça koklaşıyorlar. Kim kim ola ki bu resimde? Kadın bir adım atıyor ve erkeğe karışıyor. Hangisi hangisi, kim bilir... Vücutlar orada ışığın tayfına göre boyutlanıyor. Kafalar öyle büyük ve tabanlara gittikçe lineer bir azalış mevcut o keskin gölgelerin aksine... Orada organlar yok. Tren rayları ise sadece bir düş. Hep binmek istenen ve yolu dünyanın her yerinden geçen, arada leziz yemeklerin servis edildiği, zevklerin sefaların sürüldüğü, komşu koltuklarda öpüşenlerin izlendiği bir yolun kollektif bir düşe izdüşümünden ibaret koca bir tren rayı...

Yoksa, hiçbir şey yok. Adam ve kadın aslından bir tek belirsiz anın vücut bulduğu bir düş. Kimler düşlüyor bunu?

Sen, ben, herkes. Hepimiz gözümüzü dikmişiz onlara, feyz alıyoruz. Kafamızda tango, bir orospuluk inceden inceye zehrini yayıyor damarlarımıza... orada teori yok, orada izlenim ya da fenemonoloji... orada kelimeler yok. Korkutuyor bizi bu.

Ve tablomuzu yeniden tersine çeviriyoruz. Şimdinin zevki, dehşetine yenik düşüyor, spiker kaç gol yediğimizi anlatıyor, futbol yorumcularının alay konusu oluyor, halkın diline düşüyoruz.

Tablomuz yine keskin, yine şimdiden fersah fersah uzakta. Herşey güvenli ve akılcıl ama akıcılıktan çok uzak bir resmin piksellerine indirgiyoruz kendimizi. Bunu bilerek ve korkudan yapıyoruz. Açıklayabiliriz tüm olan biteni. Neden ve sonuç. Hakettiğimizi yaşıyoruz, terkedilmiş bir halkın askeri bir darbeden medet umuşuyuz. Kimse bizi umursamayacak, bizi de ırgılamayacak hiçbir şey. Şimdi'nin o dehşet varlığından daha meşakkatli olanı mı var allah aşkına?

Biz yorgunduk. kırgındık. paramparçaydık. ve tüm köşegenlerinin sertliğiyle o resme ihtiyacımız vardı işte. Paramparçaydık ya, kendimize ihanet etmeseydik de başka n'aapsaydık yani?

Love in the East

Şu Woody Allen diyaloğu pek fena güldürüyor:


- Çok karmaşık bir durum,kuzen Sonja.Ben Alexi'ye aşığım. O, Alicia'yı seviyor. Alicia'nın Lev ile ilişkisi var. Lev, Tatiana'yı seviyor. Tatiana, Simkin'i seviyor. Simkin beni seviyor.Simkin'i seviyorum ama Alexi gibi değil. Tatiana'yı kardeşi gibi seviyor. Tatiana'nın kız kardeşi Trigorian'ı kardeşi gibi seviyor. Onun kardeşi de benim kız kardeşimle birlikle...ama kız kardeşim onu ruhen değil fiziksel olarak seviyor.

- Natasha, aşk, acı çekmektir. Acı çekmemek için insan aşık olmamalı. Ama aşık olmadığın için de acı çekersin. Yani, aşık olmak acı çekmektir.Ama aşık olmamak da acı çekmektir. Acı çekmek, acı çekmektir. Aşık olunca mutlu olursun. Acı çekince mutlu olursun ama acı çekmek insanı mutsuz eder. Bu durumda, mutsuz olmak için, insan sevmeli ya da acı çekmek için sevmeli ya da çok fazla mutluluktan acı çekmeli. Umarım beni anlıyorsundur.

İlim bilim işleri

Hatırladığım kadarıyla Lacan insanın kültür ve natür (doğa) arasında biryerlerde sıkışıp kalmışlığından sözediyordu. Lacan ne zaman fırsat bulsa her daim bir arada kalmışlığı vurguluyor zaten: iki ekstrem kutup ve her ikisinin gerilimine maruz bir yerlerde, boşlukta olan özne.

Bu kültür-natür ikilemi ilginçtir. Bu ikisini nesne kabul eden ve inceleyen alanları sosyal bilim (Arts and Humanities) ve doğa bilimleri olarak düşünebiliriz. Bana özellikle bizim ülkede birincisine çok daha fazla ilgi varmış gibi gelir. Bir de bununla gurur duyulur, ikincisi genelde kuru ve renksiz bulunur.

Nedense bizimkiler nesnesini doğa olarak seçmiş olan "bilim"i küçümserler; temel gerekçeleri de bilim'in irfandan yoksunluğudur, ondan dindarlar lafızda "ilim" demeyi tercih ederler. Örneğin Dücane Cündioğlu Türklerin bilim'e fazla önem verdiklerini - asıl insana, edebiyata, topluma, "ilim"e yönelmek gerektiğini ısrarla vurguluyor yazılarında. Bu tutum bir hastaya "gebersin" diye ilaç yazmaya ve belki yeniden dirilir diye ümit etmeye benziyor.

İlim'in durduğu yer bu tarafa göre nedir peki? Elbette doğa ile olan ilişkinin de ardına geçip, insanoğluna ve onun tüm bir Ötekiyle olan gerilimine temas etmek. Sonunda da hikmet yumurtlamak. Bu olmadan tatmin olamıyoruz. Kabul, ben de çoğu zaman olamıyorum.

Zizek'in kendine dair belgeselinde, "şimdi bir meteor çarpsa, ben bilim adamlarının söylemini dikkate alırım - biz felsefecilerin söyledikleri o noktada devre dışı kalır" gibisinden laflar edişini hatırlıyorum. Kendisi kültür düzleminde kalırken, en azından bir insandan bağımsız nesneler düzleminin farkındalığını vurgulamış oluyor böylelikle. (Sahiden bizde deprem olduğunda sürekli bir jeolog profun canlı yayına alınması da bir acaiptir. Jeolog bile bir kurtarıcı peygambervari bir Nostradamus'a indirgenir çoğunlukla.)

Birkaç haftadır muhtemelen geçirdiğim gribal enfeksiyon sebebiyle kulağımda bir problem çıktı - çok da önemli değil işte, kulak kiri denen şey acaip bir artış göstermiş olacak ki, sağ kulak zarıma da yaklaşacak şekilde, üzerinize afiyet, bir tıkanmaya sebep verdi. Çok önemli değildi ama rahatsız ediyordu işte.

Göz ve dişi bir kenarda bırakırsam, on senedir doğru dürüst doktora gittiğimi bile hatırlamıyorum. Beyaz önlüklü doktorlarla temas etmeyi sevmiyorum. Ama bu kulak rahatsızlığı zorunlu olarak bir süre sonra KBB'ye sürükledi. Uzun lafın kısası, işte o kulak kiri havayı hüpleten basit bir aletle çıkarıldı. Rahatsızlık bir anda gitti!

Ne kadar hikmet sahibi olsaydım, bu kulak rahatsızlığım biter mi diye düşüncelere gark oldum doktordan çıktığımda. İnsanın psikosu, ruhu, maneviyatı, duyguları -her ne diyorsanız artık- insana bağlı olmayan bir sürü nesneyle ilişkide değil mi? Bildiğim kadarıyla bedenimizde bize ait olmayan bizim kendi hücrelerimizden çok daha fazla işgalci yabancı organizma var. Ne garip!

Ben kendimi 'ben' olarak bilirken, 'ben' diye tanımlamak için beynim hiç bir işle meşgul değilken bile enerjimin büyük bir kısmını o benliğe yatırıyor. Garip işte. Sonra da ben gelip o ben'in derdine düşüyorum. Buraya kadar herşey tamam da...hani reaksiyonlerler (gericiler diyince alınıyorlar) "modernizm" diye bir öcüye küfrediyorlar ya aslında küfrettikleri beşerin merkeziyetinin yerle bir olması. Bunu kabullenmek çok zor onlar için. Bir kez kabullenseler, nostaljiden biraz olsun uzaklaşıp, yaralara "işe yarar" merhemler bulmak için bir adım atmış olabileceklerdi halbuki.

Şaka değil. Üç beş "kıytırık" elektrotla beyin ölçümü yapıyorsunuz. Ve eğer bilingual'sanız (iki dilliyseniz), beyninizde 400. ms'de "ana dili" olan bir kimseye göre çok farklı bir patern beliriveriyor. (Bunu geçende yanımda Azerilere yaptılar ve ana dili Türkçe olanlara göre o bambaşka patern hemen beliriverdi.)

Bir yandan da misal şu videoda İsmet Özel "Azerice'nin apayrı bir dil olduğunu savunurken", diğerleri (içlerinde bir tarihçi de var!) milliyetçi reflekslerinden de güç alarak onu küçümsüyor. (İsmet Özel'i savunmak zorunda kaldım, ah! İşte bozuk bir ssat bile bir kez doğruyu gösteriyor.) Ama işte beynin elektriksel aktivitesinin basitçe bir ölçümü bile bize İsmet bey bu konuda müsbet olarak haklı diyor. Yani öyle dillerin gramatik özelliklerini, tarihçelerini uzun uzadıya incelemeye bile gerek kalmadan, beynimiz bize bunu 'doğal' yollarla, gayet elektriksel bir dille söylüyor.

Natür artık gelip kültürü işgal ediyor. Aradaki gerilimi dikkate almak, ilkini görmezden gelmek anlamına asla gelmemeli. Bunu dikkate almayan bir yöntemin, öğretinin ya da bir kültürel analizin insan hakikatine yaklaşma şansı var mıdır?

Dünyacı olmak

Hikmetli yazmak ile ilgili bir arkadaşla yazışıyorduk. Aradığımın aslında "hikmet" asla olmadığını söylemek durumunda kaldım ona da: hikmet bir aşkınlığa hitabediyor: ben ise olmakta olanla ilgileniyorum. Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ının Hikmet'i böylesi bir hikmet arayışından dolayı mı intiharı yani dünyadan uzaklaşmayı seçti?

Olmakta olanı sorguya almak zaten kendince bir "öteyi" işaret ediyor - ondan "olan"ı askıya değil sorguya almak istiyorum.

Antik Yunan materyalistleri "arke"nin sudan mı, havadan mı, ateşten mi, topraktan mı ibaret olduğunu tartışırlarken "ne kadar hikmet" barındırıyorlarsa, ben de o denli barındırabileyim derdindeyim.

Bunun dışında bir dogmayı hikmetle makyajlayıp markete sunmanın tam karşı yakasındayım. Ben bu cevabımı düşünürken, fikrimle örtüşen Sevan Nişanyan'ın Kelimebaz köşesindeki eski bir yazıyla karşılaştım:
"Bu dünyanın ufkunun ötesinde duran Varlık veya varlıklar bana inandırıcı gelmiyor; kendimi bildim bileli de gelmedi. Dünya ne demek biliyorsunuz değil mi? Arapça edna'nın kıyas halidir, iki şeyden daha beride olanı demektir. Yani 'bu taraf', öteki değil beriki, çizginin bu yanı. Etiket isterseniz söyleyeyim, ben Dünyacıyım."
Dünyevi olanı küçümsemek, aslında ona yakından bakmaya çalışmak tembelliğinden ileri geliyor. Zahmet edip, kafamızı uzattığımızda oldukça şaşırtıcı bir dünyamız var. Ama postendüstriel toplumda dünya giderek gösterenlere çevriliyor, unutturuluyor. Yeterince çaba göstermeyince de kendi kibrit kutusunda böcekler olmak gibi tehlikeli bir kıtaya öteliyor bizi.

Var olanda fevkalade bir contingency var: Nişanyan'ın Kelimebaz'ında durmadan anlattığı gibi tüm nesneler gibi kelimelerin dünyası da sürekli eğilip, bozuluyor ve başka anlamlara ve hecelere gark oluyor - herşey ama herşey başka şeylere dönüşmek peşinde bir çaba içinde sanki. Tura'nın deyimiyle "maddenin bizdeki ısrarı"ndan bahsediyorum. Bu bağlamda fikirde koşulsuz bir sabitlik arayan seküler ya da dinsel her ideoloji dünyayı anlamaya ve onunla şakalaşmaya hiç yanaşamıyor.

Giz, açıklık ve sevgi kelebekleri

Mistizmin hayatımda ciddi bir yeri oldu sanırım. Birşeylerin gizli kalması, bilinmemesi hep gerekli oldu. Bu durumu abarttığım zamanlarda “hiçbir şey bilmemeyi” sadece “duyumsamayı” istiyordum. En sevdiğim ve yakın bulduğum insanların bile detaylarına inmek gereği hiç duymadığım zamanlardı. (Hoş, şimdi de insanların detaylarını bana anlatmasına ya da onlara anlatmaya pek bayıldığım söylenemez. Ya da düpedüz baymaktan bayılabiliyorum.) Daha da çekici kılmak için hep bir tür örtü gerekliydi – ama bunun abartılınca artık üç maymuna kadar yolu olduğunu acıyla tecrübe etmek durumunda kaldım. İfratta da tefritte de zarar var! (Bir radikalin ağzından böyle şeyler de çıkabiliyor işte.)

Gerçi hala herşeyi tamamen açık kılmanın hayatı zorlaştırdığını düşünüyorum – birine ne kadar yakın olursak olalım, onunla aramızda opak, görünmeyen bir hat olacak. (Hattı basbayağı müdhafa vardır, efendiler. Hattınızı müdafa ediniz!) Bu lekenin gerekliliği biraz da “otonomimizi” korumak için... Bağımsızlık illa karakteriniz olsun diyorsanız, böyle.

Bana öyle geliyor ki bir insanın hayatındaki tüm detayları herşeyiyle bilmek gibi bir istek içinde olmak, kendine ve çevreye pek bizarar bir eylem... Kendimize dair bile herşeyi bilmiyorken, böyle bir şeyi başkasından talep edebilmek, cesaretten ve açıklıktan ziyade sağlıksız olabilecek bir obsesyona takebül ediyor.

Bunu devreye sokan insanların birçoğu “imgesel” bir çıkmaz içindeler: Kendilerine bakmak çok zor olduğu için, gerçekte tüm problemlerini ötekine enjekte edip, bir rahatlama içinde olduklarını bilselerdi; yaptıkları şeyin düşündükleri şeffaflıkla ilgisi olmadığı ironisiyle yüzleşmiş olacaklardı.

Aramızdaki mesafeye saygı göstermek, en başta insana saygı göstermektir. Bu mesafeyi doğru bir ölçüde tutturmayı başardığımızda (sağlıklı) ilişkilerin ayakta durabildiği fikrindeyim.

Bir de madalyonun öbür yüzü var: Bir şeye ya da ötekine ilişiklenirken belli bir ölçüde tutulması gereken mistizmden faydalanarak “yalan”a başvurmak hileciliği. Burada değerli olma potansiyeli taşıyan giz’de ölçüsüzlük yaparak aşağılık bir durumun, riyanın taşıyıcısı haline getirebiliyoruz.

Doğu toplumu buna özellikle müsait. Bir Alman’a adres sorsanız, o size bunu neredeyse tam olarak tarif etse bile eğer içinde minnacık bir şüphe varsa, kırk kez “ama tam emin değilim, sen yine de başkasına da sor” der. Almanca bir telefon konuşmasını sıklıkla muhatabınıza “Alles klar?” (Senin için herşey açık mı?) diye sorarak bitirirsiniz.

Giz’de ileri gittiğim ve yalana battığımı düşündüğüm zamanlarda Anglosakson gelenekteki bu açıklığa hayran olmadan edemedim. Dürüstlük, ahde vefa gibi değerlerin ülkem insanlarında ne kadar eksik olduğunu anladım – elbette bu hastalıktan bana da biraz bulaşmış olabilirdi.

Giz sevgim yüzünden bulaşan hastalıktan biraz olsun kurtulmak için kendimle çoklukla mücadele ettim. Zorlu birşey bu. İnsan kendini tanımamak için direnen bir yaratık – kendine halel gelmesin de, herkesin Allah belasını verirse, versin. “İyi dileklerde” ve “dualarda” bulunmak gibi bir kalesi var nasıl olsa! İyi niyetli olduğunu iddia eden bu insanlarla karşılaştıkça, ironik bir fesatlığın bir erdem olduğuna inancım daha da çok artıyor. Yeri gelmişken söyleyeyim: Hiçbirinizi sırf toprağım, hemşehrim, kandaşım ya da kırkaltı kromozomlu olduğunuz için sevmeyeceğim sevgili doğulular.

Demek istediğim: Elbette arkadaş ve diğer ilişkilerde minimum bir arzunun varolması için minimum bir giz’i elde tutmak gerekliydi. Ama bunu dürüstçe yapmak, ilkinden daha çok gerekliydi.

Bir yandan da Almanlarda bahsettiğim açıklığı bazen abartılı bulduğumu da söylemem gerek: “Allah aşkına sizin hayatınızda hiç mi sürprize yer yok?” diye yakınmalarım olmuştur.
Tabii dürüst olmanın pek de “herşeyi olduğu gibi söylemek” olmadığını anlayabiliyordum. Herşeyi söylemek diye birşey yoktur – bir insanın “samimiyetle” diye başladığı bir cümlenin samimi olma ihtimali daha en baştan düşük değil midir? (Ah şu siniklik ve fesatlık, ne güzel bir karışımsınız!)

Giz ve açıklık dengesi. Susabilmek ve özenli bir detayla anlatabilmek. Bunlar her ne kadar birbirlerine tezat görünse de, ikisi de birbirimize saygı için var. Bu ikisinden de zaman zaman yoksun olan şeye hala sevgi deniyorsa eğer, duygu tanımlarımızdaki cıvıklığı bir kez daha gözden geçirmeliyiz gibime geliyor.

İrrasyonalite ve ortak aklın gerekliliği

Baratrion'la şu post'taki tartışmamızdan yola çıkarak bazı olası yanlış anlamaları silmek istedim. Bu yanlış anlamalar sezgilere, irrasyonele dair olabilir. Bir de "konsept üretimi" ile ilgili yanlış anlamaya açık şekilde olumsuz bahetmişim, ona da değineyim istedim.

O yazıda elbet sezgileri küçümsemek gibi bir niyetim yoktu. Bu noktada bu işin babasından Wittgenstein'dan örnek verilebilir. Kendisi ne dini ne de mistizmi küçümsedi; tam tersine hayatında birçok kez rahip olmak istediği biliniyor. Yine hayatında birkaç kez gidip bir kulübeye kendini tecrit etmek gibi ya da tüm malını mülkünü bırakmak, kariyerini bırakmak, savaş için asker yazılıp, en önde cepheye atılmak gibi türlü "akıl dışı-irrasyonel" girişimlerini de bu mistik eğilime borçludur denebilir herhalde.

Mistik yönelimleri ve sezgilerimizi küçümseyemeyiz. Ama benim sorum şu: Wittgenstein'ın Tractatus'ta savunduğu gibi sezgilerimiz hakkında konuşamayız mı?

Hayır konuşamayız ve evet konuşabiliriz.

Hayır: Kişisel hayatımda sezgilerim doğrultusunda hareket ettiğimde "sezgilerim" hakkında konuşmam saçmadır. Çünkü "sezgi zaten rasyonel olarak anlamlandıramadığım şeyler hakkındaki eğilimlerim"dir. Anlam ve dil dünyasına katmadığım birşey hakkında konuşmam "boştur". Bu sezgilerin önemsemediğim anlamına asla gelmez. O post'ta dediğim de budur. Sezgilerimi dillendirmeye çalıştığım anda "atmaya, sallamaya" başlarım: Yani kelimelerim eğilimimi dile getirmeye yetersiz iken; onları zorlayıp sezgilerime bir anlam yüklemeye çalıştığımda ideoloji'nin göbeğinde dururum.

Evet: Bugünün bilimlerindeki gelişimleri göze alırsam "sezgilerin aslında hiç de öyle göründüğü gibi mistik kökenli olmadığı tamamen maddi bir sürecin rasyonel olarak açıklanabilen bir parçası olduğunu görebilirim." Yani evet sezgiler ve kökenleri hakkında konuşacak ve yorumsayacak araçlara sahibim.

Algı dünyamıza yönlendirilmiş bir nesneyi aslında hemen algılayamayız. O nesneye dair izlenimlerim önecelikli olarak beynimin "görsel ve duyusal merkezlerinin" dışında biryerlerinde işlenir. Örneğin, bir nesneyi görüp algılamam ve yorumlamam için birkaç milisaniyelik minimum bir zaman süresine, bir eşik zamanına ihtiyacım vardır. Eğer bir ilüzyonist el çabukluğuyla nesneyi gözünüzün önünden çekerse - onu görebildiğinizin farkında olmazsınız. Çünkü beyniniz onu yorumlamak için gerekli süreden mahrum kalmıştır. Ama bu ona dair bir takım "bilgilerin" beyninizde biryerlerde varolduğu gerçeğini yadsımaz. (Teknik terimlerle diyelim, orta prefrontal kortekste güçlü bir aktivasyon var ama birincil görsel merkezlerizde aktivasyon gerçekleşmemiş!)

Şöyle düşünün tüm yaşantınız boyunca o kadar çok nesne bombardımanına uğruyorsunuz ki. Birkaç milisaniyeden küçük o kadar fazla uyaran var ki hayatınızda...Bunların gelip geçtiğini fenomonal evreninize katamamışsınız ama onlar aslında beyninizde belli bölgelerde nöronları uyarmış, sadece siz "onları bildiğinizi bilmiyorsunuz". Ama bir yandan da zihniniz belli bir uyaranla meşgul olmadığı sürece, o anlamsız parçalardan bir anlam üretmeye de çalışıyor. Aslında beyniniz büyük ihtimalle dışsal dünyadan çok daha fazla "içsel dünyada" enerji tüketiyor. Beyniniz bol bol glikoz tüketip, bol bol ATP yakıyor, sırf kendi meseleleriyle, içişleriyle uğraşmak için! (Psikanaliz neden işe yarabiliyor, buradan baksak kolaylaşacak.)

Yani dış dünyayla etkileşim aslen zihinsel uğraşımın çok küçük bir parçası.

Aslında dış dünyada anlamlandıramadığım kodlar tamamen bir çöpler yığını da değil, yararlı veya kendimi ve ötekini daha yakından tanımamı sağlayan kodlar da olabilir. İşte bunları fenomonel dünyama eklemeye çalışırken, milyon tane puzzle çözmeye çalışırken dünyayla hiç işim olmadığım halde "tecrübe" ediniyorum. Ben bu tecrübelere "sezgi" diyorum.

Sezgi köken olarak hiç de mistik bir temele dayanmıyor ama "anlamlandıramadığım bilgi kırıntılarından" oluşturduğumdan irrasyonel bir temele dayanabiliyor ve tam da bu yüzden "anlatılamıyor". Sezgilerimi sadece gerçekleştirebilirim. Onları anlatmaya başladığım andan itibaren aslında bilerek ya da bilmeyerek uydururum. Güçlü sezgilerin yanılmaması bir şey; o sezgilerden bütünsel bir pratik (mesela din ya da ideoloji) yaratmak ise çok başka bir şey. İkincisi belki de birçok sorunumuzun kaynağı. Sezgiden anlama ulaşmaya çalıştığımız zamanlarda "büyü"yü öcülere dönüştürüyoruz.

Büyü'nün konuştuğu anda kaybolduğu iyi bilinen birşey'dir. Benim de tezim, büyü'nün dillendiği ve kelama dönüştüğü andan itibaren bir öcü'ye dönüşebilme ihtimalidir. Çünkü büyü akılla temellendirilemez ama insan ilişkilerini sağlıklı bir şekilde ancak akıl'la kurabiliriz; motivasyonumuzun "büyü" olması ve bunun sebepleri ise "psikoloji"nin konusudur diyebiliriz.

Demek istediğim: Ben o post'ta sonuçlarla ilgileniyordum. Akılla gerekçelendirilmeyecek birşeyi yapmak eğer bir bireye aitse, bunun sonuçları onu ilgilendirir. Ama konumuz toplumsal bir probleme çözüm olacaksa bunu gerekçelendirmek zorundayız. Zira herkesin psikolojik arkaplanı başkadır. Bu başkalığı bir ortaklığa döktüğümüzde ister istemez dil'i kullanmak durumunda kalıyoruz - anla(ş)mak için bu olmazsa olmaz. Öyleyse, ortak bir akla dayanmadan iletişim gerçekleşebilir mi? Hayır.

Öyle ki, doğa ile böyle bir akılcıl dil'le, yani matematikle konuşabiliyoruz. Bu dil'in sınırlarını bile yine dil'in ta kendisiyle algılayabiliyoruz. Gödel'in incompleteness teoremi gibi. Onu irrasyonel bir dille anlamamız mümkün değil - irrasyonel dil (mesela sanat?) doğayı anlamak için değil, sadece keyif ve rahatlama gibi bir maksada yönelik olabilir.

Einstein'in "deist"liği (aslında panteistliği) dindarlar tarafından zaman zaman kullanılmıştır. Sosyalizme ait görüşleri de aynı şekilde sosyalistler tarafından kullanılıyor. Ama sonuç olarak Einstein da bundan rahatsız olacak ki, "ben doğa üstü bir güce ya da doğaya bir akıl asla atfemedim" demek durumunda kalmıştır. (Ayrıntılar için Dawkins'in Tanrı Yanılgısı'nın ilk bölümleri iyi bir kaynak.) Einstein sezgiler ve yaratıcılık arasındaki bağı vurgularken, muhtemelen çıkışlara dair bilimsel varsayımlarının yanlış anlaşılıp, kullanılmasından bu tepkiyi vermek zorunda kaldı.

Benim o yazıda ilgilendiğim alan da girişlerimiz değil. Girişlerimiz sadece akıldan ibaret olamaz - tam tersine nesnelerle etkileştiğimizde buna çok zaman "içgüdüsel tepki" veririz. Beynimiz Friston'a göre tüm operasyonlarını serbest enerjiyi minimize etmek üzerinden gerçekleştirmektedir. Tepkilerimiz de öyle akılcıl filan değildir: Tepkilerimizin bilince eriştirilen bölümü "kodlanır" ama kodlanamayan ve alt bölümde kalan sürekli hareket ve akış halinde bir sürü kendi başına koddan bahsedebiliriz. (Burada bilinçdışı'nın alanına bir kez daha giriyoruz.)

Çıkışlarımız (dil) bilinç'e aittir ve bir akıl üzerinden kendini ifade eder. Bilinçdışı'ndan ise faydalanırız: Bilinçdışı olmasa eğer karşıdan gelen bir tenis topuna bile vuramayız. Daha çok sayamayacağımız kadar çok şeyi yapamayız biliçdışı süreçlerden faydalanmaksızın.

Ama bilinçdışını bilinçdışı'yla anlamlandıramayız. Bu babda psikanaliz gayet akılcı ve aydınlanmacı bir teoridir. Rüyaları konuştuğumuz anda rüya aslında rüya olmaktan çıkmıyor mı? Konuştuğumuz anda rüyadaki isteklerimizi sansürlediğimizi Freud'dan yana biliyoruz.

İkinci olarak, bir önceki post'ta yanlış anlamaya açık başka bir cümlemi düzeltmem gerekiyor:

Konseptler üretmeyi küçümsemiyorum. Konseptleri tutarlı ve tutarsız olarak sınıflamamız gerekiyor sadece: Örneğin "gayb" bence gayet tutarlı ve üretken bir konsept. Gayb'ın dini bir kökeni var; ama onu alıp dünyaya oturtursak anlamlı hale sokabiliriz. Gayb, "duyularla algılanamayan şeyler bütünü" olarak kabul edebilebilir belki. Kant'ın "nomen" dediği gayb'a eşdeğerdir. (Nomen'in de aslında Latince tanrısallıktan türetilmiş olması şaşırtıcı değil.) Gayb varolandır ama duyularımızla algılayamadığımızdır.

"Duyularımızı" burada beş duyuyla sınırlı tutmuyorum elbet; ama elimizdeki teknolojiye bağlı olarak duyularımız dışında çok şeyi algılayabiliyoruz. Bu anlamda dindarların anladığının tam tersine "gayb değişkendir". Ne kadar "duyarlılığı yüksek" alet edinip, insani duyularımla birleştirirsem, gayb'ın alanını da o ölçüde daraltmış olurum. Belki sıfırlayamam ama daraltabilirim.

Gayb'ı akılda tutarak nice uygulamalı matematik problemine çözüm bulabiliriz. Yani düşünceye yararlı bir alet sağlar "gayb" konsepti ama ancak ve ancak onu gökten yere indirip, tutarlı hale getirebilirsek... Dinsel düşünce insanlık tarihinde önemli bir yer kapladığından, böyle çok türlü önemli konseptleri ayağımıza getirmiş olabilir. Materyalistlerin yapması gereken onları mistik kökeninden koparıp, dünyayı algılamamızı kolaylaştıracak bir enstrüman haline getirmektir. (Marx'ın Kapital'in önsözünde bahsettiği meşhur diyalektiği başüstü alıp, ayaklar üzerine oturtma iddiası gibi.)

Saffet Tura bir kitabında bahsediyordu haklı olarak: Fizikte "kütle" de metafizik bir konsept değil midir? . Elbette. Ama gerekçelendirilmiş, tutarlı bir konsepttir kütle. Eğer gözlemlerimiz bunu yanlışlarsa, ya kütle konseptini değiştirmeye çalışırız ya da onun teorik bütün içindeki yerini değiştiririz.

Dolayısıyla konseptler eğer dış dünyayla ilişkimizi kolaylaştıracak bir fayda sağlıyorlarsa - onu alfabeye katmalıyız. Ama tutarsızlığı sabitse ya da totolojik ise - yani teoriye hiçbir artı-değer katmıyorsa; gönül rahatlığıyla onu hafzamızdan silip atmaya da hazır olunmalı gerektiğini düşünüyorum.

House M.D.

Yani normalde dizi izlemeye karşı tepkili bir bünyem var. Hatırlamadığım kadar "şu diziyi izle" tavsiyesinde bulunuldu; direndim, yapmadım.

Herhalde 10 yıldır bir diziyi, başkaları aynı odada dayatmıyorsa izlediğimi hatırlamıyorum. İşte yine dayatıldım iki üç gün önce bir arkadaş tarafından. Ama bunun etkisi başka oldu. İnatçılığı bu sefer elden düşürüp, pes ettim. Şimdi günlük bölüm izlemeye bile başladım.

Dr. House karakteri bana bile "vay be" dedirtti. Antihümanizm, bu adamda hayranlık duyduğum en güzel özellik. Büyük Öteki'den bağımsız bir rasyonaliteden bahsedip duruyorum bilmem kaç zamandır. İşte bu karakter sanki hepsini içine almış.

Koca dünyada eşşekler gibi yalnız. Esprili. Meraklı. Arızalı. Daha ne olsun?

Eski ve gayet zırdeli bir dostum yıllar önce bana "sen benim teorilerimin pratiğe geçmiş halisin" demişti. Dr. House nezdinde ben de böyle birşey diyebilirim sanırım.

Tevil aldatmacası

Şeylerin anlam bilgisinin, yorumsamanın önemi benim için yittiğinde, düşünce evrenimde çok şey yitmiş oldu. Artık Deleuze'ün bize önerdiği "konsept" yaratmanın hiç bir tutarı yoktu - kelimelerden kelimelere dalmak elbet eğlenceli - özellikle de bir kafede arkadaşlarımlayken bunu yapmak çok zevkli - ama ortada sonuç olarak bir oyun var.

Tanıdığım insanların spektrumundaki genişlik arttıkça, farklı kişiliklere bu kelime oyunlarını oyanayabilme yetimin arttığını farkettim. Kelam eğlence için olmazsa olmaz olandı.

Ahali eğer bugün Cüppeli Ahmetvari türlü şarlatanları dinliyorsa, onlara destek veriyorsa belki onlar da "kendince eğlenmek" istiyorlar. Elbette bu hocaların her mezhebe ve seviyeye uygun başka türlü versiyonları var.

Öyle ya dinde türlü konseptler var: Bundan mutlak olan Tanrı pek muğlak bir kavramlar dizgesini kullarının üzerine yağdırıyor. Sonra da bunlarla oyna da oyna, kafana göre oyna!

Eğlenceyi bir yana bırakırsak, mutlak olana en büyük saygı "sessizlik"ten geçiyor.

Böylelikle "komünizm" algım da değişti. Nasıl Tanrı önce mutlak ve herşeye kadir olansa ve sonrasında modernizmle birlikte "iktidarsızlaştırılmışsa", sosyalizm de böyle bir evrim geçirdi bence.

Bu iktidarsızlaşmanın izlerini basbayağı mesela olsaılıkçı Pascal'da bulabiliriz. Tanrı ahlaki bir meseleden ileri gidemez artık, ontolojik tahtından alaşağı edilmiştir! Kierkegaard spirütüellikten umutsuzluğa kadar türlü labirentlerde aramıştır Tanrısını. Tanrı belki modern dertlerimize bir afyon, ağrı kesici olabilir ama bir "cevap" asla! Bu babda bilinen anlamda varlıksal Tanrı ölmüştür ve artık asla İsa'da bedene gelip su üzerinde yürüyemez ya da miraçta bir Muhammed'le konuşacak takatı pek kalmamıştır.

Sosyalizm ve tanrının evrimindeki benzeşme diyordum... Elbet birincisindeki değişim çok daha hızlılık arzetti ama yapısal olarak aynı yollardan geçtiler. Önce zamanın determinist fikriyatına uygun olarak "herşeyi açıklayabilen, dertlere deva" bir sosyalizm arandı. Bundan yola çıkıp sosyalizmin başına "bilimsel" sıfatı takanlar da oldu.

Şimdilerde bana göre "sosyalizm" anlam arayışlarının ötesinde sadece ahlaki bir boyutta sahip çıkmaya denk düşüyor. Yani bir tercihtir. Bu tercihi yapanların Mao'nun soğuk savaş sırasında ABD'nin atom bombası tehlikesine karşı "bomba atsalar ne olacak? evrenin nezdinde Çin üzerine atılmış bir bombanın ne önemi olabilir?" demeci hakkında uzun uzun düşünmeleri gerekir.

Sosyalizmin "rasyonel" tercihler toplamı olması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir sosyalist "3 çocuk yapılması lazım"ın bir sol-romantik versiyonu olarak "analar ikiz doğursun" diyemez. Zira biliyoruz ki, böyle bir doğum oranı birkaç on yıl sonra Amerika kıtasında ayak basacak yer kalmaması anlamına gelmektedir. Basit bir istatistik bunu göstermeye yetiyor.

Eğer "tercihim insan soyunun varlığından" yanaysa, o zaman "doğum kontrolü" canı gönülden desteklerim. Söz oyunlarını bir kenara bırakırsak - evren ve insanlık arasındaki gerilime bağlı sorular ve tercihleri değerlendirmek ve taraf almaktan başka her türden lafızın politik olarak "anlamsız" olduğunu düşünüyorum. Ama eğlenceli olan, zorunlu olarak bu anlamsız anlamlılığı barındırmak zorunda - ondan tamamen kesip atalım demek gücüne haiz değilim.

Mao'nun sorusunu ciddiye alıp, "insanlık dediğin koca evren karşısında bir hiçtir" diyerek boş da verebiliriz tabii. Bu soruya olumlu ya da olumsuz cevap vermek bir etik tanımlamakla olanaklı, "konseptler" üretmek ve laf ebeliğiyle değil.

Çünkü sadece insanı ilgilendiren sorular "varlık alanını" hiç ırgılamıyor.

Bliss: Ignorance or truth?

Sisyphus Miti’nde Camus’nün önesürdüğü felsefenin en önemli sorusu olan “tüm anlamsızlığına ve abzürlüğü ile beraber yaşamın yaşamaya değer olup olmadığıdır”dan ilham alıp bugüne ilişkin bir temel soru belirleseydim eğer, muhtemelen şu olurdu: Eğer içeride bir simüle model yaratarak yaşantılayabiliyorsam, dışarıyla alakadar olmalı mıyım? Eğer dışarısı sonuç itibariyle benim beynimde nöral aktivasyonlarla yorumlanıp distorte olup öyle algılanıyorsa; dışarıyı önemsemenin bir gereği var mıdır? Bunu vazife etmemin ne anlamı olabilir? Örneğin, teknolojik bir zeminde konforum var olduğu müddetçe, teknolojiyi dışta tuttuğumuzda, hakikat arayıcısı doğa bilimlerinin ne gereği var?

Düşünün ki tüm yaşadıklarınız beyninizde siz yaşantılıyormuş gibi simüle edilebiliyor – e o zaman bu durumla dış gerçekliği dolayımlı yaşantılamak arasında nasıl bir fark olabilir?

Bu soru şu zamanlarda temeldir ve tüm politik tercihlerinizde direkt etkindir. Eğer sevgilimin beni sevdiğini beynimde kazımayı başarırsam, o benden “aslında” nefret bile etse, beni seviyormuş gibi yaşantılayabilir (Davranışçı terapiler bu türden bir ego psikolojisini salık vermiyor mu?). Bu kadar basit değil tabii. Aslında zaten sevgilimin bana aktardığını dolayımlı olarak alıyorum; bunu yeniden dolayımlayıp (örneğin bir fetiş üzerinden) bir yalan’a dönüştürebilirim. En baştan hiç bir yalanı zorlamadan yaşantıladığım da aslında bir dolayımdan ibaretse eğer, bunun en başından beri bir yalan olmadığını nereden bileceğim? (Lacan, ağzını açar açmaz yalan söylemektesindir zaten diyordu.) Sezilerimden mi ya da bir iman burda olmazsa olmaz mıdır? Ya hakikat? Onu terk mi etmeliyiz?

Bu sorular mutlaka Matrix’teki Cypher (hain) karakterinin yemek esnasında Ajan Smith’le yaptığı o ünlü ihanet konuşmasını akla getirecektir:

"Aslında bu bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Ben onu ısırdığımda, Matrix beynime vereceği elektrik sinyalleri ile bana onun sulu ve lezzetli bir şey olduğunu hissettirecek. Dokuz yıldan sonra ne öğrendim biliyor musun? Cehalet mutluluktur." [çeviriyi şuradan aldım]

Camus’nün sorusu örneğin Histerik Bilinç’te bahsettiği üzere Saffet Tura’ya göre “felsefi soru niteliğinde bile değildir”. Bence kazın ayağı pek öyle değil. Felsefe illa bir alana sıkıştıralacak birşey değil, ve elbet tarihten bağımsız “objektif”, insandan bağımsız bir soruyla meşgale olmak zorunda da değil. Etik ve estetik insandan bağımsız nasıl düşünülebilir? İnsandan bağımsız bir referans noktası alsak da (ki bence alınmalı), eninde sonunda mevzuuyu insanla noktalamak durumundayız etik söz konusu ise...

Camus’nün sorusu modern zamanlara dair iyi bir sorudur ve doğrudan yaşamlarımızın nasıl organize edebileceğimizi irdeler. Modernizmin sorunsalı Tanrısız bir etikle et ve tırnak gibi içiçedir. Bu soruya verilen “abzürd”ü onaylayan bir cevap ne kadar yerindedir, o da tartışılacak bir konu.

Matrix’te Neo ve Cypher’ın sorunsalı ise tam da bugünün nörobilimlerinde gelişimi de dikkate alırsak önemli ve bence temel bir etik mevzuuyu dile getiriyor: Sorunun çözümünü dışarda aramalı mıyız? Dışarda bir hakikat varsa bile, bununla meşguliyete değer mi?

Bu ikinci soru bizzat verilecek cevaba göre aydınlanmanın safında olup olmadığınızı belirleyecek bir turnosol kağıdıdır.

Thomas Metzinger, Ego Tünelinde “üstün yapay zekalar” üretiminde dikkatli olmamızı, bizim gibi bir ego modeline sahip makinalar ürettiğimizde, onların acı duyabileceklerini ve dünyada “acıyı” arttırmanın doğru bir seçim olmayacağını söylüyordu. Bu tezde çok problem var. Birincisi ego modeli zorunlu olarak bilinçlilikle eşleştirilmeyebilir. Bilinç için bir ego gerekli ama yeterli olmayabilir. Örneğin bir zamanlar çocukların elinde pek popüler olan şu Japon oyuncakları tamagotchi ‘ler ağlayabiliyorlar, onları besliyorsunuz, altını temizliyorsunuz filan! Metzinger aksini savunsa da böyle gelişmiş bir egoya haiz robotun “acıyı duyduğu”na ben ikna olamıyorum. Çünkü sadece egolardan, simülakr'lardan ibaret değiliz! İkincisi, acı’nın çekilmemesi gerekli bir duyguya indirgenmesinde problem var. Bunu kriter alsak bırakın akıllı robotları, büyüme sürecinde bol miktarda acı ile donanmış insan soyunu devam ettirmek de yanlış o zaman... Doğurmayalım gitsin! İnorganik cansız aptallık yığını –bildiğimiz kadarıyla- acıdan yoksun değil mi? Bundan Metzinger’in kitabının son kısmındaki etik önermelerinde ciddi problemler var kanaatindeyim.

Sonunda sorumuz şuna evriliyor: Eğer insani yaşantısaldan egoyu (imgeseli) ve toplumsalı (simgeseli) çıkarırsak arda ne kalır? Tamam, kabul: bu soru sinsice “arda birşey kaldığını” varsayıyor. Benim ya da bana göre materyalizmin varsayımı bu.

Yani Cypher herşeyi unutmak istese de, arda kalan birşey vardır bence. Ve bu, bir insanın hafızasından da bağımsız bir şey’dir. Benden bağımsız ama benim ilişkiye geçebileceğim nesneler bütünü diyebiliriz bu şeylere...

Dışarısı kırılgan ama değerlidir demeyi tercih ediyorum, bu yüzden.