beyaz ve gece


"In der Nacht sind alle Katzen grau"

Yine bir yerde yine bir gece bir zenci kadın şarkıcı ölüverir
Acı bir çığlık da uyandıramaz bu uykudan gözyaşların nemlenir
Şu premodern maço yalnızlığını sarsın o modern ince kollar diye
Bir adam bir ülkede bir şehirde bir sokakta bir durakta dilenir
İnsanın kendinden bahsetmesi çok zor bir durum. Bahsettiği andan itibaren yalan söylemesi, hatta daha da kötüsü kendini bu yalana inandırarak söylemesi büyük bir ihtimal. Dedikoduların, üçüncü ağızdan karakterlerin, objektifmiş gibi bir dile yaslanmanın kolaylığı da burada. Çünkü orada konuştuğumuzda ya da yazdığımızda aslında 'biz' yokmuşuz gibi yaparız, sorumluluk almaktan yırtarız. Ama dedikoduda çok zaman bahsedilen kişiye "vay" dediğimizde gizlenilen bir haset, kıskançlık durumu yok mudur ? Dikkatle bakılsa görülecek ki her heyecanlı dedikodunun asıl merkezinde dedikoducular var.

Tüm bu riskleri alarak yola koyulduğumda, farkında olmadığım sponten abzürd yanlarım olduğunu görüyorum. Abzürd'e ilgim de var; belki kendimle kurduğum bir alakadan kaynaklı... Hayatta kaybedenlere bakarken şu iki kategoriyi ayırda dikkat edelim: Okey oynarken yanlışlıkla elindeki okeyi atanlar... Bu abiler ve ablalarımız oyunda bilemeden "salaklık"larından 'hata'lar yapmışlar, bol bol okey atmışlar, önlerine çıkan şansı 'bilmeden' tepmişler, ama hemen sonrasında pişman olmuşlardır. Bu vatandaşlar bir tür Müslüm-Orhan edasında isyan ederler; ama istediklerini bir kez elde etmeye görsünler, "kraldan çok kralcı" kesilirler. Devrimlerde yoldaşlarının başını keyifle koparmaya hazır güruh bunlar içinden çıkar.

İkinci kategoride kaybedenler bir başkadır. Bunlar içinde en kralları bilmeden okey atmaktan çok piyonu dama tahtasındaki son karelere taşıdıktan sonra; orada bırakanlardır. Sallinger'in o biricik romanında dama yapan ama son karede tutarak oyun boyunca yaptığı damaları hiç kullanmayan bir kadın karakterden bahsediyordu. Kahramanımız da doğal olarakbu kıza sevdalıydı. Bu benzetmeyi ordan arakladım. Bu kategori okey'i bilerek atan insanları kapsar işte. Bunlar kaybedenler içinde bir azınlığı oluştururlar; isyanları tüm bu oyunun kurallarını değiştirmek için vardır. Oyun biter ve başka bir oyun daha isterler. Bu bahsettiğimiz kategoridekilerin devrim sonrası kafalarının kopması çok daha kolaydır - histerik bir yanları olduğundan iktidara yapışmayı pek bilemezler.

Öyle aptaldırlar ki, örneğin iki insan arasında bir Allah hayal etmek isterler; sayılamayacak kadar çok Allah. Mağaraya bağlı olduklarını bilirler ama öte yanını hayal edip dururlar; hayallerinde onlar için ulaşılacak bir yer yoktur aslında. Küstahlar! Hayalin ta kendisidir onları ayakta tutan. Geri kalanına aldırmazlar. Yoksa ilk elde çift okey gelse ne yazar!

Tarihi böyle böyle İsa-Judas, Ali-Muaviye, Pir Sultan- Hızır Paşa, Troçki-Stalin gibi ikilemlere bölebilir miyiz? Bilmiyorum.

Eğer son zamanlarda kullandığım fiillerden bir 'kelime bulutu' yapasalardı, 'bilmiyorum' kolaylıkla birinci sıraya oturabilirdi. Bilmiyorum ama bilmiş gibi yapıyorum, bildiklerim hep bilmediklerimin kocamanlığını hatırlatıyor bana. Bu çok saçma. Neden böyle bir misyonu yükledim kendime? Halbuki herkesin beklediği, iyi, anlayışlı, para sahibi, gerektiğinde yan bakış atıldığında delikanlı ayaklarına giren biri olabilirdim. Daha küçük bir ilkokul çocuğuyken, süs olsun diye en üst sıralara konulmuş Larousse'ları almaya çalıştığımda, annemin beni "yine dağıttın etrafı, bırak ansiklopediyi" dediğini çoklukla hatırlarım. Bıraksa mıydım?

Bırakmadığımdan ve belki başka bir sürü sebepten, fiziksel dünyayla irtibatta sakatlandım. Bu mazoşist bir kabullenmeydi belki. Benden beklenenler o kadar çok oldu ki, kendimden hiçbir şey beklemedim. Üniversiteye girerken, hiç bir mesleği kendime yakıştıramadım. Rastgele tercihler yaptım. Bir üst merdivene tırmanırken, karşıma ne çıkacak umursamadım. Her haltı yapardım ben. Her türlü acıyı da çekebilirdim belki. Aptalca denebilir - öyleydi bir bakıma.

Üniversitenin ilk senesinde arkadaşlarımın hayalkırıklıkları beni öyle şaşırtmıştı ki, anlam verememiştim buna. Nefes almaktan, o iki, üç, beş ve on insan arasında sayılamayacak Allahlar yaşatmaktan başka ne beklenebilirdi bu dünyada? Hala çok da başka şey beklemiyorum bunun haricinde. Bu türden bir narsistlik ayakta tutabilmiş beni. Ondan ne kadar sert olsam da zaman zaman, başka insanların yaralarını hiçe sayan o kadar da çabuk vaazlar edemiyorum. Etmişsem de utanıyorum. Alay'ım kendime. Alaysız ve mizahsız bu gülünç halime ve hallere başka nasıl dayanabilir insan.

Yine bilinmeyen bir yola çıktı yazı. Başlığı da olmayıversin.

Sabah seni babana götüreceğim arkadaş


- Sen hiç attan düştün mü?
- Düşmedim
- Benim canım attan düşmek istiyor
- İnşallah düşersin

bobby peru


bobby peru karakterini ilk gördüğümde bir heyecan kaplamıştı. sevdiğim en iyi film sahnelerinden ve en sempatik anti-kahramanlarımdan biridir.

bobby peru'nun fallik çirkinliğiyle bütünleşen o şahane nezaket gösterisine, "bir gün olacak tabii tatlım, ama şimdi gitmem lazım" muhteşem sözleriyle geri çekilişine kahkahayla şahit olmak... kahramanımız siyaseten doğruluğun ötesinde bir cürretle dişil özneye yaklaşıp, ondan bilinçdışının dehlizlerinde kadının kendisine ait reddemeyeceği bir istekte bulunup, kadını fantazisiyle yüzleştirip, kibarca geri çekilir; şu ahlaksız jung'un yapamadığını yapar!

bobby peru efektif ve başarılı bir psikanaliz dersini bir iki dakikaya sığdırmıştır. ondan kendisini pür dikkat izlemek lazımdır. bobby peru'dan etkilenmeyen birinin dahil olduğu siyasette radikal bir damar olabilemez. düşüncesindeyim.

Yazıda hermafroditlik

Bu blogdaki bir önceki post'la iyiden iyiye farkettim ki ben iki tür algılayış arasında sıkışıp kalmışım. Birincisi büyük harfli, tanımlamaya, analize, sebebe, sonuca, rasyoya dayalı 'erkekçil' yazılar - bir zamandır bu tarza takılıydım. İkincisi ise sezgilere, teslimiyete, duyguya, duyumsamaya, kendini bırakmışlığa dayalı 'dişil' yazılar. Hermafrodit düşünsel bir arafın yansıması oluyor işte bu köşelerde öylesine karaladıklarım. Henüz bu ikicil zihinsellikten kurtulabilmenin bir yolunu da göremiyorum. Tek yol: suskunluk olabilir.

Her erkekçil (dişil) yazımda ya da ifademde dişil'in (erkekçil'in) eksikliğini duyuyorum - bu beynimdeki zindansı parçalanmışlığın dışavurumu olsa gerek. Her ikisinden de tam olarak kopamıyorum, esirim. Dişil olandaki ham kabullenmiş güçsüzlük, erkekçil olanda ise güçten kaynaklı güçsüzlük rahatsız edebiliyor. Dişil olanın barındırdığı yakarış rehabilite edebiliyor beni - erkekçil ifade ise önümü "adam" akıllı gösteren bir pusula sunuyor.

Bu ikilikten bir çıkış var mıdır, inanın bilmiyorum. Ama en azından bu tür yazıları aynı platforma koymamalıyım sanırım. Belki tüm yazıları silmeli ve bir zaman gerçekten susmayı becerebilmeliyim. Belki önümde duran asıl ama bir türlü geçemediğim test bu. Sadece buradaki karalamalar olarak değil yaşantısal olarak da...Bakalım.

seneler

ben bu dalgınlığı kimden öğrendim? sözcüklerin hecelere bölünüp de beynime üşüştüğü çocuk tedirginliği nereden çöktü omuzlarıma da yollar sızlattı bedenimi. bilemedim. filmi geriye her sardığımda bu vebanın kimlerden, nerede ve nasıl yayıldığını fark edemedim. yaşananları zaman aralıklarına bölmek yakışık almazdı: bundan gururla kuşandım dalgın kıyafetimi.

yol aldım yine de. ağır aksak - zaman zaman kimseye ve özellikle de kendime bile hissettirmeyeceğim neşe maskeli beyhude bir tonda ayak uydurdum ritmine keyfinden kabarmış bir kargaşanın. bir kaplanın içinde kaç ceylan vardır gibi bir soruya cüret edemedim çoğu zaman ya, kaldı yine de aklımın bir kenarında. en sevilen ergen kitabına iliştirilmiş silik bir ders notu misali...

hesabıma düşen yorgun argınlık bir şeyler de katmış bana: tüm yıkılmışlığınla bir başına kalmak şövalyeliği. ismi melankoli ismi yer yer budala seviciliği ismi ırmak aynana aldanıp da boğulacağın zavallı bir narsistik tuzak ismi kalbindeki bir kayada kazılı olmalı. elini kaldırmaya takati olmayan bir şövalyenin dünyaya meydan okuması - tüm bir yokluğa ben de varım diyen bir sessiz sedasız yılmaz güney bakışı kalmış cüzdanımda. saçma tüm bunlar. tüm bu proteinlerden var olan ben ve ötekiler. her an gözeneklerinden nefes alıp veren ritmik yaşam çeşitliliği. ama yine de bakışı bu. ama yine de ben otuzumu almış geçmiş koca ihtiyarlığımla senin delikanlı gezegenine kafa tutuyorum. gel de uyandır beni hülyamdan, erkeksen.

http://reklamlar.tc/

Merhamet filan değil, Ay-dın-lan-ma!

Kristallnacht diye neye diyorlar biliyor muydunuz? Nazilerin Almanya'da ve Avusturya'da Yahudilere ilk saldırgan uygulamaları gerçekleştirdikleri zamanlara deniyor: evlerinden alıkoydukları, mallarını yağmaladıkları, binalara davut yıldızı çizdikleri, işlerinden attıkları, sinagogları ateşe verdikleri zamanlar...

Ünlü nörobilimci Kandel otobiyografisinde ilk çocukluk anılarının en dehşet kısmınına yönelik olarak Viyana'daki 1938 tarihli Alman işgaliyle başlayan Kristallnacht'tan sözeder. Alman işgali ifadesi durumu tam da doğruya yakın anlatmıyor aslında. Avusturyalıların Yahudi kökenli olmayanlarının ezici çoğunluğu Nazileri seve seve almışlar ülkelerine... Bunda şaşırtıcı olabilecek birkaç detayı eklememiz gerek: Almanlar gerçekten ülkelerine girene dek, Avusturyalılar "bağımsızlığı reyleyen bir refarandumdan çok yeni geçmişler" - yani 38'de Nazilere selam duran bu halk, işgalden daha birkaç ay önce onları açık bir dille reddetmiş - ve güç Nazilere akar akmaz, tüm bir politik tavırda çok ani bir değişikliği ve Yahudi komşularına inanılmaz saldırgan bir havayı hemencecik benimsemişler Avusturyalılar. Yahudilerin evinden, işinden, canından, malından, ibadet yerinden alıkonması o kadar güçlü bir şekilde desteklenmiş ki, söylediklerine göre böylesi bir desteğe Naziler bile şaşırmışlar.

Yahudi komşu'ya saldırganlığın boyutlarını bir tarihçi şöyle betimlemiş: Berlin'deki Kristallnacht Viyana'dakinin yanında bir Noel gecesi şölenidir.

Viyana'nın Yahudi nüfusu yaklaşık % 20-30, Viyana o zamanda dek Yahudilerin de katkısıyla müthiş bir kültür başkenti: Wittgenstein, Popper, Freud gibi dahi düşünürler bu katkıyı anlatmaya yeter. Bunun haricinde Gödel gibi büyük mantıkçıları, filozofları barındıran koskoca Viyana çevresi var - kendine özgü bestecileri, ressamları, sanatçıları, bilimcileri var. Tüm bu entelektüel doku Viyana'yı öyle güçlü sarmış ki, birileri "diğer şehirlerin aksine Viyana sokakları asfaltla değil kültürle kaplıydı" demiş durumu anlatmak için...

Viyanalıların ta içlerine çektikleri entelektüel havayı da denkleme katınca şaşkınlığımız daha da artıyor, değil mi? Yahudilere neden böyle aniden ve katıksız saldırmakta hiçbir beis görmedi sanat ve kültür sevdalısı Avusturyalılar?

Akla ilk gelen cevap kıskançlık, tabii. Lacanian dilde jouissance'ı çalan ve gıptayla bakılan komşuyu niteliyor Yahudi. Viyana'da tüm akademinin bel kemiğini oluşturuyor Yahudiler, hem bilginin hem de ticari gücün - bunu ilk fırsatta yok etmeye hazır "kıskanç" aryan bir halk var karşımızda.

Bugün Sırrı Süreyya Önder'in Radikal'deki makalesinde bahsi geçen Maraş'ta buldukları ilk fırsatta Alevi komşularına saldıran Sünni halkı görünce aklıma geldi Viyana'da olanlar:
"Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek 'yüzük taşı' misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu. ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: 'Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!' Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı."
Dikkat edin: Alevi edindiği parayla karısı ve kızıyla içki içtiği restoranlara gidiyor Sünni halkı pek rahatsız ediyor olmalı öyle ki Sünni'nin kendi cennetinde kavuşacağı huri ve şarapta vücud bulan jouissannce'ı elinden alınmış durumda.

Maraşlı Sünni cahil halkımızın yaptıkları kültürlü Viyanalılardan hiç geride kalır değil - öyle ki "Maraş'ta 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında olan yüzlerce insan öldürül"müş. Kaçan türlü Alevinin ahlaksızca malına el konmuş. Bu ahlaksızlığı gizlemeyi öylesine seviyorlar ki, Maraş katliamını protesto etmeyi bile sindiremeyen, insanların acılarına bile saygı göstermeyen bir sağcı bir refleksi "devlet-millet" elele gururla bağırlarında taşıyorlar.

Tüm bu olanlara iç ve dış mihrakların oyunu gibi bir zeka gerisi söylemi, o sırada kentte gösterimde olan idiotik faşist filmi bahane etmeyi bir kenara bırakıp - daha katliamı bizzat keyifle yapan halk'a bakmak, onu incelemek, eleştirmek, gerekiyorsa onu mahkum etmek zamanı gelmedi mi?


İslami soslu bir gazın sağdan sola her yanımıza salındığı şu zamanlarda "halk güzellemelerini", Osmanlı övgülerini, modernizme karşı edepsiz hakaretleri dinlerken çok dikkatli olmak gerekiyor - Aydınlanma diye küfredilen fikriyat ve proje tam da Avusturya-Türk ortak yapımı bir kıskançlığın ötesinde bir yerde, insan'ın gelişimine, eşitliğine özgürlüğüne kardeşliğine vurgu yapıyordu. Bambaşka bir dünyaya ve insana inancın adı oldu hep aydınlanma. Marx da Freud da Einstein da aydınlanmanın has çocuklarıydılar.

"Aydınlanma değil merhamet, hoşgörü, vicdan" diyenler bilerek ya da bilmeyerek yeni Maraş'lar inşaa edecek ideolojik cehennem tuğlaları döşüyorlar. Kimse sizin hısımlığınızı, merhametinizi, irfanınızı, vicdanınızı, misafirliğinizi istemiyor - talep edilen ve edilmesi gereken çok daha basit ve kristal berraklığında: yasal temelde etnik ve dinsel kimliğe bakılmaksızın eşit bir yurttaşlık. Bu kadar.

Bu "basit" talep halkımızın ve onun üzerinden politika yapmaya hazır pohpohçu dinci ve liberal "aydın" takımının pek de işine gelmiyor olmasın sakın?

Çarpım Tablosu

Önce resim vardı. Bir kadın ve adam. Dans ediyorlar. Büyük ihtimal tango. Uyumlu bir çift gibiler. Adamın kafasında son derece modern bir şapka, kadının üçgen bir burnu var. Hemen tren rayının yanında. Bir ışık geliyor tren yolundan ve gölgeleri düşüyor yere...

Bir hiç demek bu tablo benim için. Çerçeveyi tam tersine çeviriyorum ve sadece gölgeleri görüyorum. Ne adamın ne de kadının hatları belirgin bu kez. Kimin kafasında şapka var, kimin burnu şu şekilde, anlamak namümkün. Ama eleleler ve büyük ihtimalle dans ediyorlar. Tüm hatları birbirine karışmış, vücutları, uzuvları, duyguları, nefesleri... Gölgeleri ise aksine öyle keskin ki bu kez. Gölgede çok belirgin bir şapka bir kadın burnu bir de ray. Tren yolu belki gidecekleri yolu temsil ediyor. Böylesi belirsiz bir birlikteliği fantazmalarında kristalleştirmişler keskin gölgeleriyle.

Şimdi'ye tapıyorlar belli ki. Ve tanrılarının esiri olmuşlar; geçmişleri ve gelecekleri demirden bir kafesken, esaretlerini silip atabilecekleri tek bir boyut kalmış: şimdi. Yani anın sonsuz bir hiçlikle dolup taştığı ve varlığın nostaljisinden ve endişesinden uzak konsantre oluşun tadı... herşeyi bir anda yaşıyorlar. Sevdikçe sevişiyorlar; kokladıkça koklaşıyorlar. Kim kim ola ki bu resimde? Kadın bir adım atıyor ve erkeğe karışıyor. Hangisi hangisi, kim bilir... Vücutlar orada ışığın tayfına göre boyutlanıyor. Kafalar öyle büyük ve tabanlara gittikçe lineer bir azalış mevcut o keskin gölgelerin aksine... Orada organlar yok. Tren rayları ise sadece bir düş. Hep binmek istenen ve yolu dünyanın her yerinden geçen, arada leziz yemeklerin servis edildiği, zevklerin sefaların sürüldüğü, komşu koltuklarda öpüşenlerin izlendiği bir yolun kollektif bir düşe izdüşümünden ibaret koca bir tren rayı...

Yoksa, hiçbir şey yok. Adam ve kadın aslından bir tek belirsiz anın vücut bulduğu bir düş. Kimler düşlüyor bunu?

Sen, ben, herkes. Hepimiz gözümüzü dikmişiz onlara, feyz alıyoruz. Kafamızda tango, bir orospuluk inceden inceye zehrini yayıyor damarlarımıza... orada teori yok, orada izlenim ya da fenemonoloji... orada kelimeler yok. Korkutuyor bizi bu.

Ve tablomuzu yeniden tersine çeviriyoruz. Şimdinin zevki, dehşetine yenik düşüyor, spiker kaç gol yediğimizi anlatıyor, futbol yorumcularının alay konusu oluyor, halkın diline düşüyoruz.

Tablomuz yine keskin, yine şimdiden fersah fersah uzakta. Herşey güvenli ve akılcıl ama akıcılıktan çok uzak bir resmin piksellerine indirgiyoruz kendimizi. Bunu bilerek ve korkudan yapıyoruz. Açıklayabiliriz tüm olan biteni. Neden ve sonuç. Hakettiğimizi yaşıyoruz, terkedilmiş bir halkın askeri bir darbeden medet umuşuyuz. Kimse bizi umursamayacak, bizi de ırgılamayacak hiçbir şey. Şimdi'nin o dehşet varlığından daha meşakkatli olanı mı var allah aşkına?

Biz yorgunduk. kırgındık. paramparçaydık. ve tüm köşegenlerinin sertliğiyle o resme ihtiyacımız vardı işte. Paramparçaydık ya, kendimize ihanet etmeseydik de başka n'aapsaydık yani?

Love in the East

Şu Woody Allen diyaloğu pek fena güldürüyor:


- Çok karmaşık bir durum,kuzen Sonja.Ben Alexi'ye aşığım. O, Alicia'yı seviyor. Alicia'nın Lev ile ilişkisi var. Lev, Tatiana'yı seviyor. Tatiana, Simkin'i seviyor. Simkin beni seviyor.Simkin'i seviyorum ama Alexi gibi değil. Tatiana'yı kardeşi gibi seviyor. Tatiana'nın kız kardeşi Trigorian'ı kardeşi gibi seviyor. Onun kardeşi de benim kız kardeşimle birlikle...ama kız kardeşim onu ruhen değil fiziksel olarak seviyor.

- Natasha, aşk, acı çekmektir. Acı çekmemek için insan aşık olmamalı. Ama aşık olmadığın için de acı çekersin. Yani, aşık olmak acı çekmektir.Ama aşık olmamak da acı çekmektir. Acı çekmek, acı çekmektir. Aşık olunca mutlu olursun. Acı çekince mutlu olursun ama acı çekmek insanı mutsuz eder. Bu durumda, mutsuz olmak için, insan sevmeli ya da acı çekmek için sevmeli ya da çok fazla mutluluktan acı çekmeli. Umarım beni anlıyorsundur.

İlim bilim işleri

Hatırladığım kadarıyla Lacan insanın kültür ve natür (doğa) arasında biryerlerde sıkışıp kalmışlığından sözediyordu. Lacan ne zaman fırsat bulsa her daim bir arada kalmışlığı vurguluyor zaten: iki ekstrem kutup ve her ikisinin gerilimine maruz bir yerlerde, boşlukta olan özne.

Bu kültür-natür ikilemi ilginçtir. Bu ikisini nesne kabul eden ve inceleyen alanları sosyal bilim (Arts and Humanities) ve doğa bilimleri olarak düşünebiliriz. Bana özellikle bizim ülkede birincisine çok daha fazla ilgi varmış gibi gelir. Bir de bununla gurur duyulur, ikincisi genelde kuru ve renksiz bulunur.

Nedense bizimkiler nesnesini doğa olarak seçmiş olan "bilim"i küçümserler; temel gerekçeleri de bilim'in irfandan yoksunluğudur, ondan dindarlar lafızda "ilim" demeyi tercih ederler. Örneğin Dücane Cündioğlu Türklerin bilim'e fazla önem verdiklerini - asıl insana, edebiyata, topluma, "ilim"e yönelmek gerektiğini ısrarla vurguluyor yazılarında. Bu tutum bir hastaya "gebersin" diye ilaç yazmaya ve belki yeniden dirilir diye ümit etmeye benziyor.

İlim'in durduğu yer bu tarafa göre nedir peki? Elbette doğa ile olan ilişkinin de ardına geçip, insanoğluna ve onun tüm bir Ötekiyle olan gerilimine temas etmek. Sonunda da hikmet yumurtlamak. Bu olmadan tatmin olamıyoruz. Kabul, ben de çoğu zaman olamıyorum.

Zizek'in kendine dair belgeselinde, "şimdi bir meteor çarpsa, ben bilim adamlarının söylemini dikkate alırım - biz felsefecilerin söyledikleri o noktada devre dışı kalır" gibisinden laflar edişini hatırlıyorum. Kendisi kültür düzleminde kalırken, en azından bir insandan bağımsız nesneler düzleminin farkındalığını vurgulamış oluyor böylelikle. (Sahiden bizde deprem olduğunda sürekli bir jeolog profun canlı yayına alınması da bir acaiptir. Jeolog bile bir kurtarıcı peygambervari bir Nostradamus'a indirgenir çoğunlukla.)

Birkaç haftadır muhtemelen geçirdiğim gribal enfeksiyon sebebiyle kulağımda bir problem çıktı - çok da önemli değil işte, kulak kiri denen şey acaip bir artış göstermiş olacak ki, sağ kulak zarıma da yaklaşacak şekilde, üzerinize afiyet, bir tıkanmaya sebep verdi. Çok önemli değildi ama rahatsız ediyordu işte.

Göz ve dişi bir kenarda bırakırsam, on senedir doğru dürüst doktora gittiğimi bile hatırlamıyorum. Beyaz önlüklü doktorlarla temas etmeyi sevmiyorum. Ama bu kulak rahatsızlığı zorunlu olarak bir süre sonra KBB'ye sürükledi. Uzun lafın kısası, işte o kulak kiri havayı hüpleten basit bir aletle çıkarıldı. Rahatsızlık bir anda gitti!

Ne kadar hikmet sahibi olsaydım, bu kulak rahatsızlığım biter mi diye düşüncelere gark oldum doktordan çıktığımda. İnsanın psikosu, ruhu, maneviyatı, duyguları -her ne diyorsanız artık- insana bağlı olmayan bir sürü nesneyle ilişkide değil mi? Bildiğim kadarıyla bedenimizde bize ait olmayan bizim kendi hücrelerimizden çok daha fazla işgalci yabancı organizma var. Ne garip!

Ben kendimi 'ben' olarak bilirken, 'ben' diye tanımlamak için beynim hiç bir işle meşgul değilken bile enerjimin büyük bir kısmını o benliğe yatırıyor. Garip işte. Sonra da ben gelip o ben'in derdine düşüyorum. Buraya kadar herşey tamam da...hani reaksiyonlerler (gericiler diyince alınıyorlar) "modernizm" diye bir öcüye küfrediyorlar ya aslında küfrettikleri beşerin merkeziyetinin yerle bir olması. Bunu kabullenmek çok zor onlar için. Bir kez kabullenseler, nostaljiden biraz olsun uzaklaşıp, yaralara "işe yarar" merhemler bulmak için bir adım atmış olabileceklerdi halbuki.

Şaka değil. Üç beş "kıytırık" elektrotla beyin ölçümü yapıyorsunuz. Ve eğer bilingual'sanız (iki dilliyseniz), beyninizde 400. ms'de "ana dili" olan bir kimseye göre çok farklı bir patern beliriveriyor. (Bunu geçende yanımda Azerilere yaptılar ve ana dili Türkçe olanlara göre o bambaşka patern hemen beliriverdi.)

Bir yandan da misal şu videoda İsmet Özel "Azerice'nin apayrı bir dil olduğunu savunurken", diğerleri (içlerinde bir tarihçi de var!) milliyetçi reflekslerinden de güç alarak onu küçümsüyor. (İsmet Özel'i savunmak zorunda kaldım, ah! İşte bozuk bir ssat bile bir kez doğruyu gösteriyor.) Ama işte beynin elektriksel aktivitesinin basitçe bir ölçümü bile bize İsmet bey bu konuda müsbet olarak haklı diyor. Yani öyle dillerin gramatik özelliklerini, tarihçelerini uzun uzadıya incelemeye bile gerek kalmadan, beynimiz bize bunu 'doğal' yollarla, gayet elektriksel bir dille söylüyor.

Natür artık gelip kültürü işgal ediyor. Aradaki gerilimi dikkate almak, ilkini görmezden gelmek anlamına asla gelmemeli. Bunu dikkate almayan bir yöntemin, öğretinin ya da bir kültürel analizin insan hakikatine yaklaşma şansı var mıdır?

Dünyacı olmak

Hikmetli yazmak ile ilgili bir arkadaşla yazışıyorduk. Aradığımın aslında "hikmet" asla olmadığını söylemek durumunda kaldım ona da: hikmet bir aşkınlığa hitabediyor: ben ise olmakta olanla ilgileniyorum. Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ının Hikmet'i böylesi bir hikmet arayışından dolayı mı intiharı yani dünyadan uzaklaşmayı seçti?

Olmakta olanı sorguya almak zaten kendince bir "öteyi" işaret ediyor - ondan "olan"ı askıya değil sorguya almak istiyorum.

Antik Yunan materyalistleri "arke"nin sudan mı, havadan mı, ateşten mi, topraktan mı ibaret olduğunu tartışırlarken "ne kadar hikmet" barındırıyorlarsa, ben de o denli barındırabileyim derdindeyim.

Bunun dışında bir dogmayı hikmetle makyajlayıp markete sunmanın tam karşı yakasındayım. Ben bu cevabımı düşünürken, fikrimle örtüşen Sevan Nişanyan'ın Kelimebaz köşesindeki eski bir yazıyla karşılaştım:
"Bu dünyanın ufkunun ötesinde duran Varlık veya varlıklar bana inandırıcı gelmiyor; kendimi bildim bileli de gelmedi. Dünya ne demek biliyorsunuz değil mi? Arapça edna'nın kıyas halidir, iki şeyden daha beride olanı demektir. Yani 'bu taraf', öteki değil beriki, çizginin bu yanı. Etiket isterseniz söyleyeyim, ben Dünyacıyım."
Dünyevi olanı küçümsemek, aslında ona yakından bakmaya çalışmak tembelliğinden ileri geliyor. Zahmet edip, kafamızı uzattığımızda oldukça şaşırtıcı bir dünyamız var. Ama postendüstriel toplumda dünya giderek gösterenlere çevriliyor, unutturuluyor. Yeterince çaba göstermeyince de kendi kibrit kutusunda böcekler olmak gibi tehlikeli bir kıtaya öteliyor bizi.

Var olanda fevkalade bir contingency var: Nişanyan'ın Kelimebaz'ında durmadan anlattığı gibi tüm nesneler gibi kelimelerin dünyası da sürekli eğilip, bozuluyor ve başka anlamlara ve hecelere gark oluyor - herşey ama herşey başka şeylere dönüşmek peşinde bir çaba içinde sanki. Tura'nın deyimiyle "maddenin bizdeki ısrarı"ndan bahsediyorum. Bu bağlamda fikirde koşulsuz bir sabitlik arayan seküler ya da dinsel her ideoloji dünyayı anlamaya ve onunla şakalaşmaya hiç yanaşamıyor.