Oyunun dışında bir yerde...

Geçen bir dostumla konuşuyorum. Yakın çevresinde oturup "kamusal akıl" (public use of reason) işletecek insan olmadığından dem vuruyor, şöyle "akıllı" insanlarla biraraya gelemiyorum, iş hayatı bu insanları bulmama izin vermiyor diye şikayetleniyor. Üniversitedeki birlikte hiçbir çıkarsal bağa tenezzül etmediğimiz ortamlarımızı özlediğini söylüyor.

Bugün Freud'un biyografisini okurken, şöyle bir cümleyle karşılaşıyorum:

"Sigmund'un ihtiyaçlarının son derece alçakgönüllü olduğu doğrudur. Okumak için huzur ve sessizliğin, kendisiyle aynı kafadaki arkadaşlarının eşliğinin ve kitaplarının dışında istediği çok az şey vardı."

Gerçekten de dünya üzerindeki olası bir cennet için gereksindiklerim Sigmund'unkinden pek de farklı olmazdı herhalde. Arkadaşımın özlemini çektiği de "aynı kafaki arkadaşların eşliği" oluyor, yukarıdaki alıntıdan yola çıkarsak.

Burada arada özlemi çekilen, işte simgesel dünyanın üzerimize giydirdiği kıyafetlerin, sembollerin, ünvanların dışında bir perspektifle paylaşımda bulunabilecek yoldaşlar... Gündelik-politik kurgular da elbet bahsettiğim simgesel düzenin bir parçası. Buradan asla "politik oyunlardan bahsedilmesin" demiyoruz; ama bunun dışına çıkan bir merak duygusuyla o kurguya -eğer temas edilmesi gerekiyorsa- temas edilsin, diyoruz.

Buna benzer türlü türlü cümleyi dün Saffet Tura'nın Şeyh ve Arzu'sunun son bölümünde pozitivizmden ve dinsel vahycilikten kopan bir aşkınlık arayışı olarak tabir edildiğini okudum. Talihliyim! Bu ve benzer cümleleri görmem kafa yalnızlığımı silkelemeye yetti bile. İnternet de ıssız adacıkları birleştirme imkanı vererek büyük olanaklar sağlıyor aslında. Çöplük içinde gezerken besinin kokusunu alıp, dikkati dağıtmadan, hedefine yönelen becerikli bir kedi olmanız gerekiyor bunun için tabii.

Tütünün entelekte faydaları

Almanya'dan ayrılırken sevgili Alman iş arkadaşlarımın bana reva gördükleri hediye elinde puro tutan bir Freud oyuncağı ve bununla birlikte Dominik Cumhuriyeti'nde üretilmiş el yapımı siyah ve kalın bir puro oldu. Bu ikincisiyle nasıl da bilerek ya da bilmeyerek bir fallik şaibeye layık gördüler beni, sağolsunlar.

Bilindiği üzere Sigmund Freud puro sevdası yüzünden son yıllarında gırtlak kanserine yakalanıp, pek acı çekti. Tütünden acı çeken başka bir düşünür Deleuze yine aynı illetten konuşma yetisini bile kaybetti, öyle ki kendini "oksijen tüpüne zincirlenmiş bir köpek gibi" tasvir etmek durumunda kaldı.

Tütünü düşünürlere yakıştırmayan bir Schopenhauer anımsıyorum. Tütün, düşünmemek için bir bahaneydi diyordu bir yazısında kendisi. Öyle ki "pür" ve kesintisiz düşünemeyenler arada tütün içerek geçiştiriyorlardı bu tefekkür fukaralıklarını... Kısaca yine bildiğimiz klasik Schopenhauervari "Allah belanızı versin lan" kızgınlıklarından biri, bu kez puroculara, pipoculara ve sigara tüttürenlere yöneltiliyordu. Tamam biliyorum sevgili çok bilmiş aziz smartass kardeşim, o zamanlar sigara filan yoktu diye itiraz edeceksin ama ben "retrospekt" konuşuyorum, yazıyorum, capito?

Neyse efenim, ben bu noktada Schopenhauer'a pek katılamıyorum: Bir kez siz puronuzu içinize çektiğinizde bıraktığınız duman oldukça düşündürücüdür, düşünceyi itici gücü vardır kanısındayım. Akışkan mekaniği denen zımbırtıdan zihninize öyle süslü bir kolye çeker ki, o dumanın güzergahını izlediğinizde mest olursunuz. Böylelikle o minnacık çekip üfleme seansı elinizde tuttuğunuz kitabınıza daha da sıkıca sarılmanıza pekala vesile olabilir.

Sonra eğer ki loş bir ortamda yakmışsanız o puroyu, çakmakla kibritle vesaireyle ateşlemenizle birlikte zuhur eden anlık kıvılcım ve sönüm, içinizde gayet "varoluşsal" bir parıldaklık, acaiplik yaratır. Bana inanmıyorsanız, David Lynch ustanın "Wild at Heart"ındaki sahnelere daha bir dikkat edin. Daha bir dikkat edin. Daha bir dikkat.

Pascal vs. Dawkins


Pascal, İnsan İlminden Tanrı İlmine Geçiş ("Transition from knowledge of man to knowledge of God") başlıklı metinde insani evreninin çok büyükten çok küçük ve çok küçükten çok büyük olduğunu söylüyor. Bunu harikulade zengin detaylandırıyor.

Bence o zamanlarda yapılmış harika bir gözlem! Sonsuz insana ulaşılması zor geliyor, ama "hiçlik"e ulaşılmak da aynı derece zor zaten. Kuantum mu geldi aklınıza? Pascal epsilonu ve sonsuzu böyle güzel eleyip duruyor - ve tüm cümlelerinde Tanrı, İsa, azizler, mucizeler var; bazen can sıkıcı şekilde bol var - metinde bilimsel diskurla kafasındaki dinsel virütel kurgu birarada. İsa ve Tanrı ile epsilon ve sonsuz nasıl biraraya gelir? Pascal bu metinlerde neden sürekli Hristiyanlığı doğrulamak için "akılcıl" önermelerde bulunuyor?

Pascal'ın sırf bu bahsettiğim makalesini okusaydınız, "Tanrı düşmanı" Dawkins'in şu TED konuşmasını izlediğinizde aradan koskoca bir 500 yıl geçmesine rağmen bu denli benzer argümanları duyunca şaşırırdınız, Pascal'a hayranlık duyardınız. Bu videonun temel aldığı metni Dawkins'in Tanrı Yanılgısı'nın (The God Delusion) son chapter'ında da okuyabilirsiniz.

Pascal fanatikçe Tanrı, İsa, Hristiyanlık diyip duruyor; Dawkins ise bunun tam aksine aynı kitabın tamamında şiddetle bunları gerekçelendirerek reddediyor, yeri geliyor Pascal'ın Wager'ının ne denli sakat bir mentalite olduğunu sağlam argümanlarla tartışıyor sayfalarında Dawkins... Ama, işte videodaki konuşmayla örtüşen kitabın o son kısımda evrenin ilginçliğiyle ve orta evrende yaşamamızla ilgili dedikleri ile tam da Pascal'la çok acaip benzeşiyor. Acaip evrenler olduğu gibi, ironik de bir düşünce dünyası var.

Buradan kolayca "din"in zekayla ya da bilimsel düzeyle "direkt" bir ilişkisi olmadığını söylemekle yetinemeyiz elbette. Din virütal bir mem'se eğer, işgal ettiği beyinleri kuşatıyorsa, "illahi" insanın dışsal maddi gerçekle olan ilişkisine zarar veriyor diyemeyiz. Çünkü işgal ettiği objeyi (insan beynini) ve o objenin ilişkide bulunduğu objeleri (mesela ekonomik sistem, devlet yapısı, ideolojik aygıtlar) gözönüne almadan aslında hiçbirşey diyemeyiz.

Bir materyalist olarak bir dışsal maddi dünyayı kabul etsem de, aynı dışsallığa ulaşmamın tek yolu ona dair kafamda kurduğum bir "model" olduğunun hep aklımızda tutmak gerektiğini düşünüyorum. Bu model'i gelişkin bir düzeyde ancak soyut'ta kurgulayabilirim - dinsel mem'in tüm birimleri misal cinler, İsa, peri, Hira, cebrail, miraç, Ali, Burak, Düldül bizzat bu soyutlamayı bambaşka zengin bir düzeyde gerçekleşmesini zorlamıyor mu? Evet. Belki de spesifik (diyelim monoteist) bir dinsel kurgu bu durumda bilimsel bir bilgiye destek olmuş olabilir, onun ortaya çıkmasında itici güç olmuş olabilir. Bu ikisi arasında vakti zamanında enteresan ve sıkı bir ittifak kurulmuş olabilir.

Ama bu hala o ittifakın kurulabildiği anlamına gelmez. Aradan çok sular aktı. Bilimsel bilgi ile dinsellik arasındaki simbiyotik ilişki son bulmuş diyebiliriz - çünkü özellikle ikincisi büyük evrimlerden geçti. Modern insan ve din arasındaki ilişki hakikat avcılığından artık ötede ve buna çözüm bulmak için de zeka - din - ateizm gibi şeyler arasında ilintiler yapmak bana makul gelmiyor.

Dinin virütalliği - ve ona yapısal olarak neden ihtiyacımızın olduğu sorusunu es geçemeyiz. Belki de soruyu memetiğe uygun olarak tersten sormak çok daha doğru: Din bize neden ihtiyaç duydu?

sayıklama

Çok şey kazanmaya giriştik. Girişmemizle bir meşgale bulup herşeyi unutacaktık. Çok boş konuşuyorsun. Okuyucu hiç etkilenmedi. Nasıl bir giriş o. Çok şey kazanmaya giriştik. Mesela neyi? Daha açık ol, sen bence sözcük hazinesizliğinden, bu tasvir yetisizliğinden dolayı kısa kesip, bir de üstüne üstlük artistmiş gibi davranıyorsun. Ama kimse yemiyor. Bu bilgi çağında kimse yemez bunları. Okunmak istiyorsan, önce oku, sonra yazdıklarına bir delete atmayı bil, efendi. Boş konuşma, kimse yemez. Öyle aklına geleni yazıyorsun da amacın ne senin. Beğenilmek mi. Aferim denmesi mi. Sen bile inanmıyorsun dediklerine. Bak diyelim bir yazıya başlayacaksın. İlla kelimeler yetersiz gibi klişe ve estetik yoksunu bir cümleyle girişiyorsun işe. O dediğini biliyoruz da, sen üstüne ne katıyorsun. Hem madem kelimeler böyle tukaka sen ne diye bu kelimeleri kullanmak derdindesin. Sen adamı hasta edersin.

It's Istanbul, not Constantinople, babe!

İşte şehre geldik. Ne çok değişmiş gibi geldi bana. Bense şunu farkettim kendimde: Eskisi gibi sözcükleri dolandırıp kullanamıyorum – orada bir estetik bulmuyorum. Politikaya özellikle seçim politikasına dair pek bir ilgim yok. İçkim ve sigaram arada var, tamam. Belki buradan yırtarız hayat nezdinde.

Günler öyle bir hızla geçiyor ki yaya taşıtlı filan demeden altta bırakıp, eziyor. Meme teorisine kafayı takmış durumdayım. Şeylerin biçimsel aktarımı – varyasyon, kalıtım, seçilim gibi üç temel evrensel Darwinist kurala bağlı olarak gerçekleşebilir. Olağanüstü bir aktarım yolu... Tekrar, tekrar, tekrar. Biçim ve “öz” arasındaki diyalektiği burdan incelelemek işleri kolaylaştırıyor gibi...

Bir de Althusser’in “aslında çok şeyi aklımda gerçekleştirebilldiğimi anladıktan sonra kendimi pratiğe dökmek gerekmediğini anladım” gibisinde birşeyler lakırdayışını anımsıyorum ara ara. Bu alıntı Gelecek Uzun Sürer'de olmalı sanırım. Korkutucu bu fikri çok kolay duyumsayabiliyorum ben de. Birşeyi teorik olarak temellendirdikten sonra o eylemi “zevk”le gerçeklemenin imkanı ve gereğine dair düşünceler pır pır ediyor aklımda. Camus felsefe“intihar etme”nin gereksizliliğine ya da gerekliliğine dokunmaktan kaçamaz derken haklı sanırım...

Ne yazdım ben yahu, şimdi baktım da, sanırsın Öcalan’ın İmralı notları olmuş. Ama rutubeti, trafiği ve seçiimleri bir kenara atarsak sağlık durumum yerinde sayılır. Hepinize selam gönderiyorum. Burada gülüyoruz.


Tschüss!

Oturduğum sokağın pizzacısına, pastanesine, postanesine, La Dolce Vita’sındaki Espresso Machiato’ya, Elmalı payına, eczanesine, durağına, Ren nehrine, saat kulesine, trafik ışıklarına, Volksgarten’a, şatosuna, ördeklerine, yamuk artistik binalara, müzelere, lahmacuncusuna, Parkinson'lusuna, jazz barına, Çin Tay restoranında acı sosuna, kızarmış pirincine, portakallı nane çayına, sarışınına, esmerine, Japonuna, barına, partisine, karnavalına, sarhoş bağırışlarına, Beyazıd mescidine, filmcisine, anlamadığım sözcüklerine, Bierbrauerei’sine, Reibekuchen’ına, Fortuna’sına, sosisçisine, dönercisine, Alt koyu birasına, Hollanda patatesçisine, sokakta hokkabazlık yapanına, müzik kutusu çevirenine, Cumartesi sabahtan biraya başlayanına, Irish barına, yağmura, fırtınasına, yabancılığa, anlaşılamamaya, hiçliğe, bulaşık canavarına, Almancasına, Almancısına, şanseseri gidilen Newroz’una, McDonald’s tuvaletlerinde bekleyen kara tenliye, berduşuna, hippisine, gece yarısı yiyilen pizza dilimine, İspanyol merdivenine, tramvayına, metrosuna, Hauptbahnhof’a, gökyüzüne, pazarına, plaklarına, snobluğuna, aynı anda sokakta Şivan Perwer ve Bob Dylan dinleyebilmeye...

Arkama bakmadan. Elveda. Sesim duyulmaz bilirim. Olsun, bir sonraki hiçyer’e de merhaba.


Saffet Murat Tura’nın Madde ve Mana’sı

Mutlak Töz’de vakti zamanında yazdığım bir yazıda Meillassoux’un ilinticiliğe açtığı savaşın bizler (materyalizm) için çok önemli potansiyel sonuçları olabilir demiştim:

...Bunu Türkiyeliler olarak farkında olmak daha da önemli. Çünkü ülkemizde politik ve kültürel konumundan kaynaklı olarak, (sözde) felsefe, metnin kendisini aşabilmiş değil, ve sırf bu yüzden “metin ve referans sıralamak”, örneğin Hegel’den ya da (eğer bizim felsefeci iddiasındaki zatın zihinsel kapasitesi o denli bile gelişmemişse) Derrida ve türevlerinden yola çıkıp “obsküranist” bir kendi içinde “tutarlı” (ki tutarsız olanları daha fazla ama neyse!) ama “fantastik” girişimlerde bulunmak gayet kolay ve yarı-entel müritler tarafından “felsefeci” etiketi yapıştırılmaya yeter durumda ne yazık ki. Halbuki felsefe, imaj’daki ve söz’deki parlaklığın çok ötesinde bir araştırmaya, hakikatın ve gerektiğinde karanlığın kendisine doğru inatçı ve yine yeri geldiğinde gayet “sıkıcı” olabilecek bir mecraya açılmakla gerçeklenme şansı bulabilir. Sırf bu yüzden olsun kendi efendi gösterenini kaybetmiş psikotiklerin ya da şimdinin nihilistlerinin boşluklarını doldurmak, fantazilerini sağlama almak için felsefe’nin araçlaştırıllaştırılarak hadım edilmesine engel olmak, onu bu türden bir gericilikten kurtarmak gerek! Bu da hepimize, bilimcisinden militanına kadar sistematik ve kararlı bir çaba gösterimini gerekli kılıyor. Ve Meillassoux’un After Finitude‘u bu yönde atılmış ilk ve çok önemli bir adım, ve şükürler olsun ki meyvelerini de şimdiden veriyor.

Saffet Murat Tura’nın yeni kitabı “Madde ve Mana” tam da bahsettiğim lezzetli “meyveler”den biri olarak görünüyor. Kitabın temel tezlerine gelmezden önce Tura’nın kendi kişisel tarihinden de verdiği izleri vurgulamak isterim:

“Althusser’e bulaşmış, bilime bulaşmış, psikanalize bulaşmış, dil felsefesine bulaşmış, varoluşçuluğa bulaşmış” Tüm bu kişisel arkaplanda doğal olarak bende sempati uyandıran birşeyler var, çünkü tıpkısının aynısı olmasa da benzer yollardan geçtiğimiz durumu... (“Beraber yürüdük biz bu yollarda”) Kitabın başarısını Türkiye sol tarihine dayandırabiliriz aslında: Badioucu anlamda Türkiye sol hareketini bir olay olarak değerlendirirsek, İstanbul’da yaşayan bir tıpçının elinden çok farklı alanlara-disiplinlere dokunan ve kendine “diyalektik materyalizm”i bir tür rehber edinen bir olay sonucu olarak bu kitaptan ve yazarından bahsedebiliriz. Örneğin sonuçları bu kadar geniş alanlardan beslenen bir kitabı Almanya’da ya da Finlandiya'da yaşayan kendi halinde bir tıpçının yazması beklenemezdi. Demek ki Türkiye sol hareketi (Kürt özgürlük hareketini dışarıda bırakırsak) bir fiyaskoyla sonuçlanmışsa da, o yenilgilerden önemli bir düşünsel güç biriktirebilerek bizi ödüllendirdi.

Kitap basit bir soruyu temel alıyor: Nasıl oluyor da fiziko-kimyasal süreçlerle açıklayabildiğimiz nöronal aktivitelerden ibaret zihinsel süreçler aynı zamanda “mana”ya haiz olabiliyor? Nasıl oluyor da madde rasyonel bir anlamı içinde barındırabiliyor? Diyalektik materyalist tez kısaca elementer fiziko-kimyasal süreçle bilişsel-zihinsel sürecin bir ve aynı şey olduğunu söyler. Önce beyinde bir olay ve sonrasında doğan bir düşünce yok, ya da bunun tam tersi bir nedensellik söz konusu değil: Bu ikisi “ontolojik” olarak bir ve aynı. Ya da bize bu noktada öznel gelen herşey aslında nesneldir diyebiliriz. Olayı elementer bilimsel düzeyde açıklamak ve başka bir boyutta hermeneutik boyutta anlamlandırmak birbiriyle bağdaşmayan iki başka boyut bir ve aynı şeyi anlatıyor.

Bu dediklerim akla ister istemez Zizek’in paralaks tezini getiriyor: Birşeye bakış açımıza bağlı olarak farklı açıklamalar getirebiliriz – ve bu farklı boyutlar birbirleriyle epistemik olarak bağdaşmazlar, birbirlerine indirgenemezler. Ama bu ontolojik bir ayrılık anlamına gelmez.

Saffet Tura’nın kitabı Zizek’ten farklı olarak “kartezyen özne”ye bol eleştiri üzerinden yürüyor. Tura’nın dediği gibi günümüz nörobilimi sayesinde biliyoruz ki Descartes’ın” düşünen ben” ile “bedensel ben” ayrımı tamamen yanlış - kartezyen yanlgı günümüzde bilim cephesinde çok açık. Felsefe, çoğu zaman olduğu gibi yine bilimin arkasından geliyor bu noktada.

Tura’nın verdiği “split brain” (yarık beyin) durumu mesela: Beynin sol yarımküresiyle sağ yarımküresini birbiriyle ilişkilendiren korpus kollasumun olmadığı bireyler çok ilginç davranışlarda bulunabiliyorlar. Şöyle ki bu vakalarda mesela “”sağ eliyle karısını döverken sol eliyle kendisini tutan” örneklere rastlanıyor: Burada özne hangisidir, döven mi tutan mı? Kartezyen idealizme kanarsak, buradan bu vakalarda iki “ruh” var dememiz gerekirdi. Tura buradan çıkışla haklı olarak “varolan öznesiz varoluştur”, “düşünüyorum öyleyse varım yanlış bir önermedir – çünkü düşünce şahıs düzeyinde gerçeklenen bir edim değildir, sadece beyinsel bir olaydır” diyor.

Yarık beyinler’le ilgili daha ilginç gözlemler de var:

Bir deney koşulunda uygun yöntemler kullanılarak bu vakalardan birinin sol beyin yarım küresine bir tavuk resmi sağ beyin yarım küresine de bir kar manzarası gösterilerek hastadan önündeki çeşitli malzeme arasından gördüğü resimle alakalı olan bir cismi seçmesi istenmiştir. Dilsel kapasitesi daha çok gelişmiş olan ve tavuk resmini gören sol yarım kürenin yönettiği sağ el bir tavuk ayağı seçerken kar manzarası gören sağ yarım kürenin yönettiği sol el ise bir kürek seçmiştir. Hastaya niçin tavuk bacağı seçtiği sorulduğunda dilsel kapasiteye sahip sol yarım küre bir tavuk resmi gördüğünü, bu nedenle tavuk bacağını seçtiğini söylemiştir. Yani sağ yarım kürenin bir kar manzarası gördüğünden habersizdir sol yarım küre. Bu durumda sol eliyle niçin bir kürek seçtiği sorulduğunda verdiği yanıt şöyle: ‘Tavuklar altlarını fazlaca kirletirler. Temizlemek için seçtim’. Yani sağ yarım kürenin maksadını (karları temizlemek maksadını) bilmeyen dilsel sol yarım küre sol elin davranışının maksadını akılcılaştırarak açıklamıştır.

Bu örnekte beni heyecanlandıran birşeyden sözedemeden geçemeyeceğim: Sağ yarımkürenin gerçekleştirdiği “akılcılaştırmaya” yakıştırılacak mefhum benim açımdan çok belli: Çıplak pür ideoloji. Freud’un temel mottosu “Wo es war, soll Ich werden size daha anlamlı geliyor mu şimdi? Psikanalizin etiği günlük hayatta bize esrarlı gelen akılcılaştırdığımız şeylerin (meta fetişizmi gibi) “algılamamızı” salık veriyor.

Peki günlük hayatta bu yanılsamaya neden ihtiyaç duyarız? Basit: Yaşamımızı sürdürdüğümüz toplumsal yapıyla ilişkilenmenin yolu bu tarz bir “egosal” ehlileştirmeye muhtaçtır. Bu ideolojik akılcılaştırmaların bedeli de psikanalizin hedef aldığı patolojik semptomlardır aslında. Herşeyden önce Freudian psikanalizin Tura’nın bahsettiği “öznesiz oluşu” bilerek ya da bilmeyerek varsaydığını söyleyebiliriz. Belki de “davranışsal ego psikolojisiyle”temelden ayrışan psikanalizin en devrimci ve bilimsel yönünün özneyi bir bütüne değil (imgesel olana değil) ama aslında “boşluğa” (gap) yerleştirmesinin sebebi budur. Burdan bakıldığında açık ki psikanalizin özne dediği Tura’nın bahsettiği Kartezyen (zihinsel olan) özneden temelden ayrışıyor. Bu kısımda söylenecek benim açımdan çok söz var, şimdilik kısa kesiyorum.

Tura’nın kitaptaki en önemli vurgusu anlamın bizzat maddi olanda varolduğudur ve normatifliğidir– onun fizik tarafından incelenememesi anlamın maddi olmadığı anlamına asla gelmez. Bu konuda yardımımıza Darwin yetişiyor: öznesiz bir varoluş olarak “doğal seçilim”e dayalı olarak açıklayabildiğimiz örneğin “bitkinin güneşe dönme davranışı” gayet anlamlıdır, ama bu anlam maddi bir örgütlenmenin rasyonel nesnel tavrından başka da birşey değildir – bitki sırtını bir özne olarak güneşe dönmez, bu nesnel bir olaydır. Demek ki rasyonel olan zaten maddeye içkindir ve “maksad”ı maddi olaylardan hareketle parça-bütün diyalektik ilişkisinden yola çıkarak maddi bir örgütlülüğün içine girdiği başka nesnel pratiklerle ilişkisine dayalı olarak açıklayabiliriz. Tüm bu tezler bana çok fena “nesne temelli materyalist felsefe”yi anımsatıyor. O da ilinticiliğin eleştirisi olarak son yıllarda geliştirildi zaten.

Tura’nın metni ile ilgili olarak tartışabileceğimiz çok şey var. Hiçbirşeyden olmayacaksa, zamanla bu tartışmalarımızı sürdürmek Türkçe yayımlanmış böylesi bir metne olan en temel borcumuz olmalı.

Son olarak tüm bu diyalektik materyalist tezin aslında hem varoluşsal hem politik ne’liğimize ve ne yapmak lazımlığımıza dair işaret ettiği yeri vurgulamak isterim: Dışarısı. Son zamanlarda çevremde “sıkılmış” herkese anlattığım şey de bu. Hakikat çaba gösterip elinizi uzattığınızda ancak duyumsayabileceğiniz bir yerde. İçeride “ben” dediğiniz ise koca ama “akılcıl” bir yanılgı. Ben’e dayalı söz oyunlarıyla yarattığınız labirentte kaybolmaya mahkumsunuz bu bakımdan.

Dolayısıyla ancak dışarıda olanın hakikatiyle meşgale olarak kendinizin ne’liğine dair bir anlamı edinebilmek mümkün. Fenemenolojik, “kendi” deneyimleriniz “çok haklı” görünebilir, kendi içinde bir rasyonalitesi de olabilir ama bu “makul” olduğu anlamına gelmeyebilir. Yani Orhan babanın deyişi tümden yanlış: “(Büyük ihtimalle kendi hikayenle kısıtlanmışsan eğer) haklı değilsin, bence sen haklı filan değilsin”

Tura’nın önsözde bahsettiği bu bakımdan dikkate değer:

“Varlıkta bir ‘kıpı’ olan bizler ne de olsa uzun erimli bir başka hareketin parçası olarak zamandaki konumumuzu aldığımızı farkettiğimizde bu dünyaya atılmış çaresiz bir organizma olmadığımızı kavrarız.”