Memur musun bilimci mi?


Ülkeye gelmeye daha bir yaklaşmışken, birkaç okula attığım emailler ve -şanslıysam- aldığım cevaplar bana cidden kararımı yeniden düşündürüyor. Şanslıysam diyorum, çünkü tenezzül etmeyen çok hortlak var etrafta. Bakıyorum bu ülkenin dilinden, mentalitesinden giderek uzaklaşıyorum. Tayyip reis haklı, giderek Fransızlaşıyorum galiba.

Geçen rektörlerimizden birinin odasına girince, aldığım Abdullah Gül ve Mustafa Kemal portreli bürokratik hava çok şahaneydi mesela. Neden hiyerarşinin tepesinden tırnağına herkes bir memur havasıyla konuşuyor, bunu biliyorum gerçi, zaten biliyordum ama kabullenemiyorum işte... eğer gerçekten temelli dönersem nasıl bu olguyla başedeceğimi, bu gücü nasıl bulacağımı şimdilik hiç bilmiyorum. Öyle saçma email, soru-cevap döngüleri yaşadım ki -burada profosyonel sebeplerden dolayı yazamıyorum- insanı çileden çıkarmaya yetiyor.

Birkaç ay önce özel bir üniversitede seminer verdim ardından -sanki gireceğim kesinmiş gibi- belgeler getirmem istendi. Anlatmaya çalıştım: "İyi de ücretim ne olacak? Olanaklar ne olacak? Kaç ders vereceğim?" Bu sorulara net cevaplar dahi verilmedi. Ücreti sorduğum bölüm başkanı, "vallahi ben kendi ücretimi bile bilmiyorum" diye cevap verip, sırıttı. Hay Allah! Yani kendinin bile bilmediği bir ücret mi alacaksın demek istedi, anlamadım. Kafkaesk arabesk fantezinin doruğu böyle bir şey olsa gerek! Sonra bana bir araba gönderildi ve acele dekanla 5 dakikaklığına görüşebilmem için şöför tam gaz araba sürdü. Çok meşguller hazretleri. Ulan sanırsın Natalie Portman'la görüşüyorum.

Anladım ki göbekli, arkasında kılları beyazlamış bir profosöre ya da doçente attığın emaile karşılık düzgün, sorularına yönelik bir cevap almak bile deveye hendek atlatmaktan daha zormuş. Zira Türklüğün sözlü geleneği şanlı Türk akademisinin de kanına işlemiş olacak, illa bir çaylı kahveli ortam olacak ki, adam seninle haberleşsin. Şaibesiz pozisyon açan okul da zor - yani illa bir ilişkiler zinciri olacak, illa bu bürokratlar birbirlerini kollayacak. İlla sen de bunun bir parçası olacaksın. Gel de illet olma.

Ortaya çıkan şey de bilim'den başka her halt oluyor bu durumda. Bu zatların önemli bir kısmının son 5 yıldır yaptıkları kaydadeğer bilimsel çalışma olmuyor, ama aynı zatların önemli bir kısmını Türk medyasından şu ya da bu konu ile ilgili nutuk atarken görebilirsiniz. Ayrıntılar için bkz: Cahil cesareti sendromu.

Kısaca çok can sıkıyorlar ve ülkemde yaşamak istememe rağmen canımı bu zibidiler yüzünden sıkacağıma - yabancılığıma başka bir coğrafyada devam ederim diyorum şimdilik... Hiç değilse kendi konumda istediğimi şeyleri (computational neuroscience) adam gibi çalışırım.

sonluluk ve bir nisan

Üç günlük dünya kendimize bir ittifak aramakla geçiyor. İçimizdeki hayvan doymak bilmiyor. Başımızı koyduğumuz yastıktan tutun bir dostun sıcak bir merhabasının değerini bilemiyoruz. Herşeye yukarıdan... bakınca gök üstümüze çullanıyor. Okusam ne olur, çalsam ne olur, yapsam ne olur?... sesleri revaçta. Nasıl bir ataletse, herhalde bahara karşı renksiz bir tepki. Baharın canlılığıyla yarışmayı en baştan bırakıyoruz. Hükmen mağlubuz yani.

O ittifaklar elde edilmedi. Asırlar geçse de elde edilmezdi. Yalnızlığa mahkum edildik, ve gelmesi gereken sözcükler doğru zamanda dile uğramadı: Sonsuz bir ev hapsi. Evimizde tıkalı kaldık.

Yeri geldi, evimizi inkar ettik, sokağa çıktık, sokağa bakıp kendimizi görecektik. Ayna tutsun bize dedik ya o ne kibir öyle! Sen kimsin de ayna istiyorsun, bir şahdamarlık canın var, ne havalar böyle!

Etrafta sarışın bir hava kokuyor, gözlerimiz hapsoluyor bu kez, ama o sarışın hava heryerde aynı klişe dar paça kısa pantolon bir boruyu üflüyor. Sonra kendi esmerliğimize dalamadan hibrid bir dünyaya kendi ellerimizle mağlup. Doğal bu, bahar kadar doğal. İnsan herşeyden vazgeçer, hayvanlığından asla!

Matematik sayın insanlar. Çok kullanışlı bir dil. Uğraşıyorsun, ıkınıyorsun, tıkınıyorsun, formülleri uygulayınca da gerçeklikle bağdaşmıyor mu, çılgına dönüyorsun. Belki varımdır, belki herşey var, belki herşeyin bir dili var ve çözdüm ve tuttu ve becerdim.

Tüm bunlar yine de bir becerilme duygusunu kendinden uzak tutmaya yetmiyor. Tüm rakamlar denkleşiyor denkleşmesine de. Herkes bin kez yabancı. Heryer bin kez yalancı bir mahpusluk. Olmaktan çıkmıyor.

Who the fuck am I?

Ben, metalar dünyasında yer edinebilmek için kendi markasını oluşturmak zorunda. Yaptığı herhangi bir şeyin temel motivasyonu "başkasının gözü" ile alakalı : Buradan bakınca ünlü biri olmanın cazipliği ortada. Ünlü olmak demek yoğun bakılmakla eşdeğer çünkü. Bu yüzden yalnız.

Kendi dünyasında -artık küçük bir azınlık olarak kalmış- neşeli yalnızları anlayamıyor yine bu yüzden: Onları zavallı asosyal kaybedenler olarak belliyor. Bilmiyor ki, kimsenin görüş menzilinde olmamak birçok zaman özgür olabilmenin ta kendisi demek. Bilmiyor ki, başkasının gözünden ötede olmak, gerçekten nefes alabilmek demek. Çünkü o, metalar dünyasının bir parçası olarak hayatını başkalarının onaylarıyla kurmuş. Basit bir aritmetiğe dayandırıyor bunu da: Seni onayan insanlar ne kadar değerliyse, sen de onların gözüne görünerek daha da değer kazanıyorsun. Aynı bugünün bilimsel dergilerinin değerlerini içlerindeki makalelerin aldığı referans sayılarıyla kazanması gibi (impact factor), günümüz insanı da bu ile değer kazanıyor. Eylemi böyle motive etmek de doğal olarak (özgün) düşünmeyi, (otantik) eylemeyi olanaksız kılıyor: Kısa sürede nasıl skor yaparıma dönüşüyor herşey.

Skor yapmak bu anlamda gayet fantastik bir eylem. Çünkü fantazi dediğimiz şey zaten öznenin sürekli bir Bakış altında yaşamasından başka da birşey değil. Sözgelimi şu eylemi yaparken şu kişilerin gözünde nasıl bir değeri olur sorusuna bağlı olarak o eylemin yapılması basbaya fantastik.

Fantazinin cisimlendiği, kristalleştiği yere uygun bir örnek sosyal ağlara konan "fotoğraf"lar olabilir mesela... Fotoğraf fantaziyi sağlama almaktır. Bir hayalet gibi dönüp durarak kafayı felce uğratanı inanılır kılmanın yoludur, o dayanılmaz hiçliği belgelemektir, böylelikle yapılanı dondurmak ve seyirciye sunmaktan ibarettir.

Seyirciden alkış almadan yaptığımdan emin olamam. Hiçbir şeyden emin olamam. Örneğin "dövme" de kişinin kendine inanamamasının sonucunda bulduğu ve vücuduna uyguladığı fantastik bir çözüm değil mi? Öyle ki, eğer yaratıklar olmasa kendimize inanamayacağız. Bilimkurgu dahi belki kendimizi kendi kurgumuza inandırmak için var. Beynin içindeki bakışa yönelik üretilmiş bir sürü çöplük bir şekilde anlamlandırılmak, meta üretiminden hemen sonra değerini kazanmak zorunda. Hepimizin bir hikayeye acil ihtiyacı var!

Bu durumda içsel yaşantının hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmamıştır. Bu durumda bize liberaller tarafından "bireysellik" diye yutturulan şey başkaları ve özellikle de "güçlü" başkalarından beslenmeye dayalı vampirlikle eşdeğerdir. Özne olmak, tanımı gereği minimum bir içselliği koşulluyorsa - yaşadığımız sadece Tanrı'nın ölümünden ziyade asıl özne'nin ölümüdür denebilir. Tanrı ne zaman canlıydı ki, şimdi ölsün?

Dogmanın gıcıklığı

Freud, Haz ilkesinin Ötesinde adlı, Freud'un kendisiyle hasbıhal olmayan birinin anlaması pek de kolay olmayan ,belki de okunduğunda anlaşılması en zor metninin sonlarına doğru
Şu sayfalarda öne sürdüğüm hipotezlere doğruluğundan kendimin ne derece ikna olduğu sorusu yöneltilebilir. Cevabım ikna olmadığım olurdu, ne de başka insanları bu dediklerime inandırmak derdindeyim. Daha doğrusu, dediklerime kendimin ne kadar inandığını bilmiyorum.
diyor.

Herşeyi bilmek, herşeyin teorisi (toe: theory of everything), tüm bu dünyanın nerden geldiğinden, neden sorusuna "kesin" cevaplar aramak gibi bir güdü var bazılarımızda. Cevaplar aramak takdir edilecek şey, keyif de sürebilirsiniz, bu cevapların peşine de düşebilirsiniz. Ama benim takıldığım, sinirlerimi zıplatan cevap aramakta değil elbet, ama kesin, mutlak, katı, eğilip bükülemeyen, somut hayatla hiç ilgisi olmayan cevaplardan bahsediyorum. Siz hiç "somut durumun somut analizi" diyerek Lenin'i alıntılarken bile somutlukla alakası olmayan, somut dünyayla uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler zırvalayan, bunu inatla iddia eden dogmatiklerle karşılaştınız mı? Böyle durumlarda bir Woody Allen filminde -Annie Hall- olduğu gibi gidip Lenin'in kendisini zaman makinasıyla geri getirmek ve bu dogmatikle konuşturmak istiyorum. Ama şundan eminim: Lenin buraya gelseydi ve "saçmalıyorsun sen ulan" deseydi bile, dogmatiğin ilk şiddet uygulayacağı kişi Lenin'in ta kendisi olurdu. Karamazof Kardeşler'de Ivan'ın kardeşi Alyoşa'ya anlattığı Büyük Engizisyoncu hikayesiyle bir çağrışım yaptı mı bu dediklerim?

Öyle ki her haltı bilmesem, yaşamıma nasıl anlam katarım ve hatta nasıl yaşamaya devam ederim diyenlerimiz var. Bunlar büyük ihtimalle cevaplarını bir "kutsal" kitaptan alıyorlar, sonra da üstümüze tüm fantazilerini kusmaya başlıyorlar. Hele ki bu fantaziye dünyanın önemli bir kısmı da kendini kaptırmışsa, bu gücü daha güzel buluyorlar. Ama kutsal kitaplar İbrahimi dinlerle sınırlı değil tabii... Çok rastgelmişsinizdir X-izm adında "yaşam kılavuzu", dünyayı değerlendirme kılavuzu diyip rahatlayanları... Bir kılavuz olmazsa biteceğiz resmen. İnsanların önemli bir kısmı bir bütüne inanmak, yaşamını onun doğrultusunda hareket ettirmek zorunluluğu duyuyor. Hayatını ancak böyle idame ettiriyor, bununla da kalmayıp o inanç ve ideoloji sistemlerini aktarmak, cihat etmek ve örgütlemek istiyor. Problem elbet örgütlenmek isteğinde değil, örgütlemek istedikleri şeyin ta kendisinde, dogmada. Kendisinin bile ne anlama geldiğini bilmediği birşeye "gerçekten" inanıp, bunu başkasına da inandırmak ve bazı durumlarda empoze etmek niyetinde.

Ey inananlar, gerçekten inananlardan korkun! Çok mu sinik oldu?

Bunun dışında bir alternatif var mı? Bir bütüne sırf "bütün" olduğu için inanıp, yolumuza onu kılavuz alıp devam etmek hastalıklı bir durum. Çoğumuz hastayız. Bakın bizlerin nasıl ve nereden geldiğine dair, nereye gideceğine dair, herşeye dair epistemolojik uzayda sonsuz ve tutarlı mutlak dünya görüşü öne sürebiliriz. Ama sorun sırf rahatlamak için bunu yapmaya ne denli hakkımız olduğu. Birşeye "kesin" inanmak gibi bir ihtiyacın varsa, bari başkasını zehirleme diyesim de geliyor.

Bu evrende sırf önümüzdekinin ta kendisini anlamak, onunla uğraşmak, kafa yormak ve düşünceyi, kanıyı, eylemi tam da buna göre şekillendirmek ızdırablı birşey tabii. Izdırablı olduğu kadar da "düşük ego"lu birşey, kendini bilmekle, kendini büyük görmemekle ilgili de birşey... Büyüklük, belki en küçük ölçeklerde kendi sırrını aramaktır. Buldum dediğinde bile kendinden şüphelenmektir. Küçüklüğündeki büyüklüğü görmek ihtimali belki sadece o arayışta mümkün.

Bu ızdıraba da katlanamıyor bahsettiğim insanlık. Tembel. Hem herşeyi bilecek, hem de kılını kıpırdatmayacak. Buna çocuk insanlık da diyebiliriz. Söylediği ve ağzından çıkan birşeyi düşünsel olana, kanıta, olguya, duyguya göre değiştiremeyen, buna kafa yormaktan çekinen ve bir de bu kendi temel fantazilerini nesilden nesile aktarmaya kararlı... Hastalıklı değildir de nedir o zaman?

Marx, gün geldi, Marksist değilim demek durumunda kaldı. İsa asla bir Hristiyan olmadı. Bana kalırsa Muhammed'in müslüman olduğu da şüpheli.

klozet dersleri

big mac yediğinin ertesi günü sabah sularında tuvalet kağıdında susamlar gördüğünde çıkarılacak nice dersler vardır: bunlardan birincisi sisteme giriş olarak gelen çok şeyin reaksiyona girip, hal değiştirip, tanınamaz hale geldiğidir. enerji çıkışı için şeylerin böylesi bir dönüşümden geçmesi elzem... ikincisi ise bu reaksiyonlar sırasında ısrarla dönüşümden kaçan bazı şeylerin hep olacağıdır.

maruz bırakıldığın çoğu şeyin gereksizliği

yaş ilerledikçe insan aklından gereksiz yerler çalan, enerjisini tüketen ama içine işlemiş alışkanlıkları, rolleri silip atmak; en azından mümkün olabilecek en etkin şekilde süzgeçleyip çöpe göndermek istiyor.

sanırım dış dünyayı anlamaya çalışmanın, beynin buna adanmasının en güzel tarafı aile, güncel politika, dedikodu gibi dünyanın en gereksiz zırvalarının değerlerini sönümlendirmesi... eğer "neden?" ve "nasıl?" sürekli beynimde çan çan çınlıyorsa, tüm bu zorunlu olarak içine düştüğüm, fırlatıldığım contingent sorumlulukların, sembolik rollerin önemi de ikincilleşmeye başlıyor. bu sorular karşısında dinlerin de ulusların da aslında beni ilgilendiren tek yönleri olsa olsa tarih denen materyal insan ilişkileri bütünündeki yerinden başkaca da bir anlam ifade etmiyor.

elbette denebilir ki: bu ilişkiler bütünü bulunduğun çağa özgü olarak örneğin sen'in ben'im durumumu göbekten etkilemiyor mu? evet. evet ama ne önemi var? koskoca bir evren neden başıma bela diye düşünürken ben'im bile ne önemim var bu soruyu sorabilme yetisine haiz olmaktan başka?

bugün seminerde öğrencilerden biri bol bol sıçan beyinlerine batırılmış metaller gösterdi, durdu. o sıçanla senin arandaki yakınlık, inan legal ya da illegal bilmemne partisi, zart dini ve zırt ülkesiyle olan yakınlıktan çok daha fazla. memeliyiz hepimiz olum sonuçta.

Der Triumph der Religion

"L'Autre n'existe pas"

Bir süredir pek de kolay yazamıyorum. Yazmam da gerekmiyor zaten diyordum kendime. Şimdi buraya bu satırları karalamamın bir tek sebebi var: Dün yakın bir dostum birden umreye gideceğini söyledi. Söylediğine göre pek de turistik bir sebebi yoktu, herhalde Arabistan’ı gezmek niyetiyle gitmediği, “tövbe ediyorum” dediğinden anlaşılıyordu. Benden helallik istedi. Şaka olup olmadığını sordum. Şaka değil dedi. Hala inanamıyorum aslında. Bu dostum belki Tanrısız etiği her zaman tartışabildiğim en önemli aktörlerden biriydi, yol arkadaşımdı.

Ürperdim. Üzüldüm. Bu duyguyu çoğunuzun anlaması çok zor. Size “sevdiğim insan kansere yakalanmış olabilir” gibi birşey desem saçma bile gelecek, yüzde doksan oranında “din antipatisiyle” hatta düşmanlığıyla bile suçlanacağım. İnanın, umrumda değil nasıl gördüğünüz, nasıl baktığınız. Yok. Umrumda tabii ama hakikat elbette ki daha çok umrumda. Böylesi de özellikegünümüzde doğu toplumlarında pahalı birşey, evet. Hele bu konuda açıksanız. Herhanngi birine “Tanrıdan, bir büyük Ötekiden bağımsız bir etik ve duruş” çok önemli benim için, düşüncelerin oluşumunda da çok önemli deseniz “cool” görülmeyeceğiniz, hatta anlaşılmayacağınız kesin gibi. Sevdiğim dindar arkadaşların “Tolga sen Allah’a inanıyorsun, kesin öyle biliyorum ben” demelerini de hoşnutlukla karşılıyorum; kendi gözünde iyiliği Alah’a inanmakla eşliyor çünkü, o zaman böyle bir iltifata karşı gülümsemek dışında yapacak pek birşeyim yok. Artık Tanrının ölümünü ikame edecek bir Tanrı’ya inanmasınız bile “inanmış gibi yapmanız” beklenen bir şey sizden. Aksi halde tüm sempatiler kayıp gidebilir üzerinizden, şeytanlar tamtam dansları yapabilir karnınıza basarak.

Aslında eşim, akrabam, sıradan bir yakın arkadaşım olsaydı hiç umursamazdım zaten. Bir şeye inanmaya ihtiyacı olan insan gerçekten inanmalı kanımca. Çocukluğunuzdan beri sizi işgal eden bir parazite bağlı olduğunuzu düşünün; onun vücudunuzdan zart diye çekip alsalar, hayatınız son bile bulabilir. Bir Asyalı ya da Afrikalı laktoza bağışıklık geni na-mevcut olduğundan nasıl süt içemiyorsa, içse de krizler geçirip etrafa kusuyorsa; bir Çinli “Tanrısızlığı” hiç aklına bile getirmeden mutlu mesut yaşıyorken, Ortadoğulu ya da Amerikalı olarak sizin nevrozlarınız azabilir, suçlulukla kıvranıp, benliğinizi bile kaybedebilirsiniz. Bunun bilimsel, tarihsel sebepleri var.

Benim anlattığım insan başka. Hakikat yoldaşlığı çok başka bir şey. Bunu bilseniz, belki anlardınız beni.

Belki kimilerinin diyeceği gibi devrim bile bu topraklarda “Allahsız” yapılamaz. Özellikle Ortadoğunun bir kaderi olabiliir bu; evet devrimin sonuç olarak bir hikayeye ihtiyacı vardır, bir referans noktasına ve bu coğrafyada “bu noktayı Allah’la doldurmak”tan kolay ne var? Avama şirin görünmek, devrimci görünmek için bile gerek bu. Hikmet Kıvılcımlı’nın Eyüp konuşmasının bu derece övülmesi, İslami Asr-ı Saadet’in sosyalizmle eşleştirilmesi, sol teoloji yazılarının hızla pazarda çoğalması gibi bir sürü örnek Türkiye’de artık bu eğilimin iyice revaçta olduğunu kulağımıza fısıldayabilir belki.

Kendimi temize çekmiyorum. Bunun sorumlularından biri de benim. Özeleştiri yapmam gerektiği kesin. Sonuçta bir süredir bir tür yazı ve düşünce biçimi ile kafayı bozmuştum, benim Tanrı’m bir gidip bir geliyordu orada, onun varlık ve yokluğu üstüne düşünmek ve dillendirmek durumundaydım. Şu anda bunda cidden abarttığımı, yanlışlar yaptığımı düşünüyorum. Sebepleri var evet, şu anda söylemeye gerek olmayan bazı kişisel sebepler de var. Herşeyden önce büyük Ötekisiz eyleme geçebilme etiği kendine koskoca bir varoluşçu edebiyatı ve düşünceyi üzerine alıyordu kaçınılmaz olarak. Bu konular hakkında tefekkür eylemek, zikzaklar çizerek dini referanslar vermeyi de gerektiriyordu. Ya da İslam’ı doğru anlayabilmenin tek yolu “müslüman gibi olduğunu” hayal edebilmekti. Bahsettiğim arkadaşıma da demiştim: İslam tarihini anlamanın tek yolu, bir süreliğine onun bir parçasıymış gibi düşünerek olabilir, onun dışından değil.

Zira Tanrısız etik, esas olarak Tanrı yoktur demek de değil. Yokluktan ne anlıyoruz’a bağlı biraz da? Emin Reşah isimli müslüman blog yazarı bir defasında “müslümanı Allah haricinde herşeye ateist olan” olarak tanımlamıştı. Gayet hoş bir tanım. Aslında ateistin işi bunu sadece bir derece daha ileri götürmektir, tanım gereği “Allah da dahil herşeye ateist olmak”tır. Rasyonelist ateizm “bu şeylere ateist olmayı pek de dikkate almaz”, onun sürekli gevelediği yer Tanrı’nın varlığı / yokluğu üzerinedir. Varoluşçu ateist ise yeryüzünde tanrılaştırabilecek herşeye imansız olmak, düşünce ve eyleme yöntemine bunu temel alabilmek demektir. Başka bir deyimle: Varoluşçu ateist için rasyonalist ateist yeterince ateist değildir.

Matematikte bir kompleks sayının reel ve imajiner olmak üzere iki ayağı vardır; ve sayının şiddetine (ya da gücüne) her ikisinin de nesnel katkısı bulunur. Bir şey sırf imajiner, hayali diye “o yoktur” diyebilir miyiz? Mesela tüm nitelikleriyle eşit olan iki insan düşünelim, bunların tek farkı birinin İslam Tanrısına inanması diğerinin de inanmamaması olsun diyelim. Bu bile tek başına ikisi arasında muazzam bir fark yaratmıyor mu? Evet. En basitinden dindar olan sırf ona inandığından, sabah ne zaman kalkacağını bile ona göre ayarlıyor. Öyleyse hayali bile olsa Tanrı elbette vardır; hem de milyarlarca ve çeşit çeşit vardır. Burda “var” dediğimiz fiil farklı bir materyalist ontolojiyi gerektiriyor elbet. Dyelim daha yeni geliştirilen nesne-temelli ontoloji buna iyi bir aday olabilir: blogger ve felsefeci güzel insan Levi Bryant’a göre bir nesne başka bir nesne üzerinde fark yaratandır. Bu anlamda o nesne / obje “Harry Poter” da olsa, “Mc. Donald’s” da olsa “Allah” da olsa, “Yehova” da olsa vardır elbet. Tüm bunlar farklı nesneler, şeyler üzerinde koşullara bağlı olarak ayrı ayrı farklar yaratırlar.

Benim sembollik kimliğim de, diyelim Tolga ismiyle varlığım da böyle hayali değil midir aslında? Bundan ötürü eskiler, “hayatta sizi tanıyan son kişi ölene kadar yaşamaya devam edersiniz” derler. Çünkü ölseniz bile başkalarının hayatında fark yaratan “hayali” nesnesinizdir. Psikanalizde “ego” kendiniz hakkındaki bu imajiner hayalden başka nedir zaten?

Öyleyse hayali bir nesne reel düzlemde yoktur desek bile örneğin Lacan’ın tüm metinlerinde, seminerlerinde yaptığı gibi bolca dini gönderme yapılabilir ve yapılmalıdır da. (Artık bu yapılırken temkini elden bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.) Hakiki Tanrısızlık ve materyalizm ancak dini ve tanrıyı kendi içinde tutarlı nesneler olarak ele alarak, toplumun yasalarını hakiki inceleme şansı bulabilir. Bu dediğime başta söylediğim bazı rasyonalist ateistlerin de kafası pek basmıyor ne yazık ki.

Seminerlerinde ve metinlerinde bolca dini referans kullanan Jacques Lacan, söylendiğine göre 1974 yılında Roma’da bir basın toplantısında kendisine “Din ve psikanaliz hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde, hemencecik “ya biri ya da diğeri” demiş. Bunun ardından gelen “O zaman savaşı kim kazanacak?” sorusunda ise affalamış, geriye çekilmiş ve “Din hiçbir zaman yenilmeyecek ve zafere ulaşacak. ” Biraz daha durakladıktan sonra da “psikanaliz için ise durum pek parlak değil, en iyi ihtimalle hayatta kalabilme savaşı verecek” diyivermiş.

Her neyse, ben Hakikat’e giden yolda yürüdüğüm yoldaşımı kaybedebilirim diye hala üzgünüm. Din’in geleceği konusunda ise Lacan kadar kötümser değilim, olmamak istiyorum. Umarım bana kötü bir şaka yapıyorsun sevgili arkadaşım.

The New Decalogue - Absolutely and Proudly Modernist

(kaynak: http://www.ebonmusings.org/atheism/new10c.html via The God Delusion, Richard Dawkins)

I) Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.

II) Zarar vermekten hep kaçın.

III) İnsanlara, canlılara ve genel olarak dünyaya aşkla, dürüstlükle, inançla ve saygıyla yaklaş.

IV) Kötülüğü asla küçümseme ve adaleti sağla, ancak başkalarının dürüstçe pişman olduğu hatalarını da affetmeyi bil.

V) Neşe ve merak duygusuyla yaşa.

VI) Hep yeni şeyler öğrenmeye çalış.

VII) Herşeyi sına; fikirlerini gerçeklerle tart, eğer gerçeklere uygun değilse seni keyiflendirseler bile fikrini değiştirebil.

VIII) Sansürleme ya da başkalarının eleştirisinden kaçınma; seninle fikren uyuşmasalar bile başkalarının haklarına saygılı ol.

IX) Akıl ve tecrübelerine dayalı olarak özgün kanaatler edin; başkalarının seni körükörüne yönlendirmesine izin verme.

X) Herşeyi sorgula.

ölüm itkisi

bastırdığımızı sandığımız şeyler aslında bastırdığımız bir tek "şey"in ta kendisini bastırmak için uydurduğumuz mitlerden ibaret. kendimize anlattığımız dehşet müstehcen hikayeler eşliğinde bir puzzle alıyoruz, onu hemen bozuyor ve yeniden yapıyoruz. bozarken de yaparken de başarılarımıza, çuvallamalarımıza yanıp yakılıyor, ıslık çalıyor; kah ağlıyor kah gülüyoruz. vakitli vakitsiz sağa sola anlatacağımız yalancı bir geçmiş biriktiriyoruz böylelikle.

o puzzle'ın yapılmışı vardı halbuki en başta elimizde, ama neden bozduk? işte bu soruya cevap vermemek için herşeyi ama herşeyi yapmaya hazırız. kendi bozduğumuz puzzle'ı sırf bu soruyu unutmak için yapıp duruyoruz zaten.

Kürtler, Türkler ve Araplar

Paris


Quimper


Köln

Not: Fotoğraflar ve varlığı için prensese mil teşekkür.

Dekalog 1

"Seni esirlik evinden, Mısır yurdundan çıkaran efendin Allah'ım."

Bir gün sokakta bir köpek leşiyle karşılaştım. Kan içinde, parçalanmıştı. Titredim. Sahibi olduğunu sandığım adam bağırıyor, çağırıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı adamın. Sonradan öğrendim ki o adam bir dişçiymiş, bu köpeğiyle beraber uzun zamandır binanın birinci katındalarmış ama üçüncü kattaki muayenanesine yeni taşınmışlar. Köpekceğiz önceleri birinci kattaki pencereyi açık bulduğunda aşağı sokağa atlamayı pek severmiş. Üçüncü kata taşındığında bu özgürlükçü alışkanlığını dizginleyemeyip yine pencereden sokağa atlamak isteyince haliyle eceli onu kırmayıp, erkenden gelmiş.

Ben de çocukken bu köpek gibi sokağa gözüm kapalı atlamayı oyun edinmiştim kendime. Bulunduğum kat pek alçak olduğundan, olsa olsa en fazladan ayağımı incittim sadece, imdadıma da hızır diye yetişen biri oldu hep. Mesela annem. Ne var ki yıllar geçtikçe oturduğum yerin katları da doğru orantılı olarak yükseldi... artık değil ayak burkmak, atladığında bir yerlerini kırmak ve daha da fenası o köpek gibi paramparça olmak riski de yükseliyordu yıllar boyu çıktığım katlarla beraber.

Bu köpeğin sonundan kurtulmanın tek yolu bu sorunlu mahalleden çıkıp gitmekti. Evimden ta uzaklara fırlamak. Herşeyi unutmak , çok uzaklara ayak basmayı becermek ve şanlı biyografimde bir milada damga vurmak. Böylelikle yine istediğim kadar zıplayıp, oynayabilir; şımarıklığıma şımarıklık katabilirdim. Yeni topraklarda beni hiç kimse hırpalayamazdı, beni kimse tanıyamazdı. Bu yeni yurda varış bir nevi üst kattan bir üste çıktığınızda aniden kendinizi bodrum katında bulmak çılgınlığıdır. İlk zamanlar yepyeni bir şaşkınlığa düşmek durumuna gururla sarılırsınız. Hiç bir zaman sizin olmamış yurdunuzdan çıkınca ilk başlarda çok yabancılık çektiğiniz gurbet sokaklarına filmlerde gördüğünüz sarışın bir afete vurulurcasına belki önce çekingenlikle ama bir yandan da heyecanla yaklaşırsınız. Tüm eski kurallara, emirlere, telaşelere, sıkıntılara defterinizde koca bir sıfır çekersiniz. Yepyeni bir hayat, hiç tahmin edemeyeceğiniz sesler, renkler, tenler, diller... Hafızasızlık ve gönüllü yetimlik gibi bedelleri de ödediniz mi size verilecek hediye bu taptaze fırından henüz çıkmış keyifli boşluktur işte. Gül gibi boşluğunuz, aslan gibi hiçliğiniz hayırlı olsundur. Tüm bu bedelleri ödedikten sonra dilediği gibi eski güzel günlerdeki gibi ilk kattaki pencereden atlayıp da koşup oynayabilir insan.

Tek problem pencereden atlar atlamaz göreceği manzaranın hiç de o kafadaki ev imajıyla benzeşmediğidir. Bir kez ev elden alınmıştır, bir kez yeni, cazipliğini size sunar, sizi içine çeker, ve eski ile birlikte herşey toprağa gömülür. Yüksek katlarda pencereden atlayarak ölmek yerine içsel bir ölümü tercih etmişinizdir. Seçenekler pek de cazip değil: Reel ölüm ya da sembolik ölüm? İlkini seçip helvanızı yedirmektense, ikincisini seçip bir hayalet olarak pencereden sanal atlayışlar gerçekleştirmeyi yeğlersiniz. Bravo.

Ya hakikat? İşte bir de onu atamazsan kafandan hapı tümden yutmuşsundur. Bir dağa bir mağaraya bir okyanusa şiddetli bir ihtiyaç duyarsın... Zira çağ mekansızlığı gırtlağına dayamış da tam gebermenin imkansız olduğu bir acaip Rus ruleti oynuyordur seninle.

Teşhis basit aslında: “Farkındasın ama korkaksın”. Ya ilaç?

Köpekler gibi korkuyordum. Sonumun o köpek gibi olacağından köpekler gibi korkuyordum. Ama hakikat gölgesinde kaldıkça da yumruğum sıkılaşıyordu işte. Kime vuracağını bile bilemeden... Karşısına çıkacak rezil mahlukata vurup vuramayacağına emin olmaksızın, havada öyle asılı kalmış bir yumruk...

Zaman geçtikçe bir o yana bir bu yana salınırsın. Bulunduğun katın mertebesinin çok bir anlamı kalmaz. Ayağın altına altın asansörler salınsa, kim bilir beliki düğmeye basmaya bile üşenirsin. Sadece güvenli bir mekandı halbuki istediğin: dağ mağara okyanus.

Tüm arzular toz duman içinde dağılır gider de... belki can çıkmadan akıllanır, dağdan fısıldanan bin tane yasayı Hak’kın bir zerresine; vaadedilen “bin dermanı” o seni evinden çıkaran, kızdıran, kastre eden, yamultan, kirleten “derde” değişmezsin. Kucağında yurtsuzluğun, alır başını gidersin.


Baratrion: Zeyneb'e Mektub — Decalogue I

el cigarrito

Aradığın sadece bir zehir. Dolaşırken sakallı bir adam sokulur yanına. Para verir misin, der, kibarca. Paran yoksa gelecek ikinci soru da bellidir aslında: Ya sigara?

Para vermedim genelde. Kosta Rika'da "Estudiante", ABD'de "I am a goddamn student", Almanya'da "Ich bin ein student". Ama sigara istendiğinde, zehri paylaşmakta çok cömerttim.

İşte o sigara elde olmadığında, yerlerde izmarit arayanlar vardır. Ararken sevgilisi onu sever mi sevmez mi diye düşünen. Para bulur bulmaz sigara satın alıp, kavuştuğu tütünün hazzıyla herşeyi unutup yoluna devam edenler...

Victor Jara gibi adamlar gelir de, bunun türküsünü yapar. Dinleyince adamı sigarayı bıraktığına da bin pişman eder.